back to top
Ana Sayfa Haber Fosil Yakıtların Görünmeyen Faturası: Kâr Üretirken Yılda 26 Bin 500 Can Kaybettiren...

Fosil Yakıtların Görünmeyen Faturası: Kâr Üretirken Yılda 26 Bin 500 Can Kaybettiren Düzen

Enerji ve Temiz Hava Araştırma Merkezi (CREA) ile Temiz Hava Hakkı Platformunun (THHP) yayımladığı yeni rapor, Türkiye’de kömür, petrol ve doğal gaz kullanımının halk sağlığına ve ekonomiye yüklediği ağır bedeli ortaya koydu. Araştırmaya göre fosil yakıtlar, ince partikül madde kirliliğinin yüzde 52’sinden sorumlu. Bu kirliliğe yılda yaklaşık 26 bin 500 erken ölüm ve 8,5 milyon iş günü kaybı atfediliyor. Sağlık üzerindeki etkilerin ekonomik karşılığı ise yıllık 55 milyar dolar. Kasım ayında Antalya’da düzenlenecek Birleşmiş Milletler İklim Zirvesi COP31 öncesinde açıklanan veriler, Türkiye’nin enerji politikalarının yalnızca üretim ve büyüme üzerinden değil, insan yaşamına yüklediği bedel üzerinden de değerlendirilmesi gerektiğini gösteriyor.

Türkiye’de bir termik santralin bacasından yükselen duman, bir fabrikanın enerji ihtiyacını karşılayan kömür ya da kentlerin yollarını dolduran araçların egzozundan çıkan gazlar, ekonomik hesaplarda çoğunlukla üretimin ve tüketimin kaçınılmaz sonuçları olarak görülüyor. Oysa bu faaliyetlerin sağlık üzerindeki bedeli, elektrik ve akaryakıt faturalarında görünmediği gibi şirketlerin bilançolarında da bütün sonuçlarıyla yer almıyor. Hastalıkların tedavi giderleri, çalışılamayan günler, erken ölümler ve yaşam kalitesindeki kayıplar ise toplumun tamamına dağılıyor.

Enerji ve Temiz Hava Araştırma Merkezi ile Temiz Hava Hakkı Platformunun 22 Ekim’de İstanbul’da açıkladığı Fosil Yakıtların Türkiye’ye Ağır Faturası: Sağlık Yükü ve Ekonomik Maliyeti başlıklı araştırma, uzun süredir çevre ve halk sağlığı örgütlerinin dikkat çektiği bu sorunu sayısal verilerle ortaya koyuyor. Rapora göre Türkiye’de PM2,5 olarak tanımlanan ince partikül madde kirliliğinin yüzde 52’si kömür, petrol ve doğal gaz gibi fosil yakıtlardan kaynaklanıyor. Bu kirliliğin yol açtığı sağlık sorunlarının yıllık ekonomik maliyeti yaklaşık 55 milyar dolara ulaşıyor.

Söz konusu tutar, Türkiye’nin 2024 yılı gayrisafi yurt içi hasılasının yüzde 4,1’ine ve aynı yıl Sağlık Bakanlığına ayrılan bütçenin yaklaşık 2,5 katına karşılık geliyor. Ancak 55 milyar dolar, devletin doğrudan yaptığı bir sağlık harcaması değil; hastalıkların, erken ölümlerin ve üretkenlik kayıplarının ekonomik değerini içeren bir toplumsal maliyet hesabı. Bu ayrım, araştırmanın ortaya koyduğu sorunun büyüklüğünü azaltmıyor. Aksine, enerji üretiminin ekonomik kazançları hesaplanırken toplumun üstlendiği sağlık yükünün de aynı hesaba katılması gerektiğini gösteriyor.

Her Yıl 26 Bin 500 Erken Ölüm

Araştırmaya göre fosil yakıt kaynaklı hava kirliliği, Türkiye’de yılda yaklaşık 26 bin 500 erken ölümle ilişkili. Bu ölümler başta kalp ve damar hastalıkları, kronik solunum yolu rahatsızlıkları, akciğer kanseri, inme ve diyabet olmak üzere hava kirliliğinin etkilediği hastalıklar üzerinden hesaplanıyor.

