Kadınların görünürlüğü, özgürlüğü ve kamusal alandaki etkisi yalnızca ABD’deki aşırı sağ hareketlerin değil, dünya genelinde yükselen sağ siyasetin ortak rahatsızlık alanlarından biri haline geldi. Amerika’dan Avrupa’ya, Orta Doğu’dan Türkiye’ye kadar sağ siyaset; farklı tonlar ve yöntemlerle kadınların eşit yurttaşlık talebini, toplumsal görünürlüğünü ve bağımsızlığını kontrol altına almaya çalışıyor. Çünkü kadınların güçlenmesi, yalnızca erkek egemen kültürü değil; sağ siyasetin dayandığı geleneksel hiyerarşileri de sarsıyor.
ABD’de Kadın Düşmanlığı Yeni Sağ’ın Harcı Oldu
ABD’de son yıllarda güçlenen Trumpçı sağ hareket, artık yalnızca göçmen karşıtlığı veya milliyetçilik üzerinden değil; kadın karşıtlığı üzerinden de kendisini yeniden örgütlüyor.
Kadınların oy hakkını tartışmaya açan Evanjelik vaizler, kadınların çalışma hayatından çekilmesini savunan muhafazakâr düşünce kuruluşları, feminizmi “medeniyet krizi” olarak sunan podcast yayıncıları ve sosyal medya fenomenleri; Amerikan sağının yeni ideolojik eksenini oluşturuyor.
Donald Trump döneminde güç kazanan bu dil, özellikle kürtaj hakkını güvence altına alan Roe v. Wade kararının kaldırılmasının ardından daha görünür hale geldi. Kadınların bedenine, doğurganlığına ve kamusal rolüne dair tartışmalar artık doğrudan siyasal programların merkezine taşınıyor.
ABD’de “maskülinizm” adı verilen yeni sağ akım, kadınların fazla özgürleştiğini ve erkeklerin toplumsal statü kaybettiğini savunuyor. Bu söylem yalnızca internet marjinalliği değil; düşünce kuruluşlarından medya ağlarına kadar geniş bir alanda kurumsallaşıyor.
Sağ İçin Kadın, Kontrol Edilmesi Gereken Bir Güç
Ancak mesele yalnızca Amerika’ya özgü değil. Dünyanın birçok yerinde sağ siyaset, kadınların görünürlüğünü “toplumsal düzen” açısından tehdit olarak görüyor.
Çünkü kadınların ekonomik bağımsızlık kazanması, eğitim düzeyinin yükselmesi, siyasette daha fazla yer alması ve erkek otoritesinden bağımsız yaşam kurabilmesi; geleneksel muhafazakâr düzenin temelini sarsıyor.
Bu nedenle sağ siyasetin birçok versiyonu, kadınları yeniden “aile”, “annelik”, “itaat” ve “mahremiyet” eksenine çekmeye çalışıyor. Bir yandan “güçlü aile” söylemi öne çıkarılırken, diğer yandan kadınların bireysel özgürlüğü sistematik biçimde sınırlandırılıyor.
Kadının kamusal alandaki varlığı arttıkça, sağ siyasetin dili de sertleşiyor.
Avrupa’da Da Benzer Bir Dalga Yükseliyor
Avrupa’daki aşırı sağ partiler de benzer bir çizgide ilerliyor. Göçmen karşıtlığı ile “geleneksel aile” savunusu aynı ideolojik paketin içine yerleştiriliyor.
Kadın hakları söylemi çoğu zaman yalnızca Batı kimliğini savunmanın aracı olarak kullanılıyor; ancak sıra kadınların gerçek eşitlik taleplerine geldiğinde aynı çevreler geri adım atıyor.
Birçok sağ popülist lider, çalışan kadınları değil “anneliği önceleyen kadın modelini” teşvik ediyor. Doğum oranlarındaki düşüş, kadınların eğitim ve kariyer tercihlerine bağlanıyor. Böylece ekonomik krizler, sosyal çöküş veya demografik sorunlar için kadın özgürlüğü dolaylı biçimde suçlanıyor.
