back to top
Ana Sayfa Haber Kişisel Tiyatro Tarihi 2

Kişisel Tiyatro Tarihi 2

young actors in tuxedos holding theatrical masks

Önceki yazımda da belirttiğim gibi tiyatro eleştirmeni, sanatçısı ya da tiyatro tarihi-kuramı üzerine çalışan birisi değilim. Elli yılı aşkın süregelen “tiyatro seyirciliği halimin” izlenimlerini, seyircilik anımsamalarını, duyumsadıklarımı ya da duyduklarımı paylaşmak amacıyla bu satırlar “kaleme alınıyor”; daha doğrusu “tuşlara dökülüyor”; “tuşlarla dökülüyor” mu demeli?

*

Herhangi bir bağlamda yazılacak “kişisel tarih” ülkenin halinden ne kadar bağımsızlaşabilir; kendimi bildim bileli ad, biçim ve biçem değiştirerek süregiden, neredeyse tüm toplum tarafından her daim ve her şekilde onaylanmış, kanıksanmış, içselleştirilmiş ve kültürel genetik kodlara silinmesi neredeyse imkânsız biçimde sirayet etmiş faşizm halinden bağımsız bir “kişisel tarih” mümkün mü?

Üniversite öğrenciliğimin ilk yılı, henüz 12 Eylül faşist darbesi olmamış toplum Milliyetçi Cephe (MC) nin sivil faşizm ile zar zor mücadele halinde, ülkenin “solu” bugüne kadar bir daha hiç erişemeyeceği nitelik ve nicelik donanımında… Ankara Devlet Tiyatrosunda onlarca yılın ardından bir Brecht sergileniyor; müthiş bir oyun, unutulmaz bir final… Unutamıyorum çünkü “oyun” geçen on yıllar boyunca siyaset sahnesinde neredeyse birebir oynanıyor! [Arturo Ui’nin Önlenebilir Tırmanışı.] Yönetmeninin Yücel Erten olduğunu anımsıyorum, Arturo Ui İstemi Betil olabilir; 12 Eylül’ün ardından oyun “sol propaganda yaptığı” gerekçesiyle yasaklandı ve sanırım oyunda emeği geçenlere de bugünlerde olduğu gibi davalar açıldı; bu platformun okuyucuları anımsayabilir. Sermaye ile mafya ilişkisini anlatan alegoridir ve mafyanın iktidarı ele geçirişi ile sonlanır oyun; bu “son” kaçınılmaz değildir, ancak aymazlık ve çıkarcılık durumu bu sona ulaşmada en güçlü desteği oluşturur, tekrar tekrar yaşadığımızdan ve bu “hal ve gidiş sıfır” durumunda yaşanacaklardan hiç de farklı olmayarak.

Kişisel bir gözlem, duyumsayış mı bilmiyorum ama Arturo Ui’de Brecht, seyrettiğim, bildiğim kadarıyla diğer Brecht oyunlarından çok daha fazla seyirciyi sorgular –ve belki de suçlar-. O, seyircinin yalnızca tiyatro seyircisi olmaması gerektiğini söyler her zaman tiyatrosuyla ve oyunda bu durum daha fazladır! (Diğer taraftan bu oyunu Max Frisch’in Aymazlar ve Kundakçılar oyununa çok yakın bulduğumu da hatalıda olsam not edeyim.) Yeni kuşakların çok sık kullandığı sıfatı kullanacak olursam, tiyatro seyirciliğimin “efsanelerinden” biridir bu temsil; birden fazla izleyerek birden fazla seyircinin seyretmesine engel olduğumu da düşünmüyorum! 

Evet, oyun 12 Eylül faşistleri tarafından yasaklanır, artık Devlet Tiyatrolarında ve diğerlerinde suya sabuna dokunmayan oyunlar oynanacaktır; tam bir tiyatrodan soğuma soğutma hali. (Not: tiyatronun ve dergilerin “çoğalmasını” her zaman o toplumda sol uyanışın bir adımı olarak görürüm.) Bunda kuşkusuz dönem devlet tiyatroları genel müdürünün de (Cüneyt Gökçer ve Ayten Gökçer…) faşist iktidarla kurduğu türlü ilişkilerinde payı büyüktür. Anımsayabildiğim kadarıyla “yerli ve milli” oyunların sayısındaki artış ve bugünkü dizi kalitesini aşmayan Osmanlı saraylarında geçen kitsch kostüm oyunları… Genel müdürlüğün gözde oyuncularına –başta Ayten Gökçer- ego şişirme fırsatından başka bir şey ifade etmeyen ve sadece oyunların yarısında uyuklayan kokoş seyirci kitlesini mutlu eden! 