İnce partikül maddeler, çapları 2,5 mikrometre veya daha küçük olan ve solunum yoluyla akciğerlerin derin bölgelerine ulaşabilen kirleticilerden oluşuyor. Bu parçacıklara uzun süre maruz kalmak, yalnızca solunum sistemini değil, kalp ve damar sağlığını da etkiliyor. Hava kirliliğinin sağlık sonuçları, bu nedenle yalnızca öksürük, nefes darlığı veya astım şikâyetleriyle sınırlı kalmıyor.

Raporda yer alan 26 bin 500 ölüm, tek tek ölüm belgelerinde fosil yakıt kirliliğinin neden olarak gösterildiği vakaların toplamı değil. Hava kirliliğine maruz kalma düzeyleriyle hastalık ve ölüm riskleri arasındaki bilimsel ilişkiler kullanılarak hesaplanan yıllık erken ölüm tahmini. Bu yöntem, kirli havanın toplum sağlığı üzerindeki etkisini görünür kılmayı amaçlıyor.

Araştırmanın kentlere ilişkin sonuçları da dikkat çekici. Fosil yakıt kaynaklı hava kirliliğine İstanbul’da yılda yaklaşık 8 bin 100, Ankara’da 2 bin 500, İzmir’de ise 2 bin 400 erken ölüm atfediliyor. Üç büyük kentteki bu yük, enerji üretimi kadar ulaşım ve kentleşme politikalarının da halk sağlığı açısından değerlendirilmesini gerektiriyor.

Kirliliğin etkileri Türkiye sınırları içinde de kalmıyor. Atmosferde taşınan kirleticiler, rüzgâr ve hava hareketleriyle başka ülkelere ulaşabiliyor. Araştırma, Türkiye’deki fosil yakıt kullanımının Yunanistan’dan Mısır’a uzanan coğrafyada da sağlık sonuçları doğurduğuna dikkat çekiyor.

İşçinin Sağlığı, Üretimin Görünmeyen Maliyeti

Raporun en önemli bulgularından biri, hava kirliliğinin çalışma yaşamına etkisi. Fosil yakıtlardan kaynaklanan ince partikül kirliliğinin Türkiye’de yılda yaklaşık 8,5 milyon iş günü kaybına neden olduğu hesaplanıyor. Bu kayıp, çalışanların hastalık nedeniyle işlerinden uzak kaldıkları sürelerin toplamını ifade ediyor.

Üretimin sürdürülebilmesi için kullanılan enerjinin, aynı üretim sürecinde çalışan insanların sağlığını bozması, ekonomik sistemin kendi içinde yarattığı önemli bir çelişkiye işaret ediyor. Sanayinin enerji ihtiyacı karşılanırken ortaya çıkan kirliliğin sağlık bedeli, yalnızca enerji şirketleri veya kirletici işletmeler tarafından üstlenilmiyor. Hastalanan çalışanlar, aileleri, sağlık sistemi ve sosyal güvenlik kurumları da bu maliyetin sonuçlarıyla karşılaşıyor.

Üstelik hava kirliliğine maruz kalma koşulları toplumun bütün kesimleri için aynı değil. Sanayi tesislerinin yakınındaki yerleşimlerde yaşayanlar, yoğun trafik güzergâhlarında çalışanlar, açık havada uzun saatler geçirmek zorunda kalan emekçiler ve yeterli sağlık hizmetine erişmekte güçlük çeken düşük gelirli haneler, kirli havanın etkilerine karşı daha kırılgan olabiliyor.

Temiz hava hakkının gelir düzeyine bağlı olmaması gerekirken, insanların nerede yaşadığı, nerede çalıştığı ve hangi sağlık olanaklarına sahip olduğu, kirliliğin sonuçlarını ağırlaştırabiliyor. Bu nedenle fosil yakıtların sağlık yükü, yalnızca çevre politikalarının değil, çalışma yaşamının ve toplumsal eşitsizliklerin de konusu.

Önceki Araştırmalar Aynı Soruna İşaret Ediyordu

CREA ve THHP’nin yeni araştırması, Türkiye’de hava kirliliğinin sağlık sonuçlarına ilişkin ilk uyarı değil. Temiz Hava Hakkı Platformunun daha önce yayımladığı Kara Rapor 2024, Türkiye nüfusunun yüzde 92’sinden fazlasının Dünya Sağlık Örgütünün önerdiği sınırların üzerinde kirli havaya maruz kaldığını ortaya koymuştu.

