back to top
Ana Sayfa Haber Türkiye Enerjide Dışa Bağımlı, Faturayı Halk Ödüyor

Türkiye Enerjide Dışa Bağımlı, Faturayı Halk Ödüyor

YENİ Parti İstanbul Milletvekili Evrim Rızvanoğlu, Hürmüz Boğazı’ndaki krizin Türkiye’de enerji faturalarını artırdığına dikkat çekerek elektrikleşme ve yenilenebilir enerji yatırımlarının hızlandırılmasını istedi. Uluslararası Enerji Ajansı’nın raporu, bu dönüşümün küresel enerji ithalatı faturalarını 2035’te yılda 400 milyar doların üzerinde azaltabileceğini ortaya koyuyor. Ancak Türkiye’de asıl soru, enerji bağımlılığı azalırken ekonomik kazancın kimin cebine gireceği.

Hürmüz Boğazı’nda yaşanan her gerilim, Türkiye’de milyonlarca insanın yaşamına uzanan ekonomik bir zinciri yeniden harekete geçiriyor. Petrol fiyatları yükseliyor, enerji ithalatının maliyeti artıyor, ulaşım ve üretim giderleri üzerinden bu artışın etkileri tüketici fiyatlarına kadar yayılıyor. Petrol kuyularından binlerce kilometre uzakta yaşayan bir işçinin işe gitmek için ödediği ulaşım ücreti, bir emeklinin elektrik faturası ya da küçük bir üreticinin enerji gideri, uluslararası piyasalardaki dalgalanmalardan etkilenebiliyor. Türkiye’nin enerji bağımlılığı, böylece yalnızca dış ticaret istatistiklerinin değil, gündelik yaşamın da konusu hâline geliyor.

YENİ Partid İstanbul Milletvekili Evrim Rızvanoğlu, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada bu ilişkiye dikkat çekerek Türkiye’nin enerji politikasında köklü bir dönüşüm gerektiğini savundu. Rızvanoğlu, Hürmüz’de yaşanan krizin enerji fiyatlarını artırdığını, bunun bedelini ise Türkiye’de yurttaşların ödediğini belirtti. Enerji bağımsızlığını halkın ekonomik çıkarlarıyla ilişkilendiren milletvekili, güneş ve rüzgâr yatırımlarının hızlandırılmasını, toplu taşımanın elektrikleştirilmesini, raylı sistemlerin geliştirilmesini ve sanayide enerji verimliliğinin desteklenmesini istedi. Açıklamasında özellikle dönüşümün maliyetinin yurttaşlara yüklenmemesi gerektiğini vurguladı.

Rızvanoğlu’nun dayanak gösterdiği Uluslararası Enerji Ajansı’nın 22 Eylül 2026 tarihli Electrification raporu, elektrikleşmenin enerji ithalatçısı ülkeler için önemli ekonomik olanaklar yaratabileceğini ortaya koyuyor. Rapora göre ulaşımda, sanayide ve binalarda petrol ile doğal gazın yerine elektrikli teknolojilerin daha hızlı geçirilmesi durumunda, dünya genelindeki enerji ithalatı faturaları 2035 yılında, 2025 düzeyine kıyasla yıllık 400 milyar doların üzerinde azalabilir. Aynı senaryoda küresel petrol talebi, elektrikleşmenin daha yavaş ilerlediği duruma göre günlük 18 milyon varil daha düşük gerçekleşebilir.

Ancak 400 milyar dolarlık tasarruf Türkiye’ye özgü bir hesaplama değil, dünya genelindeki enerji ithalatçısı ülkeleri kapsayan koşullu bir öngörü. Türkiye’nin bu dönüşümden sağlayacağı ekonomik yarar, elektriğin hangi kaynaklardan üretileceğine, yeni teknolojilere ne ölçüde yatırım yapılacağına ve enerji fiyatlarının nasıl belirleneceğine bağlı.