*

12 Eylül öncesi tiyatro tarihimden söz ederken atlanması suç olacak bir oyundan söz etmem gerekiyor: Dostlar Tiyatrosunun o zamanki Çağdaş Sahne / Sinamatek, Şinasi Sahnesi’nde sergilenen Kafkas Tebeşir Dairesi. Kanımca tiyatromuzun aşılması zor zirvelerinden biri… Ve Genco Erkal tabii; her fırsatta izlemeye çalıştığım… Ve gençlerin, izlememiş olanların, izleyemeyecek olanların büyük kaybı…

*

O günlerden bu bağlamda birkaç “devlet tiyatrosu” oyunu daha kaldı anılarımda; bunlardan biriside Moliere’den… Klasiklerin bu gibi sınırsız sansürlü dönemlerde kurtarıcı olabileceği düşünülüyor sanırım. Evet, Moliere’den Tartuffe… Oyun, dindar bir nesil yetiştirmek ya da çocuklarına din terbiye eğitimi versin diye yeni zengin dindar baba tarafından eve alınan Tartuffe adlı bir din bezirgânının, sahtekârının çevresinde geçer; oyunda Tartuffe’ün din sömürüsüyle iktidara yürüyüşü anlatılmaktadır. Ne var ki aile şanslıdır, iktidarı eline geçiremez! Henüz… 

12 Eylül faşizmin din dilini nasıl kullandığını ve tarikatlara-cemaatlere nasıl yol verdiğini biliyoruz. Bu sonradan öğrenilen bir gerçek değil, o günlerde de cunta lideri faşist Kenan Evren her konuşmasına elinde “kutsal kitapla” çıkardı ve ardıllarını önceleyecek biçimde baş edemediği aşağılık kompleksinin hıncını iktidar gücüyle almak isteyen her faşistin yaptığı gibi otaboka sürekli konuşur ve saldırırdı. Tartuffe rolünü yanlış anımsamıyorsam sıradan bir seyirci olarak pek de sevmediğim Bozkurt Kuruç oynuyordu. Yaşanan an’ın gerçekliğinde oyunu izlerken eksiklik hissetmiştim; anlatılan gösterilen sahtekârlık ve dalavereler zayıf, eksik ve “verimsiz” geliyor, “oyunun şanını”, zamanında oyun için yapılan tartışmaları açıklamaya yetmiyordu. Acaba bu durum aynı günlerde yazılan bir tiyatro haber ve eleştirisinde yazıldığı gibi oyunun “kimseleri” (iktidarların her daim güçlü payandalarını) rahatsız etmemesi için “birazcık kırpılarak” oynanmasından mı kaynaklanıyordu? “Ödenekli tiyatro” denince durup düşünmeli?

Ve ardından devlet tiyatrosu tiyatro biçiminden/biçeminden mümkün olduğunca uzaklaşılan yıllar…

*

80’li yıllardan itibaren günümüze dek herhangi sanat dalına ait yazılacak bir yazıda mutlaka faşizm sanat-sanatçı arasındaki ilişkiye satır aralarında da olsa fırsat buldukça değinmek, bu tekrardan sakınmamak gerekiyor; eski yazılarımdan birkaç alıntıyla “güncelleştirerek” devam edelim ve sıkça tekrarlamak kaydıyla:  