Aynı çalışmada, ince partikül madde kirliliğinin azaltılmasıyla 68 bin 440 erken ölümün önlenebileceği hesaplanmıştı. Mart 2026’da Birleşmiş Milletler Çevre Özel Raportörünün raporunu değerlendiren platform da 2024 yılında Türkiye’de PM2,5 kirliliğiyle ilişkili 62 binden fazla erken ölüm ve yaklaşık 138 milyar dolarlık ekonomik maliyet tahminini kamuoyuyla paylaşmıştı.

Bu rakamlarla yeni araştırmanın sonuçları arasında doğrudan bir çelişki bulunmuyor. Önceki çalışmalar hava kirliliğinin daha geniş kapsamlı sağlık yükünü incelerken yeni rapor, bu yükün özellikle fosil yakıtlara atfedilen bölümüne odaklanıyor. Kullanılan veri yılları, karşılaştırma düzeyleri ve hesaplama yöntemleri de sonuçları etkileyebiliyor.

Sağlık ve Çevre Birliği tarafından geçmişte hazırlanan Ödenmeyen Sağlık Faturası çalışması da kömürlü termik santrallerin neden olduğu hastalıkların maliyetinin elektrik üretim fiyatlarına bütünüyle yansımadığına dikkat çekmişti. Böylece enerji üretiminin ekonomik yararlarından kimlerin faydalandığı ve sağlık zararlarını kimlerin üstlendiği sorusu, uzun süredir bilimsel araştırmaların gündeminde bulunuyor.

Türkiye Enerjide Hâlâ Fosil Yakıtlara Bağımlı

Yeni rapora göre Türkiye’de 2024 yılında elektrik üretiminin yüzde 35’i kömürden, yüzde 19’u doğal gazdan karşılandı. Kara yolu ulaşımında tüketilen enerjinin yüzde 66’sı dizelden, yüzde 17’si LPG’den ve yüzde 16’sı benzinden sağlandı. Sanayide ise fosil yakıtlar nihai enerji tüketiminin yaklaşık yüzde 60’ını oluşturdu.

Uluslararası Enerji Ajansının Eylül 2026’da yayımladığı Türkiye enerji politikaları incelemesi de benzer bir tabloya işaret ediyor. Ajansa göre Türkiye, 2025 yılında yaklaşık 120 milyon ton kömür tüketerek Avrupa’nın en büyük kömür tüketicisi oldu. Raporda kömürün elektrik üretimindeki yüksek payının ekonomik, çevresel ve iklimsel riskleri artırdığı belirtilirken yenilenebilir enerji yatırımları, enerji verimliliği ve elektrik şebekesinin geliştirilmesi öncelikli alanlar arasında gösterildi.

Türkiye’nin enerji politikalarında güneş ve rüzgâr yatırımlarının büyümesi, enerji verimliliği programları ve ithalat bağımlılığını azaltma hedefleri bulunuyor. Ancak artan enerji talebi, sanayinin mevcut üretim yapısı ve ulaşımda petrol ürünlerine bağımlılık, fosil yakıtlardan uzaklaşmayı zorlaştıran başlıca etkenler olmayı sürdürüyor.

Fosil yakıt bağımlılığı yalnızca sağlık ve çevre sorunları yaratmıyor; ekonomiyi uluslararası enerji fiyatlarındaki dalgalanmalara da açık hâle getiriyor. Yeni raporda Türkiye’nin enerji ithalat faturasının Ağustos 2026’da bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 33,8 arttığı belirtiliyor. Böylece fosil yakıtların ekonomik yükü hem dış ticaret ve enerji maliyetleri hem de toplum sağlığı üzerinden büyüyor.

COP31 Öncesinde Türkiye’nin Önündeki Tercih

Kasım ayında Antalya’da yapılacak Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı COP31, Türkiye’nin enerji ve iklim politikalarını uluslararası gündemin merkezine taşıyacak. Ancak çevre örgütleri, zirveye ev sahipliği yapmanın tek başına iklim ve sağlık sorunlarını çözmeye yetmeyeceğini belirterek fosil yakıtlardan çıkış için somut bir takvim hazırlanmasını istiyor.

Temiz Hava Hakkı Platformu Koordinatörü Deniz Gümüşel de araştırmanın açıklandığı toplantıda fosil yakıtlardan çıkışa yönelik bir yol haritası oluşturulması çağrısında bulundu.

