Türkiye sosyalist hareketinin ve emek hukukunun önemli isimlerinden avukat Alp Selek, 95 yaşında yaşamını yitirdi. 1963 Kavel Direnişi’nde yargılanan işçilerden Singer ve Demirdöküm direnişlerine, 15-16 Haziran sonrasında DİSK yöneticilerine açılan davalardan 12 Mart ve 12 Eylül dönemlerinin siyasi yargılamalarına kadar uzanan mücadelesiyle Selek, hukuk bilgisini emekçilerin hak arayışının hizmetine sundu. Darbe döneminde dört buçuk yıl cezaevinde kaldı, avukatlık yapmasının engellenmesine karşı hukuk mücadelesi verdi ve yaşamının son yıllarını kızı Pınar Selek’in çeyrek asrı aşan davasında adalet arayarak geçirdi. Ardında yalnızca savunduğu davaları değil, hukukun güçsüzlerin de hakkını koruyabilmesi için verilmiş yetmiş yılı aşkın bir mücadeleyi bıraktı.
Türkiye’de işçi sınıfının hak arama mücadelesiyle hukuk tarihinin birbirine dokunduğu uzun bir dönemin tanıklarından biri daha aramızdan ayrıldı. Sosyalist hukukçu, emekçilerin ve ezilenlerin avukatı Alp Selek, 8 Ekim 2026’da 95 yaşında yaşamını yitirdi. Onun ölümü, yalnızca bir hukukçunun ya da sosyalist hareketin deneyimli bir temsilcisinin kaybı değil; grevlerin yasaklandığı, sendikacıların tutuklandığı, siyasi düşüncelerin suç sayıldığı dönemlerde savunma hakkını ayakta tutmaya çalışan bir kuşağın tarihinden önemli bir ismin eksilmesi anlamına geliyor. Selek, avukatlığı yalnızca mahkeme salonlarında yürütülen bir meslek olarak görmedi. İşçinin fabrika kapısındaki direnişiyle mahkemedeki savunmasını, düşünce özgürlüğüyle örgütlenme hakkını ve insanın onuruyla hukukun anlamını birbirinden ayırmayan bir yaşam sürdü.
Alp Selek’in hukukçuluğu, Türkiye’nin toplumsal mücadeleler tarihinden bağımsız düşünülemez. Onun meslek yaşamı boyunca karşılaştığı davalar, bir ülkenin yalnızca yasalarının değil, emek ile sermaye arasındaki ilişkilerinin, siyasi iktidarlarının ve özgürlük anlayışının da değişen yüzünü gösteriyordu. Kimi zaman fabrika kapısında hak arayan işçiler, kimi zaman sendika yöneticileri, kimi zaman düşünceleri nedeniyle tutuklanan sosyalistler aynı adliye koridorlarında buluşuyordu. Selek, bu insanların savunmasını üstlenirken yalnızca dosyalardaki suçlamalara yanıt vermiyor, hak arama mücadelesinin hukuki dayanaklarını da ortaya koyuyordu.
Bir Sosyalistin Yetiştiği Yıllar
1931 yılında İstanbul’da doğan Alp Selek, hukuk ve siyasetle erken yaşlarda tanıştı. Babası Cemal Hakkı Selek, hukuk eğitimi görmüş, çeşitli kamu görevlerinde bulunmuş ve daha sonra Türkiye İşçi Partisinden İzmir milletvekili seçilmişti. Ailesinin hukuk ve siyasetle ilişkisi, Alp Selek’in düşünsel gelişiminde önemli bir yer tuttu. Babasının ziraat mühendisi olmasını istemesine karşın hukuk öğrenimini tercih eden Selek, 1959 yılında avukatlık yapmaya başladı. Mesleğe adım attığı yıllar, Türkiye’de işçi sınıfının giderek daha görünür hale geldiği, sendikal örgütlenmenin güçlendiği ve sosyalist düşüncenin yeniden siyasal yaşamda yer bulmaya başladığı bir döneme rastlıyordu.
1961 Anayasası’nın sağladığı görece özgürlük ortamında kurulan Türkiye İşçi Partisi, emekçilerin taleplerini siyasal alana taşımaya çalışan önemli bir hareket haline geldi. Alp Selek de bu hareketin kuruluş döneminde yer aldı ve bir süre TİP İstanbul İl Başkanlığı görevini yürüttü. Ancak onun sosyalist kimliği, yalnızca parti yöneticiliğiyle sınırlı kalmadı. Hukuk bilgisini işçilerin örgütlenme hakkı, grev özgürlüğü ve siyasi düşüncelerin savunulması için kullanması, yaşamı boyunca sürdüreceği mücadelenin temelini oluşturdu.
