Gazeteci ve yazar Ece Temelkuran, Avrupa’da yükselen aşırı sağa karşı Türkiye’nin deneyimini hatırlattı: “Faşizm bir gecede değil, milyonlarca küçük kabullenişle gelişiyor.” Temelkuran, korku ve güvensizliğin aşırı sağ tarafından siyasal güce dönüştürüldüğünü söyledi.
Türkiye’de gazetecilik yaptığı yıllarda ölüm ve cinsel saldırı tehditleriyle karşılaşan, 2016’da ülkesinden ayrılan Ece Temelkuran, Avrupa’da yükselen aşırı sağın yarattığı tehlikelere dikkat çekti. İngiliz The Guardian gazetesinden Aida Edemariam’a konuşan Temelkuran, Türkiye’de demokratik kurumların aşınmasıyla yaşanan siyasal dönüşümün Avrupa için önemli dersler içerdiğini belirtti. Faşizmin yalnızca siyasal liderlerin tercihleriyle değil, toplumun hukuksuzluklara alışması, korkunun yaygınlaşması ve dayanışma ilişkilerinin çözülmesiyle güç kazandığını vurgulayan Temelkuran, Avrupa’nın Türkiye’de yapılan hataları tekrarlamaması gerektiğini söyledi.
Ölüm Tehditlerinden Sürgüne
Gazeteciliğe 19 yaşında başlayan Ece Temelkuran, uzun yıllar Türkiye’de siyasal gelişmeleri izledi, iktidarı eleştiren yazılar kaleme aldı. Ancak siyasal baskıların yoğunlaştığı dönemde ölüm tehditleri, cinsel saldırı tehditleri ve izlendiğini bildiren mesajlarla karşılaştı.
Temelkuran, gazeteci arkadaşlarıyla bu tehditleri zaman zaman şakaya dönüştürerek korkularını bastırmaya çalıştıklarını anlatıyor. Ancak 19 Ocak 2007’de Hrant Dink’in öldürülmesi, tehditlerin gerçek sonuçlarını ortaya koydu. Dink’in öldürülmesinden bir gün önce arkadaşlarıyla aldıkları ölüm tehditlerini karşılaştırarak şakalaştıklarını hatırlatan Temelkuran, bu olayın kendileri için önemli bir kırılma olduğunu belirtiyor.
Zamanla kitaplarının başka insanların tutuklanmalarında delil olarak gösterildiğini, kendisinin tutuklanmasını isteyen köşe yazıları yayımlandığını anlatan Temelkuran, bir gece evinin pencere demirlerinin söküldüğünü ve pencerenin açık bırakıldığını gördü. Evden hiçbir şey alınmamıştı. Olayı, kendisine yöneltilmiş bir gözdağı olarak değerlendirdi.
6 Kasım 2016’da Zagreb’den annesini arayarak Türkiye’ye dönmeyeceğini söyledi. Böylece 43 yaşında başlayan sürgün hayatı, sonraki yıllarda yazdığı kitapların da temel konularından biri haline geldi.
“Faşizm Milyonlarca Küçük Kabullenişle Gelişiyor”
Temelkuran’a göre faşizm, toplumun dışından gelen bir grup siyasetçinin bir anda iktidarı ele geçirmesiyle açıklanamaz. Onu mümkün kılan koşullar, gündelik hayatın içinde ve insanların birbirleriyle kurdukları ilişkilerde oluşur.
Hukuksuzlukların olağan karşılanması, baskıya uğrayanların yalnız bırakılması ve insanların kendilerini doğrudan ilgilendirmeyen adaletsizliklere sessiz kalması, otoriterleşmenin toplumsal zeminini güçlendirir.
Temelkuran, Türkiye’de yaşananları değerlendirirken faşizmin milyonlarca küçük kabullenişle geliştiğini vurguluyor. Bu kabullenişlerin yalnızca siyasal alanda değil, dostluklarda, mesleki ilişkilerde ve gündelik yaşamda da ortaya çıktığını belirtiyor.