Elektriğin Yarısından Fazlası Kömür ve Doğal Gazdan

Türkiye’nin enerji sorununda temel çelişki, üretim kapasitesi artarken dışa bağımlılığın önemli ölçüde devam etmesi. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı verilerine göre 2025 yılında Türkiye’de üretilen elektriğin yüzde 33,6’sı kömürden, yüzde 23’ü doğal gazdan sağlandı. Rüzgârın payı yüzde 10,9, güneşin payı yüzde 10,5, hidroelektriğin payı ise yüzde 15,8 düzeyinde kaldı. Böylece kömür ve doğal gazın elektrik üretimindeki toplam payı yüzde 56,6 oldu.

Kömürün bir bölümünün yerli kaynaklardan elde edilmesi, bu üretimin bütünüyle ithalata bağımlı olduğu anlamına gelmiyor. Ancak ithal kömür ve doğal gazın elektrik üretimindeki ağırlığı, uluslararası fiyat hareketlerinin Türkiye ekonomisine yansımasına neden oluyor. Elektrikli araçların yaygınlaştırılması ya da sanayide petrol kullanımının azaltılması, elektrik üretiminde ithal fosil yakıtların ağırlığı devam ettiği sürece dışa bağımlılığı kendiliğinden ortadan kaldırmıyor. Bir enerji kaynağından uzaklaşırken başka bir ithal kaynağa daha fazla bağımlı hâle gelme olasılığı, dönüşümün nasıl planlandığıyla doğrudan ilgili bulunuyor.

Türkiye’nin enerji ithalatı faturası bu kırılganlığın ekonomik boyutunu gösteriyor. Haziran 2026’da enerji ithalatına ödenen tutar, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 28,8 artarak yaklaşık 5,92 milyar dolara ulaştı. Ham petrol ithalat miktarının azaldığı bir dönemde bile ithalat faturasının yükselmesi, uluslararası fiyatların Türkiye üzerindeki etkisini ortaya koydu.

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar, mart ayında yaptığı açıklamada Türkiye’nin Hürmüz Boğazı üzerinden doğrudan petrol tedarikine bağımlılığının yaklaşık yüzde 10 olduğunu, doğal gazda ise bu güzergâhtan doğrudan alım yapılmadığını belirtmişti. Ancak bir ülkenin enerji tedarik yollarının güvenli olması, küresel fiyat artışlarından korunması anlamına gelmiyor. Petrolün dünya piyasalarında belirlenen fiyatı, Hürmüz’den doğrudan petrol satın almayan ekonomilerin de üretim ve tüketim maliyetlerini etkileyebiliyor.

Enerjinin Kaynağı Değişirken Fatura da Değişecek mi?

Uluslararası Enerji Ajansı’nın raporu, elektrikli teknolojilerin birçok alanda fosil yakıt kullanan sistemlerden daha verimli olduğunu gösteriyor. Elektrikli araçlar aynı mesafeyi daha az enerjiyle kat edebiliyor, ısı pompaları ise geleneksel ısıtma sistemlerine göre daha düşük enerji tüketimiyle aynı ısınma ihtiyacını karşılayabiliyor. Bu teknolojilerin yaygınlaştırılması, uygun koşullarda enerji tüketimini ve kullanım giderlerini azaltabilir.

Ne var ki teknolojik verimlilik ile yurttaşın ödediği fatura aynı şey değil. Elektrikli otomobil satın alamayan bir işçi, evine ısı pompası kuracak birikimi bulunmayan emekli ya da makinelerini değiştirecek sermayeye sahip olmayan küçük üretici, bu dönüşümün yararlarından doğrudan faydalanamayabilir. Üstelik yatırımların maliyeti elektrik tarifelerine, vergilere veya yeni kullanım bedellerine yansıtıldığında, enerji tüketimi daha verimli hâle gelirken hanelerin ödediği tutarlar aynı oranda düşmeyebilir.