“Benden ne istiyorlar, ben sadece bir aktörüm!” Devasa bir arena/tiyatronun ortasında spot ışıkları altında faşist rejimin liderine özel bir gösteri (!) yapması için yalnız bırakıldığında rejim karşısındaki acizliğini duyumsayıp ölüm korkusunu yaşarken “Mefisto” rolü ile ünlenmiş aktör Höfgen’den son duyduğumuz sözlerdir bunlar. Devrimci tiyatro yapmak gibi “yüce” bir amaçla yola çıkan ancak sanatını sanatın üstünde gören aktör Höfgen ünlenmek tutkusuna yenik düşüp “sanatın” daha doğrusu “sanatının” yüceltilmesine göz yumar; durumunu meşrulaştırmak için önceleri rejim tarafından kendisine “bahşedilen” güç ile birkaç arkadaşına yardım ederek günah çıkaran aktör, sonraları bu “meşruiyetini” yalnızca sanatı, sanatının gücü ile sağladığı yanılgısına düşecektir. Ta ki sıkça kendisine doğrudan anlatılan ve en net biçimde yüzleşmek zorunda kaldığı faşizm karşısındaki acizliğine, ölüm korkusu ekleninceye dek. O’nun sanatı ve aktörlüğünün yazgısını, yolunu belirleyen iktidardır. [Kişisel tiyatro tarihimi yazarken bir kez daha anımsadığım Istvan Szabo’nun yönettiği Klaus Maria Brandauer’in oynadığı Mefisto filmi…]

Hekimliğin –iaotokrasi durumu- verdiği güçle durumun ve kimi “oyuncuların” faşizmlerde Mefisto Sendromu olarak tanımladığım bir “hastalık” tanısı alabileceklerini düşünüyorum; sayıları da epeyce fazla… Üstelik “sanatları da” yerlerde sürünürken! Bu tartışmada çok haklı olarak taraf olan arkadaşlara benim üretmiş olma olasılığının bulunduğu bu hastalık tanımlamasını / “mefisto sendromunu” daha iyi anlayabilmeleri için bu filmi seyretmelerini şiddetle tavsiye ederim. Sanatın yanında taraf olma ve sanattan yana tavır koyma hakkımın saklılığını ve sanatın öncelikli sorumluluğunun sanata ve beraberinde topluma karşı olması gerektiğini dile getirerek bu eserde sorulan soruları bir kez daha soruyorum.

Ve bir öznel soru daha eklenebilir buraya; örneğin: sermayenin reklamlarında, bir dibe vuruş örneği olan kimi dizilerde “sanatlarını” konuşturanların ve “ekmek parası” söyleminin arkasına saklananların piyasa ile –ve rejim ile- karşı karşıya geldiklerinde rejimin niteliği ile bu vesile ile tanıştıklarında birden akıllarına geliveren, anımsadıkları anımsatmaya çalıştıkları sanatçılıkları ne menem bir şeydir?

*

Tiyatro dirençtir; tiyatro umuttur. Tiyatro çöküşe ve yozlaşmaya karşı bir dirençtir; yeterli midir, o başka bir tartışmanın konusu. Tiyatro sanatı ile umudumuzu yeşertmeye çalışanlar sanat ile piyasa arasına net bir sınır koymakta hiçbir çekince görmeyen gençlerdir. Bürokratik tiyatro ya da avm tiyatrosu/sermaye salonları tiyatrosu ya da dizi film popülerliğini pazarlayan “tiyatrolar” arasında zorlu bir var olabilme savaşı veren genç yüreklerin emek verdiği “küçük” tiyatrolar ve sınırlarını etik bir tavır olarak tiyatro gerçekliğine dair ilkelerle belirleyenler bu bağlamda umudumuzun özneleridir. Ankara’da birçok “genç tiyatronun” tiyatroyu var etme çabası içinde olduğu notunu düşelim. 12 Eylül faşist darbesinin hemen ardından başlatılan ve yıllar geçtikçe planlı programlı olduğunu daha iyi duyumsadığımız kültürel yozlaştırma saldırısının simge isimlerinin “tiyatrolarından” söz etmezsek olmaz, tabii isim vermeye gerek yok, çoğu için geçerli. Öyle sanıyorum ki tiyatro konusunda kafası epeyce bir karışmış –ya da karıştırılmış- “tiyatro severlerin” akın ettiği binlerce kişilik salonlarda neredeyse kapalı gişe oynanan ve bilet fiyatı 5000-7000 TL olan “tiyatrolar” da yapılabiliyor yetmiş milyonun açlık, yoksunluk ve yoksullukla var olmaya çalıştığı bir ülkede! Yunan trajedileri de binlerce kişiye oynanıyordu; eşit ve ücretsiz; binlerce kişiyle birlikte, katılımıyla. Üstelik çok iyi gözlemlediğimiz gibi amfiteatr’larda ses ve görme sorunu da olmuyordu. Öyle salonlarda oynanıyor ki bu yeni oyunlar yedinci sekizinci sıralardan daha arkalarda oturanlar oyunu minyatür algısı ile izlemekte; ancak bu “sorunun” da çaresi bulunmuş, yan duvarlara yerleştirilen dev ekranlarla onların bu eksikliği gideriliyor! Soru: sahnedeki soluğu, duyguyu hissetmeyen, salona gidip ekrandan “görmeyi”, izlemeyi tiyatro sanan seyirci de en az bu tiyatronun asıl bileşenleri kadar kültürel yozlaşmanın-çöküşün öznesi değil midir?