Türkiye’de Sağ Siyasetin Kadınla İmtihanı
Türkiye’de de tablo farklı değil.
Yıllardır kadınların kahkahasından kıyafetine, gece sokakta bulunmasından çalışma hayatındaki yerine kadar birçok konu doğrudan siyasal tartışmanın parçası haline getiriliyor.
Kadın cinayetleri ve erkek şiddeti artarken, kamusal tartışmanın önemli bölümü hâlâ “ailenin korunması”, “manevi değerler” ve “toplumsal hassasiyetler” etrafında şekilleniyor.
AK Parti iktidarı döneminde kadın hakları konusunda atılan bazı adımların geri çekilmesi, özellikle de İstanbul Sözleşmesi’nden Çekilme kararı, Türkiye’de kadın hareketinin en büyük kırılma başlıklarından biri oldu.
Kadın örgütleri uzun süredir, iktidarın kadınları birey olarak değil; aile içindeki rolleri üzerinden tanımladığını savunuyor.
Görünür Kadın Sağ İçin “Tehlikeli” Kadın
Türkiye’de sağ siyaset yalnızca kadınların hak taleplerinden değil, görünürlüğünden de rahatsızlık duyuyor.
Sokakta protesto eden kadın, siyasette söz alan kadın, ekonomik bağımsızlığını savunan kadın, erkek egemen dili reddeden kadın; sürekli hedef haline getiriliyor.
Kadınların sosyal medyadaki varlığı bile çoğu zaman organize linç kampanyalarıyla bastırılmaya çalışılıyor. Gazeteciler, sanatçılar, akademisyenler ve kadın hakları savunucuları yoğun dijital şiddete maruz kalıyor.
Çünkü kadınların görünürlüğü arttıkça, erkek egemen siyasi kültürün meşruiyeti de sorgulanmaya başlıyor.
Kadın Özgürlüğüyle Otoriterlik Arasında Doğrudan Bir Bağ Var
Bugün dünya genelinde yükselen sağ popülizmin ortak özelliklerinden biri, kadın özgürlüğüne duyduğu rahatsızlık.
Bu tesadüf değil. Çünkü kadınların eşit yurttaşlık talebi yalnızca toplumsal cinsiyet ilişkilerini değil; otoriter siyasetin dayandığı itaati de zorluyor.
Kadının özgürleşmesi; sorgulayan birey, çoğulculuk, laik yaşam ve demokratik katılım anlamına geliyor. Sağ popülizm ise daha kontrollü, daha hiyerarşik ve daha itaatkâr bir toplum tahayyül ediyor.
Bu nedenle kadın bedeni, kadın emeği ve kadın görünürlüğü; yalnızca kültürel değil doğrudan politik mücadele alanına dönüşüyor.
Asıl Korku Kadınlar Değil, Eşitlik
ABD’den Türkiye’ye kadar uzanan tabloya bakıldığında ortaya çıkan gerçek oldukça açık: Sağ siyasetin temel korkusu yalnızca kadınlar değil; kadınlarla birlikte büyüyen eşitlik fikri.
Çünkü eşitlik genişledikçe, geleneksel güç ilişkileri zayıflıyor. Erkek egemen siyasal kültür, kadınların özgürleşmesini yalnızca sosyal dönüşüm değil; kendi otoritesine yönelmiş bir tehdit olarak görüyor.
Bu yüzden bugün kadın haklarına yönelik saldırılar, yalnızca “ahlak” ya da “gelenek” tartışması değil; doğrudan iktidarın nasıl paylaşılacağı meselesi.
Kadınların görünür olması, konuşması, karar vermesi ve eşit yurttaşlık talep etmesi; dünya sağının en büyük siyasal krizlerinden birine dönüşmüş durumda.
- Sağ Siyasetin Bitmeyen Korkusu: Kadınlar - 15 Mayıs 2026
- Çocukluk İstatistik Değil: 70 Bin Erken Evlilik Verisi Türkiye’nin Sessiz Krizini Açığa Çıkarıyor - 30 Nisan 2026
- 1 Mayıs Üzerine Doğru Bilinen Yanlışlar - 29 Nisan 2026










