Türkiye’de ekim ayı boyunca yapılan baro seçimleri, avukatların mesleki sorunlarıyla hukuk örgütlerinin siyasal kimlikleri arasındaki gerilimi yeniden gündeme getirdi. İstanbul’dan Ankara’ya uzanan seçim yarışlarında ideolojik aidiyetler, grup ittifakları ve cumhuriyetin temel değerlerine ilişkin tartışmalar öne çıkarken savunmanın bağımsızlığı, avukatların çalışma koşulları ve yurttaşların adalete erişimi de çözüm beklemeyi sürdürüyor. Baroların siyasal tutum alması değil, hukukun üstünlüğünü savunma sorumluluğunun grup aidiyetlerinin gerisinde kalması tartışmanın asıl konusunu oluşturuyor.
Türkiye’de baroların 2026–2028 dönemi yönetimlerini belirlemek amacıyla yapılan seçimler, hukuk dünyasının kendi içindeki ayrışmaları bir kez daha görünür kıldı. Ankara’da Demokratik Sol Avukatlar Grubu’nun adayı Elçin Özge Şimşek Çağlayan başkan seçilirken Diyarbakır’da Sertaç Buluttekin, İstanbul 2 No’lu Barosu’nda ise altı oy farkla Rıza Saka seçimi kazandı. İstanbul Barosu’nun 25 Ekim’deki genel kurulunda dokuz adayın yarıştığı seçimin galibi Cumhuriyetçi Güç Birliği adayı Ümit Kocasakal oldu. Seçim sonuçları yalnızca baroların yönetimlerini değiştirmekle kalmadı; meslek örgütlerinin hangi önceliklerle yönetilmesi gerektiğine ilişkin eski tartışmaları da yeniden gündeme taşıdı.
İstanbul Barosu seçiminde Kocasakal 10 bin 227, önceki başkan İbrahim Özden Kaboğlu ise 7 bin 22 oy aldı. Kocasakal’ın seçimin ardından yaptığı açıklamada cumhuriyetin, üniter devlet yapısının ve anayasanın ilk dört maddesinin korunmasını öne çıkarması, baronun yeni dönemine ilişkin siyasal yaklaşımını da ortaya koydu. Aynı açıklamada hiçbir avukatın kimliği ve siyasi görüşü nedeniyle ayrıştırılmayacağını, mesleğin bağımsızlığı ve sorunları konusunda ortak hareket edileceğini belirtmesi ise baro yönetiminin önündeki iki sorumluluğu birlikte gündeme getirdi: Hukukun temel ilkelerini savunmak ve farklı görüşlere sahip bütün avukatları temsil etmek.
Seçim yarışının bu görünümü, Türkiye’de baroların neden giderek siyasal kamplaşmaların önemli alanlarından biri hâline geldiği sorusunu yeniden sorduruyor. Avukatların farklı dünya görüşlerine sahip olmaları demokratik toplumun doğal bir sonucudur. Ancak bir meslek örgütünün yönetiminde belirleyici ölçütün adayların hukuka ve mesleki sorunlara ilişkin programları yerine siyasal aidiyetleri olması, baronun bütün üyelerini temsil etme yeteneğini tartışmalı hâle getirebilir. Üstelik baroların siyasal iktidar karşısında bağımsız davranmasıyla belirli siyasal grupların uzantısı gibi hareket etmesi aynı şey değildir.
Hukukun Savunulması ile Siyasal Aidiyet Arasındaki Sınır
1136 sayılı Avukatlık Kanunu, avukatlığı kamu hizmeti ve serbest meslek olarak tanımlarken avukatı yargının kurucu unsurlarından olan bağımsız savunmanın temsilcisi sayıyor. Aynı yasa barolara hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını savunma görevi de veriyor. Bu nedenle baroların yargı bağımsızlığı, temel haklar, anayasal düzen ve kamu yönetiminin hukuka uygunluğu hakkında görüş açıklaması, mesleki görevlerinin dışında değerlendirilemez. Sorun, bu görevlerin yerine getirilip getirilmediği ve aynı hukuki ilkelerin farklı siyasal çevreler söz konusu olduğunda da eşit biçimde savunulup savunulmadığı noktasında ortaya çıkıyor.