*

Lise yıllarında –o çatışmalı ve her zaman dönmek isteyeceğim yıllar; 70’lerin ikinci yarısı-  “münazara” kulüpleri olurdu ve bir işçi kasabası lisesinde –taşra- okumama rağmen belki de “diğerlerinden” eksik kalmama çabası ile bizde hevesle bir şeyler yapmaya çalışırdık. Başlıca tartışma konularından birisini de “sanat, sanat için mi yoksa sanat toplum için mi” oluştururdu. Bu basit şekliyle hala ilkine daha yakın olduğumu ikincisinin ilkinin olgunlaşmasından sonra kurgulanması gerektiğini düşünürüm. Ancak 80’li yıllardan itibaren başlayan neoliberal insansızlaştırma ve/veya insanlığı soysuzlaştırma “politikaları”  bu her iki retoriğide alt üst ederek yerlerine kendisini dayattı: piyasa için sanat ya da sanat piyasa içindir! 

“Güldürü” şovlarıyla ucuzlaştırılan tiyatro algısı; ülkemizde skeç ya da pespaye dizi batağına gömülmek istenen tiyatro sanatı ve buna çabalayan “değerli” tiyatro sanatçıları.

Bu sürecin ilerlemesinde öne çıkan iki simgeleşmiş ismin dikkatle not edilmesi gerektiğini ve ısrarla uzak durulması gerektiğini düşünüyorum. İlki, Mehmet Ali Erbil’i sanırım ortaokul yıllarımda 1975 ya da 76 olacak Küheylan’da izlemiştim. Etkileyiciydi; yıllar sonra Küheylan’ı Kerem Alışık “tiyatrosunda” oldukça gösterişli bir prodüksiyonla yeniden izledim. (Tiyatro için gösterişli prodüksiyon denen “şey/kandırmaca” eşittir piyasa.) 

Yeni Küheylan tiyatroya hiç de uygun olmayan MEB Şûra Salonunda oynanıyordu; 1200 kişilik salonun hacmi sahneye de dizelenen daha yüksek ücretli /VİP koltuklarla arttırılmıştı ve oldukça pahalı biletler; tiyatroyu piyasalaştıran -sınıfsallaştıran!- VIP, 1. Sınıf 2. Sınıf bilet fiyatları vs. (3. Sınıf bilet aldıysanız eğer sahnenin yüzde otuzunu görmeniz imkânsız…) 

Yakın zamanlara kadar, üniversite yıllarında da yararlandığım gibi “öğrenci indirimi” denen bir “şey” vardı; şimdi de var, ancak bu indirimi küçük kolektif bir anlayışla tiyatro yapmaya çalışan topluluklar dışında anlamlı uygulayan yok. Eğer birkaç diziyüzü meşhur göreyim diye gitmek istediğin “piyasa tiyatrolarında” öğrenci indiriminden yararlanmak istersen, anlamlı bir indirim de olmadan üstelik, yalnızca 3.sınıf sıraları öğrenciye açık! 

Yeniden ikinci Küheylan’a dönersek; işte o piyasaya uygun prodüksiyonun gereklerini yerine getirmek ve zaten “yüksek oynayan” oyuncuları belki de dengelemek amacıyla kullanılan kaotik ve kakafonik dekor-kostüm ve ses hali “terminatör” seyretmeye gelen seyirciyi mutlu edebilir ancak “küheylanın acısını” algılamamızı net bir şekilde engelliyordu…

İki isim demiştim tiyatro/kültür bağlamında meseleyi asıl olandan uzaklaştırarak kültürel dekadansın simge ismi haline gelen; bir tiyatro seyircisi olarak oldukça öznel bir yaklaşımla diyeceğim odur ki bir sanat dalı olarak tiyatro ile yan yana gelmemesi gerektiğini düşündüğüm Yılmaz Erdoğan!

…