Ona göre Türkiye’deki ilerici çevrelerin önemli hatalarından biri, demokratik kurumların bütünüyle ortadan kaldırılamayacağına ilişkin aşırı güvendi. Siyasal gelişmelerin tehlikesini yeterince erken kavrayamayan bu yaklaşımın ağır sonuçları olduğunu savunuyor.
Avrupa’da Türkiye ile benzerlik kurulmasından rahatsızlık duyanlara da bu nedenle karşı çıkıyor. Amacının Avrupa’yı küçümsemek değil, Türkiye’de yaşananlardan ders çıkarılmasını sağlamak olduğunu söylüyor.
Avrupa Faşizmi Geçmişte Kalmış Bir Tehlike Olarak mı Görüyor?
Temelkuran, Batı toplumlarının faşizmi büyük ölçüde İkinci Dünya Savaşı’nın tarihsel koşullarıyla özdeşleştirmesini eleştiriyor. Bu yaklaşımın, günümüzün ekonomik ve siyasal yapıları içinde gelişebilecek yeni otoriter biçimleri görmeyi zorlaştırdığını düşünüyor.
Özellikle Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra serbest piyasa ekonomisiyle demokrasinin birbirinden ayrılamayacağı düşüncesinin yaygınlaştığını belirten Temelkuran, piyasa ekonomisinin varlığının siyasal özgürlükler için güvence oluşturmadığını savunuyor.
Faşizm yerine sürekli olarak otoriterlik ya da sağ popülizm kavramlarının kullanılmasını da sorguluyor. Ona göre bu kavramlar kimi zaman yaşanan dönüşümün ağırlığını hafifletmek ve tehlikeyi geçici bir siyasal eğilim olarak değerlendirmek için kullanılıyor.
Temelkuran’ın itirazı yalnızca kavramlara ilişkin değil. Bir siyasal hareketi faşist olarak tanımlamanın, ona karşı mücadele sorumluluğunu da beraberinde getirdiğini düşünüyor.
Bununla birlikte faşizm, otoriterlik ve sağ popülizm arasındaki farklılıklar siyaset biliminde tartışılmaya devam ediyor. Temelkuran’ın değerlendirmesi, bu kavramların akademik sınırlarından çok, otoriterleşmenin toplumsal sonuçlarına odaklanıyor.
Aşırı Sağ Korkuyu ve Güvensizliği Örgütlüyor
Temelkuran’ın 2026 Kadınlar Kurgu Dışı Edebiyat Ödülü kısa listesine giren Nation of Strangers (Yabancılar Ulusu) adlı kitabı, günümüz siyasetinin merkezine yerleşen aidiyet ve güvensizlik duygularını ele alıyor.
Kitapta ev kavramı yalnızca insanların yaşadığı fiziksel mekân olarak değil, kendilerini güvende hissettikleri ve geleceklerini kurabildikleri toplumsal ilişkiler bütünü olarak değerlendiriliyor.
Temelkuran’a göre insanlar ülkelerinden ayrılmadan da evlerini kaybetmiş gibi hissedebilir. Ekonomik güvencenin ortadan kalkması, hayat pahalılığı, savaşlar, iklim krizi ve çalışma yaşamındaki teknolojik dönüşümler, insanların alıştıkları dünyayla ilişkilerini zayıflatıyor.
Bu güvensizlik ortamı, aşırı sağ hareketler için önemli bir siyasal olanak yaratıyor. Temelkuran, yalnızlık, korku, kaygı ve belirsizlik gibi duyguların aşırı sağ tarafından örgütlenerek siyasal güce dönüştürüldüğünü belirtiyor.
Ona göre ilerici hareketlerin ve sol siyasetin önemli eksikliklerinden biri, insanların yaşadığı bu duygusal ve toplumsal çözülmeyi yeterince önemsememesi.