Türkiye’de hukuk düzenine ilişkin tartışmaların yoğunlaştığı bir dönemde baroların siyasal konularda sessiz kalmasını beklemek de gerçekçi değildir. Yargı bağımsızlığına yönelik müdahale iddiaları, uzun tutukluluk süreleri, savunma hakkının sınırlandırılması ve yargı kararlarının uygulanmasına ilişkin sorunlar, doğrudan avukatlık mesleğinin çalışma alanına giriyor. Ancak baroların bu sorunlar karşısındaki tutumunun siyasal yakınlıklara göre değişmesi, hukukun herkes için eşit uygulanması gerektiği ilkesine duyulan güveni zayıflatma riski taşıyor. Bir baronun hukuk ihlaline karşı çıkarken mağdurun ya da sorumlunun siyasal kimliğine göre farklı ölçüler kullanması, bağımsız savunmanın toplumsal anlamıyla bağdaşmaz.
Baro seçimlerinde ortaya çıkan grup adları ve ittifaklar, bu bakımdan yalnızca örgüt içi bir tercih meselesi değil. Cumhuriyetçi, milliyetçi, demokratik sol, çağdaş ya da bağımsız gibi farklı tanımlarla yarışan adayların hukuk anlayışları ve mesleki programları elbette birbirinden ayrılabilir. Fakat bir baronun başarısı, yönetiminde hangi siyasal kimliğin temsil edildiğinden önce, avukatların haklarını ne ölçüde koruyabildiği ve yurttaşların adalete erişimini ne kadar güçlendirebildiği üzerinden değerlendirilmeli.
Avukatların Sorunları Seçim Tartışmalarının Neresinde?
Baroların önünde çözüm bekleyen sorunlar yalnızca siyasal tartışmalardan ibaret değil. Özellikle mesleğe yeni başlayan avukatların ekonomik güvencesizliği, düşük ücretler, yüksek büro giderleri, stajyer avukatların çalışma koşulları, adli yardım ödemeleri ve meslek mensuplarına yönelik şiddet, uzun süredir hukuk örgütlerinin gündeminde bulunuyor. İstanbul Barosu’nun son genel kurulunda da avukatlık ücretlerinin artırılması, adli yardım ödeneklerinin yükseltilmesi ve genç avukatlara sosyal destek sağlanması talepleri dile getirildi.
Türkiye Barolar Birliği’nin mayıs ayında düzenlediği olağanüstü baro başkanları toplantısında ise avukatlara yönelik şiddet öncelikli sorun olarak ele alındı. Birlik, Yalova’da avukat Zekeriya Polat’ın, Bursa’da avukat Hatice Kocaefe’nin yaşamını yitirdiği saldırıların ardından, avukatların görevlerini yerine getirirken karşılaştıkları tehlikelere dikkat çekti. Açıklamada, yıllardır sürdürülen girişimlere rağmen şiddeti önlemeye yönelik yeterli yasal ve idari düzenlemelerin yapılmadığı belirtildi.
Bu tablo, baroların mesleki sorunları bütünüyle ihmal ettiğini söylemeye izin vermiyor. Ancak sorunların genel kurul konuşmalarında yer almasıyla bunların çözümü için etkili ve sürekli bir ortak mücadele yürütülmesi birbirinden farklıdır. Mesleğin ekonomik koşullarının ağırlaşması, avukatların savunma görevini bağımsız biçimde yerine getirebilmesini de etkiliyor. Geçimini sağlamakta zorlanan, çalışma güvencesi bulunmayan veya mesleğini yürütürken şiddet tehdidiyle karşılaşan bir avukatın sorunları, yalnızca kendi yaşamıyla sınırlı kalmıyor; yurttaşın nitelikli hukuki yardım alma olanağıyla da doğrudan ilişkili hâle geliyor.
Çoklu Baro Düzenlemesinden Bugüne
Baroların siyasal kimlikler üzerinden ayrışması tartışması, 2020 yılında kabul edilen çoklu baro düzenlemesiyle yeni bir boyut kazandı. Aynı ilde birden fazla baro kurulmasına olanak tanıyan düzenleme, hükümet tarafından örgütlenme özgürlüğünü ve çoğulculuğu artıracak bir adım olarak savunuldu. Buna karşı çıkan barolar ve hukuk örgütleri ise düzenlemenin avukatları siyasal tercihlerine göre bölebileceğini, mesleki dayanışmayı ve bağımsız savunmayı zayıflatabileceğini ileri sürdü. Anayasa Mahkemesi, düzenlemeyi anayasaya aykırı bulmadı; ancak siyasal ve ideolojik ayrışma riskine ilişkin itirazları anayasal denetimin değil, yerindelik değerlendirmesinin konusu olarak ele aldı.
