Kırsal bölgelerde binlerce köylünün topraklarından koparılmasına yol açan projeler, yalnızca bir “kalkınma” tartışması değil; sermaye birikiminin tarihsel olarak nasıl zor, mülksüzleştirme ve yerinden etme üzerinden işlediğini yeniden hatırlatan yapısal bir eşik olarak öne çıkıyor.
Akbelen Köylülerin “Bizi yurtsuz koymayın” çağrısı, bir mülkiyet ihtilafının ötesinde, toprağa dayalı yaşam biçimlerinin sistematik biçimde tasfiye edilmesine karşı yükselen kolektif bir itirazı yansıtıyor. Tarım, hayvancılık ve zeytinlikler üzerinden kuşaklar boyunca sürdürülen yaşam, bugün sermaye lehine yeniden düzenlenen arazi politikalarıyla tehdit altında.
Mülksüzleştirme Birikiminin Sürekliliği
Kırsal alanlarda uygulanan bu politikalar, tarihsel olarak sermayenin genişleme mantığıyla örtüşüyor. Kapitalist birikim, yalnızca üretim artışıyla değil; aynı zamanda küçük üreticilerin, köylülerin ve yerel toplulukların mülksüzleştirilmesiyle ilerliyor. Toprağın kullanım değeri, geçimlik üretimden koparılarak değişim değerine indirgeniyor.
Bu süreç, yalnızca yerel bir sorun değil. Tarih boyunca farklı coğrafyalarda, özellikle sömürgeci genişleme dönemlerinde, benzer yöntemler kullanıldı. Yerli halkların topraklarından sürülmesi, emek ve toprağın sermaye için serbestleştirilmesinin temel araçlarından biri oldu. Bugün yaşananlar, bu tarihsel pratiğin güncel biçimlerini yansıtıyor.
Geçimlik Yaşamdan Piyasa Mantığına Zorunlu Geçiş
Akbelen Köylülerin “ömür boyu bu toprağı işledik” sözleri, yalnızca duygusal bir bağa değil, üretim ilişkilerindeki kırılmaya işaret ediyor. Küçük üreticiler, kendi emeğiyle var olan bir yaşamı sürdürürken; büyük ölçekli yatırımlar, enerji ve madencilik projeleri ya da tarım dışı kullanım kararları, bu üretim biçimini “verimsiz” ilan ederek tasfiye ediyor.
Bu dönüşüm, köylüleri ya göçe ya da güvencesiz ücretli emeğe zorluyor. Toprak, yaşamın merkezi olmaktan çıkıp sermaye için bir yatırım alanına dönüştürülüyor. Böylece köylü, yalnızca yurdundan değil, üretim araçlarından da koparılıyor.
Direnişin Sınıfsal Anlamı
“Dayanacağız, direneceğiz, vermeyeceğiz” sloganı, bu nedenle yalnızca yerel bir çevre ya da mülkiyet savunusu olarak değil, sınıfsal bir karşı duruş olarak anlam kazanıyor. Toprağını savunan köylüler, aynı zamanda emeklerinin ve yaşam biçimlerinin piyasa mantığına teslim edilmesine karşı çıkıyor.
Bu direniş, kalkınma söylemi altında yürütülen politikaların kimin yararına, kimin zararına işlediğini görünür kılıyor. Sermaye birikimi hızlanırken, bedelin kırda yaşayanlar tarafından ödenmesi, eşitsizliğin yapısal karakterini bir kez daha ortaya koyuyor.
Görünmeyen Maliyetler
Yetkililer tarafından “kamu yararı” ya da “ekonomik büyüme” gerekçeleriyle savunulan projelerin toplumsal maliyetleri çoğu zaman hesap dışı bırakılıyor. Yerinden edilen köylülerin kaybı, yalnızca ekonomik değil; kültürel, toplumsal ve ekolojik bir yıkımı da içeriyor.
Toprağın metalaştırılması, kısa vadeli sermaye kazançları üretirken, uzun vadede kırılgan topluluklar, derinleşen yoksulluk ve toplumsal gerilimler yaratıyor. Akbelen Köylülerin itirazı, bu nedenle yalnızca kendi geleceklerini değil, toplumun bütününe dair bir uyarıyı da barındırıyor.
Nokta Haber Yorum sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.
