İnsanların yalnızca nasıl düşündüklerini değil, neden korktuklarını, neyi kaybettiklerini ve geleceğe ilişkin hangi beklentilerden uzaklaştıklarını anlamak gerektiğini savunuyor.
Bu değerlendirme, aşırı sağın yükselişinin yalnızca propaganda başarısıyla açıklanamayacağını da gösteriyor. Ekonomik eşitsizliklerin derinleştiği, toplumsal güvencelerin zayıfladığı ve insanların gelecekleri üzerindeki denetimlerini kaybettikleri koşullarda, siyasal aidiyet arayışı güçleniyor. Aşırı sağ bu arayışı milliyetçilik ve dışlayıcı kimlik politikalarıyla karşılamaya çalışıyor.
“Faşizmle Diyalog Kurulmaz, Mücadele Edilir”
Temelkuran, aşırı sağ hareketlere yönelen insanların korkularını ve kayıplarını anlamak gerektiğini savunurken, bunun faşizmle uzlaşmak anlamına gelmediğini özellikle belirtiyor.
Faşizmin ortaya çıktığı yerde onunla mücadele edilmesi gerektiğini söylüyor. Ancak insanların neden bu hareketlere yöneldiğinin anlaşılmasını da mücadelenin önemli bir parçası olarak görüyor.
Buradaki temel ayrım, toplumsal güvensizliklerin nedenlerini anlamakla bu güvensizliklerin göçmenlere, azınlıklara ve farklı kimliklere yönelik düşmanlığa dönüştürülmesini kabul etmek arasında bulunuyor.
Temelkuran’a göre insanların kendilerini güvende hissedebilecekleri bir toplumsal düzenin kurulamaması, aşırı sağın dışlayıcı aidiyet vaatlerine alan açıyor.
Bu nedenle faşizme karşı mücadele, yalnızca aşırı sağ liderlerin söylemlerine karşı çıkmakla sınırlı kalamaz. İnsanların yaşadığı güvencesizliğin ve geleceksizliğin toplumsal nedenleriyle de yüzleşmek gerekir.
Sürgün, İnsanların Kendi Geçmişlerinden Kopmasıdır
Temelkuran, ülkesinden ayrıldıktan sonra bir süre Türkçe müzik dinlemekten ve Türklerle görüşmekten uzak durduğunu anlatıyor. Kitaplarını İngilizce yazmayı tercih etmesinin nedenlerinden biri de yaşadığı olaylarla arasında duygusal bir mesafe oluşturma isteğiydi.
Ancak geçmişinden uzaklaşmaya çalışması, sürgünün yarattığı yıkımı ortadan kaldırmadı. 2022 yazında Hamburg’da sağlık sorunları nedeniyle tedavi gördüğünde, yıllardır bastırdığı duygularla yüzleşmek zorunda kaldığını belirtiyor.
Daha sonra Berlin’de Türklerin yoğun yaşadığı bir semte giderek Türk kahvesi içmesini, geçmişiyle yeniden ilişki kurmasının anlamlı bir adımı olarak anlatıyor.
Temelkuran, son dönemde katıldığı kitap etkinliklerinde kendilerini sürgün olarak tanımlayan Amerikalılarla da karşılaştığını söylüyor. Bu kişilerin bir bölümü, ülkelerindeki siyasal gelişmeler nedeniyle artık kendilerini güvende hissetmediklerini belirtiyor.
Ona göre sürgün duygusu, yalnızca ülkesinden ayrılmak zorunda kalanlarla sınırlı değil. İnsanlar yaşadıkları ülkenin siyasal ve toplumsal yapısını artık tanıyamadıklarında da benzer bir yabancılaşma yaşayabiliyor.