Bu nedenle Rızvanoğlu’nun elektrikli toplu taşıma ve raylı sistem yatırımlarına yaptığı vurgu önem taşıyor. Petrol tüketimini azaltmak için yalnızca özel otomobillerin elektrikli hâle getirilmesi yeterli değil. Elektrikli otobüslerin yaygınlaştırılması, raylı ulaşım ağlarının genişletilmesi ve toplu taşımanın daha ucuz ve erişilebilir olması, enerji tasarrufunun toplumun daha geniş kesimlerine yansımasını sağlayabilir. Ancak bunun gerçekleşmesi, yerel yönetimlerin yatırım olanaklarına, kamu desteğine ve ulaşım ücretlerinin nasıl belirlendiğine bağlı.

Benzer bir sorun sanayide de bulunuyor. Büyük işletmeler elektrikleşme ve enerji verimliliği yatırımları için daha kolay finansman bulabilirken, küçük işletmeler yüksek kredi maliyetleri nedeniyle aynı dönüşümü gerçekleştirmekte zorlanabiliyor. Bu nedenle kamusal desteklerin hangi işletmelere ve hangi koşullarda sağlanacağı, enerji dönüşümünün ekonomik sonuçlarını belirleyen önemli unsurlardan biri hâline geliyor.

Güneş ve Rüzgâr Var, Peki Bu Enerjiden Kim Yararlanacak?

Türkiye’nin güneş ve rüzgâr enerjisi potansiyeli, fosil yakıtlara olan bağımlılığın azaltılması bakımından önemli bir olanak oluşturuyor. Ağustos 2026 sonu itibarıyla elektrik kurulu gücü yaklaşık 126 bin 944 megavata ulaşırken, bunun yüzde 22’sini güneş, yüzde 12,2’sini rüzgâr santralleri oluşturdu. Ancak kurulu gücün artması ile kesintisiz ve erişilebilir elektrik sağlanması aynı şey değil. Güneş ve rüzgâr üretiminin hava koşullarına bağlı olması, enerji depolama sistemleriyle elektrik iletim ve dağıtım altyapısının birlikte geliştirilmesini gerektiriyor.

Yenilenebilir enerji yatırımlarının nerede, hangi koşullarda ve kimin yararına gerçekleştirildiği de giderek önem kazanıyor. Tarım alanlarına, meralara ve orman ekosistemlerine yapılacak müdahaleler, enerji yatırımlarının çevresel sonuçlarının dikkatle değerlendirilmesini zorunlu kılıyor. Fosil yakıtlardan uzaklaşmak amacıyla gerçekleştirilen bir yatırımın bölge halkının yaşam alanlarını olumsuz etkilemesi, enerji dönüşümünün kendi içinde yeni anlaşmazlıklar üretmesine neden olabilir.

Rızvanoğlu’nun yatırımlarda bölge halkının çıkarlarının gözetilmesini istemesi, bu açıdan yalnızca çevresel değil, ekonomik bir sorunla da ilgili. Yenilenebilir enerji tesisleri kurulurken arazilerin nasıl kullanılacağına, ortaya çıkacak istihdama, yerel halkın karar süreçlerine katılımına ve yatırımların ekonomik getirilerinin nasıl paylaşılacağına ilişkin düzenlemeler belirleyici önem taşıyor. Üretilen enerjinin kaynağının yenilenebilir olması, o enerjinin ekonomik yararının toplum içinde dengeli dağıtıldığı anlamına gelmiyor.

Dünyada elektrik şebekelerine ilişkin sorunlar da dönüşümün önünde önemli bir engel oluşturuyor. Uluslararası Enerji Ajansı’nın değerlendirmelerine göre, yenilenebilir enerji ve depolama yatırımları başta olmak üzere 2 bin 500 gigavatın üzerinde proje kapasitesi şebeke bağlantısı bekliyor. Bu durum, yalnızca yeni enerji santralleri kurmanın yeterli olmadığını; üretilen elektriğin tüketim merkezlerine ulaştırılması ve arz sürekliliğinin sağlanması için altyapı yatırımlarının da zorunlu olduğunu gösteriyor.