Aradan geçen altı yılın ardından İstanbul’da iki ayrı baronun seçim yapması, bu tartışmanın kurumsal sonuçlarından biri olarak ortada duruyor. Bununla birlikte barolardaki siyasal gruplaşmaların çoklu baro düzenlemesinden önce de var olduğu unutulmamalı. Dolayısıyla bugünkü ayrışmayı yalnızca bir yasa değişikliğine bağlamak yeterli değil. Meslek örgütlerinin uzun yıllardır farklı siyasal eğilimler etrafında örgütlenmesiyle devletin baroların yapısına yönelik müdahaleleri, birbirini etkileyen fakat ayrı ayrı değerlendirilmesi gereken sorunlar oluşturuyor.
Baroların bağımsızlığını savunmak, yalnızca siyasal iktidarın müdahalelerine karşı çıkmakla sınırlı tutulamaz. Aynı zamanda baro yönetimlerinin kendi içlerinde çoğulculuğu korumasını, farklı görüşlere sahip avukatların haklarını eşit biçimde gözetmesini ve hukuki değerlendirmelerini siyasal yakınlıklardan bağımsız olarak yapmasını da gerektirir. Meslek örgütünün siyasal iktidardan bağımsız olması ne kadar önemliyse, kendi içindeki grup çıkarlarının üzerinde ortak bir hukuk anlayışı geliştirebilmesi de o kadar önemlidir.
Hukukun Güç Kaybetmesinde Baroların Sorumluluğu
Türkiye’de yargının bağımsızlığı ve hukukun üstünlüğüne ilişkin sorunların temel sorumluluğu, anayasal yetkileri kullanan devlet organlarının kararları ve uygulamaları üzerinden değerlendirilmek zorunda. Baroların bu yetkileri bulunmuyor; dolayısıyla yargı düzenindeki sorunların başlıca sorumlusu olarak gösterilmeleri doğru olmaz. Bununla birlikte baroların, hukuki güvencelerin korunmasında ve savunma hakkının güçlendirilmesinde üstlendikleri görev nedeniyle kendi tutumlarının sonuçlarından bütünüyle bağımsız oldukları da söylenemez.
Baroların siyasal kamplaşmaların etkisiyle ortak hareket edememesi, hukuka aykırı uygulamalar karşısında mesleğin kurumsal gücünü zayıflatabilir. Bir baronun savunduğu temel hakkın başka bir baro tarafından siyasal gerekçelerle geri plana itilmesi ya da avukatların ortak sorunlarının grup rekabeti içinde ikinci plana düşmesi, yalnızca meslek örgütlerini ilgilendiren bir sorun değildir. Çünkü bağımsız savunmanın zayıflaması, en sonunda mahkeme karşısında hakkını arayan yurttaşın güvencelerini de etkiler.
Ekim ayındaki seçimler, baroların siyasal kimliklerden arındırılması gerektiğini değil, bu kimliklerin üzerinde ortak bir hukuk sorumluluğu oluşturup oluşturamadıklarını sorgulamayı gerektiriyor. Farklı görüşlere sahip avukatların aynı meslek örgütünde demokratik biçimde yarışması çoğulculuğun gereğidir. Ancak seçimlerden sonra ortaya çıkan yönetimlerin yalnızca kendilerini destekleyen grupların değil, bütün avukatların ve savunma hakkına ihtiyaç duyan toplumun sorumluluğunu taşıması gerekir.
Türkiye’de hukuk kurumlarına duyulan güvenin tartışıldığı bir dönemde baroların önündeki asıl sınav da burada başlıyor. Bir avukatın hangi siyasal görüşe sahip olduğu, hangi gruba oy verdiği ya da hangi baroya kayıtlı bulunduğu, savunma hakkının korunmasında belirleyici olmamalı. Aynı şekilde bir yurttaşın siyasi kimliği de hukuki güvencelerden yararlanma ölçüsünü değiştirmemeli.
Baro seçimlerinde kimin kazandığı birkaç gün içinde geride kalacak. Fakat mahkeme kapısında savunulmayı bekleyen insanın, mesleğini güven içinde yapmak isteyen avukatın ve hukukun herkes için aynı ölçüde uygulanmasını bekleyen toplumun sorunları varlığını sürdürecek. O hâlde baroların önündeki temel soru, hangi siyasal grubun yönetimde olduğundan daha önemlidir: Hukukun üstünlüğünü savunmakla görevli kurumlar, kendi içlerindeki ayrışmaları aşarak hukuku herkes için aynı kararlılıkla savunabilecek mi?
- NHA / Anadolu Ajansı, Bianet, Medyascope, Türkiye Barolar Birliği, Anayasa Mahkemesi, Human Rights Watch, 1136 Sayılı Avukatlık Kanunu.