Türkiye’de bu tartışma, yeni kömür yatırımları ve mevcut termik santrallerin geleceği üzerinden de sürüyor. Çevre örgütleri, Çanakkale Biga ve Afşin-Elbistan’daki kömürlü termik santral projelerine ilişkin itirazlarında, yeni yatırımların iklim hedefleri ve halk sağlığı üzerindeki etkilerinin birlikte değerlendirilmesini talep ediyor.

Bununla birlikte fosil yakıtlardan çıkışın toplumsal sonuçları da göz ardı edilemez. Kömür madenlerinde, termik santrallerde ve bu sektörlere bağlı işletmelerde çalışan insanların gelirlerinin, istihdam olanaklarının ve yaşadıkları bölgelerin ekonomik geleceğinin korunması gerekiyor. Enerji dönüşümünün bedelinin yalnızca işçilere ve düşük gelirli hanelere yüklenmesi, çevre sorununu çözmeye çalışırken yeni toplumsal eşitsizlikler yaratabilir.

Bu nedenle çevre ve emek örgütlerinin savunduğu adil geçiş yaklaşımı, fosil yakıtlardan uzaklaşmayı iş güvencesi, yeniden eğitim, bölgesel kalkınma ve sosyal koruma politikalarıyla birlikte ele alıyor. Enerji dönüşümünün başarısı, yalnızca kaç santralin kapatıldığı veya ne kadar yenilenebilir enerji üretildiğiyle değil, çalışanların ve toplumun bu değişimden nasıl etkilendiğiyle de ölçülmek zorunda.

Üretimin Kazancı İle Sağlığın Bedeli Aynı Hesapta Mı?

CREA ve THHP’nin araştırması, Türkiye’de enerji politikalarının değerlendirilmesinde uzun süredir ikinci planda kalan bir gerçeği yeniden görünür kılıyor. Elektrik üretimi, sanayi faaliyetleri ve ulaşımın ekonomik katkıları hesaplanırken bu faaliyetlerin yol açtığı hava kirliliğinin sağlık üzerindeki etkileri de hesaba katılmalı.

Fosil yakıtların kullanılmasıyla elde edilen ekonomik kazanç belirli işletmelerde ve sektörlerde yoğunlaşırken, kirli havanın neden olduğu hastalıkların ve erken ölümlerin yükü toplumun çok daha geniş kesimlerine yayılıyor. Bu durum, enerji üretiminin maliyetinin yalnızca yakıt, yatırım, işletme ve dağıtım giderlerinden oluşmadığını gösteriyor.

Halk sağlığı açısından önlenebilir risklerin azaltılması, yalnızca sağlık sisteminin daha fazla hastayı tedavi etmesine bırakılamaz. Kirleticilerin kaynağında azaltılması, temiz ulaşımın geliştirilmesi, sanayide enerji verimliliğinin artırılması, hava kalitesi ölçümlerinin şeffaflaştırılması ve fosil yakıtlara bağımlılığın azaltılması, aynı sorunun birbirini tamamlayan çözüm alanları.

Türkiye’de her yıl yaklaşık 26 bin 500 erken ölümün fosil yakıt kaynaklı hava kirliliğine atfedilmesi, artık yalnızca çevre istatistikleri içinde değerlendirilemeyecek bir halk sağlığı sorunu ortaya koyuyor. Bu ölümler bilimsel yöntemlerle hesaplanmış tahminler olsa da arkasındaki sağlık riskleri, uzun yıllara yayılan araştırmalarla ortaya konulmuş durumda.

Enerji üretiminin ekonomik kazancı hesaplanırken kirli havanın bedeli hastalanan insanların yaşamında, işçilerin kaybettiği çalışma günlerinde ve toplumun üstlendiği sağlık yükünde ortaya çıkıyor. COP31’e ev sahipliği yapmaya hazırlanan Türkiye için asıl mesele, temiz enerji hedeflerini uluslararası toplantılarda açıklamak kadar bu maliyetleri azaltacak kararları uygulamaya geçirmek. Çünkü bugün sorulması gereken soru yalnızca enerjinin ne kadara üretildiği değil; bu enerjinin gerçek bedelini kimin ödediğidir.


🔵 Nokta Haber Ajansı / Enerji ve Temiz Hava Araştırma Merkezi (CREA), Temiz Hava Hakkı Platformu (THHP), Uluslararası Enerji Ajansı (IEA), Sağlık ve Çevre Birliği (HEAL), Anadolu Ajansı, bianet, 350 Türkiye.