COP31: İklim Zirvesinden Halkın Faturasına

Türkiye, 9–20 Kasım 2026 tarihlerinde Antalya’da düzenlenecek COP31 İklim Konferansı’na ev sahipliği yapacak. Rızvanoğlu, konferansın Türkiye açısından yalnızca iklim hedeflerinin tartışıldığı uluslararası bir toplantı değil, enerji bağımlılığını azaltacak somut politikalar için fırsat olması gerektiğini savunuyor. Türkiye’nin Avustralya ile birlikte IEA’dan elektrikleşme üzerine özel rapor talep etmiş olması da bu konunun konferans gündemindeki yerini gösteriyor.

Ancak bir iklim zirvesine ev sahipliği yapmak ile ülkede enerji üretiminin yapısını değiştirmek birbirinden farklı süreçler. Türkiye’de elektrik üretiminde kömür ve doğal gazın yüksek payını koruması, yenilenebilir enerji hedefleriyle mevcut üretim arasındaki mesafenin devam ettiğini gösteriyor. Bu mesafenin kapatılması yalnızca yatırım miktarının artırılmasını değil, uzun vadeli planlamayı, şebeke kapasitesinin güçlendirilmesini ve kamu kaynaklarının kullanımında açık öncelikler belirlenmesini gerektiriyor.

Dönüşümün çalışma yaşamı üzerindeki etkileri de göz ardı edilemiyor. Kömür madenlerinde, termik santrallerde ve fosil yakıtlara dayalı üretim alanlarında çalışan işçilerin geleceği, yeni enerji yatırımlarının yaratacağı istihdamla birlikte ele alınmak zorunda. İşçilerin hakları ve gelir güvenceleri korunmadan gerçekleştirilecek bir dönüşüm, enerji bağımlılığını azaltırken başka toplumsal sorunların büyümesine yol açabilir.

Türkiye’nin önündeki tercih, yalnızca daha fazla elektrik üretmek ya da ithal petrolün yerine yerli yenilenebilir kaynakları geçirmekten ibaret değil. Enerjinin nasıl üretileceği kadar, bu üretimin maliyetinin kimler tarafından karşılanacağı ve ortaya çıkan ekonomik yararın kimlere ulaşacağı da belirlenmek zorunda. Çünkü enerji bağımsızlığı, ithalat faturasının azalmasıyla ölçülebilecek bir ekonomik kazanım olsa da bunun yurttaşların yaşamına yansıması ayrıca politik kararlar gerektiriyor.

Evrim Rızvanoğlu’nun açıklaması, Hürmüz Boğazı’ndaki krizden hareketle Türkiye’nin uzun süredir karşı karşıya olduğu enerji bağımlılığını yeniden gündeme taşıdı. Uluslararası Enerji Ajansı’nın raporu, petrol ve doğal gaz kullanımının azaltılmasının hem ekonomik hem de çevresel bakımdan önemli olanaklar sunduğunu gösteriyor. Ancak teknolojinin değişmesi, enerjinin üretimi ve dağıtımı üzerindeki ekonomik ilişkileri kendiliğinden değiştirmiyor. Elektrikli araçların yaygınlaşması, yeni güneş santrallerinin kurulması ve ithal petrol tüketiminin azalmasıyla ortaya çıkacak kazancın hanelerin faturalarına ne ölçüde yansıyacağı, uygulanacak enerji politikalarının somut sonuçlarıyla anlaşılabilecek.

Kasım ayında Antalya’da dünyanın enerji geleceği tartışılırken, Türkiye açısından en önemli sorulardan biri de bu olacak: Güneş ve rüzgârın bedava olduğu bir ülkede, onlardan üretilen elektriğin ekonomik yararı neden ve hangi koşullarda yurttaşın faturasına yansıyacak?


  • NHA / Evrim Rızvanoğlu, Uluslararası Enerji Ajansı, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Türkiye Elektrik İletim AŞ, Türkiye İstatistik Kurumu, Anadolu Ajansı, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Sekretaryası, COP31 Türkiye.