Siyaset Aynı Zamanda Ahlaki Bir Tercih
Temelkuran’ın siyasetle kurduğu ilişkinin kökleri ailesinin geçmişine uzanıyor. Annesi Lale Temelkuran, 12 Mart askerî müdahalesi döneminde idam edilen üç devrimci öğrencinin son mektuplarını dağıttığı için tutuklanmıştı. Babası Erol Temelkuran ise onun serbest bırakılmasını sağlamak amacıyla girişimlerde bulunmuştu.
Bu geçmişin de etkisiyle Temelkuran, siyaseti yalnızca iktidar mücadelesi olarak görmüyor. İnsanların haksızlıklar karşısındaki tutumlarının, gerektiğinde neleri göze alabildiklerinin ve başkalarının hakları için ne ölçüde sorumluluk üstlendiklerinin ahlaki bir anlam taşıdığını savunuyor.
Gazze’de yaşananları da bu çerçevede değerlendirerek insanların kariyerlerini ve toplumsal konumlarını riske atma pahasına ahlaki tutum alıp alamayacaklarının sınandığını söylüyor.
Son kitabında insan sevgisi ve dayanışma kavramlarına da özel bir yer ayıran Temelkuran, insanların birbirlerinin yaşadıklarına dikkat göstermesini toplumsal ilişkilerin yeniden kurulabilmesi açısından önemli buluyor.
Ancak korkunun ve yalnızlığın yalnızca bireysel ilişkilerden kaynaklanmadığı da açık. Ekonomik güvencesizlik, siyasal baskı, savaş ve toplumsal eşitsizlikler bu duyguları sürekli yeniden üretiyor. Bu nedenle dayanışmanın kalıcı bir toplumsal güce dönüşmesi, söz konusu koşulların değiştirilmesini de gerektiriyor.
Bir Ülke Ne Zaman Kaybedilir?
Temelkuran, ailesiyle her yaz Midilli Adası’nda buluştuğunu anlatıyor. Kardeşi Amerika Birleşik Devletleri’nden, anne ve babası Türkiye’den geliyor. Bir hafta boyunca ağır siyasal konuları konuşmamaya çalışıyorlar. Ancak karşı kıyıda Türkiye’nin görülebildiği bir adada, geride bırakılan ülkeyi düşünmemek kolay olmuyor.
Midilli’nin geçmişte Avrupa’nın en büyük mülteci kamplarından biri olan Moria’ya ev sahipliği yapmış olması da Temelkuran’ın sürgün ve aidiyet üzerine düşüncelerine ayrı bir anlam katıyor.
Türkiye’den Avrupa’ya taşıdığı uyarı, sonuçta yalnızca aşırı sağın seçimlerde güç kazanmasına ilişkin değil. Demokratik kurumların aşınması, hukuksuzlukların olağanlaşması ve toplumun farklı kesimleri arasındaki dayanışmanın çözülmesi, siyasal özgürlüklerin geleceğini doğrudan etkiliyor.
Bir ülkenin kaybedilmesi her zaman sınırlarının değişmesiyle, parlamentosunun kapatılmasıyla ya da anayasasının yürürlükten kaldırılmasıyla başlamıyor. Bazen bütün bu kurumlar varlığını sürdürürken, insanların hukuk karşısında eşit olduklarına ve devletin kendilerini koruyacağına ilişkin güvenlerini yitirmesiyle başlıyor.
Temelkuran’ın Avrupa’ya yönelttiği uyarının Türkiye açısından da güncelliğini koruyan yönü burada ortaya çıkıyor: Bir toplum, özgürlüklerinin kaybedildiğini ancak kendi hakları elinden alındığında mı fark eder, yoksa başkalarının hakları ortadan kaldırılırken gösterdiği sessizlik de bu kaybın başlangıcı mıdır?
Kaynak: Aida Edemariam, The Guardian, 17 Haziran 2026 — “I don’t want Europe to fail the way Turkey did: Ece Temelkuran on fascism, death threats and life in exile.”