Selek’in hukuk anlayışında, yasanın varlığıyla adaletin gerçekleşmesi arasında önemli bir ayrım bulunuyordu. Bir hakkın anayasalarda ve kanunlarda yazılı olması, o hakkın toplumun bütün kesimleri tarafından eşit biçimde kullanılabildiği anlamına gelmiyordu. İşçilerin sendika kurabilmesi, toplu sözleşme yapabilmesi ve grev hakkını kullanabilmesi, çoğu zaman yalnızca hukuki düzenlemelerle değil, örgütlü mücadeleyle mümkün oluyordu. Selek’in avukatlık yaşamının ilk büyük sınavı da bu mücadelenin en önemli dönemeçlerinden birinde başladı.
Kavel Direnişi: İşçilerin Savunmasından Grev Hakkının Tarihine
1963 yılında İstanbul İstinye’deki Kavel Kablo Fabrikası’nda çalışan işçiler, çalışma koşulları ve sendikal hakları için direnişe geçtiğinde Türkiye’de grev hakkının yasal sınırları henüz kesin biçimde düzenlenmemişti. İşçilerin fabrikada başlattığı direniş, kısa sürede yalnızca bir işyerindeki anlaşmazlık olmaktan çıkarak ülke çapında bir hak mücadelesine dönüştü. İşverenin baskılarına ve kolluk müdahalelerine rağmen sürdürülen direniş, grev hakkının fiilen kullanılmasının önünü açan tarihsel gelişmelerden biri oldu.
Direniş sırasında 12 işçi tutuklandı, 52 işçi hakkında beş ayrı dava açıldı. Alp Selek, işçilerin savunmasını üstlenen avukatlar arasında yer aldı. Henüz meslek yaşamının ilk yıllarında karşılaştığı bu dava, onun hukukçuluğunun yönünü de belirledi. Çünkü Kavel’de yargılanan işçilerin talebi yalnızca daha iyi ücret ve çalışma koşulları değildi; kendi emekleri üzerinde söz sahibi olabilmek, örgütlenebilmek ve haklarını birlikte savunabilmek istiyorlardı. İşçilerin bu talepleri, dönemin hukuk düzeninin sınırlarını zorlayarak yeni hakların tanınmasına katkıda bulundu.
Kavel Direnişi, aynı yıl kabul edilen toplu iş sözleşmesi, grev ve lokavt mevzuatının oluştuğu tarihsel sürecin simgelerinden biri haline geldi. Direnişe katılan işçilerin yargılandığı davalar ise çalışma hakkının yalnızca üretim ilişkileri içinde değil, mahkeme salonlarında da savunulması gerektiğini gösterdi. Alp Selek’in bu davalardaki rolü, onu sonraki yıllarda sendikal mücadelenin yakından tanıdığı hukukçulardan biri yaptı.
Kavel’den sonra Maden-İş Sendikasının avukatlığını ve hukuk müşavirliğini üstlenen Selek, Singer ve Demirdöküm işçilerinin mücadelelerinde de görev aldı. Bu davalarda karşısına çıkan sorunlar birbirinden farklı olsa da ortak bir gerçek vardı: İşçiler, çalışma yaşamında haklarını kullanmaya çalıştıklarında çoğu zaman işverenin ekonomik gücüyle ve devletin hukuki yaptırımlarıyla aynı anda karşı karşıya kalıyordu. Selek’in savunmaları, işçilerin hak arama eylemlerinin suç olarak değerlendirilmesine karşı hukuki bir mücadele niteliği taşıyordu.
15-16 Haziran’dan 12 Mart’a: Savunma da Mücadelenin Bir Parçasıydı
1970 yılının 15-16 Haziran günlerinde İstanbul ve Kocaeli’de on binlerce işçi, sendikal örgütlenme özgürlüğünü sınırlandıracak yasal düzenlemelere karşı yürüdü. Türkiye işçi sınıfı tarihinin en büyük kitlesel eylemlerinden biri olan bu direnişin ardından çok sayıda sendikacı ve işçi hakkında soruşturmalar açıldı. Alp Selek, DİSK yöneticilerinin savunmasını üstlenen avukatlar arasında yer aldı. Böylece Kavel’de başlayan hukuk mücadelesi, işçi sınıfının ülke çapındaki örgütlü hareketinin önemli davalarıyla sürdü.
Bu yıllar, Türkiye’de sosyalist düşüncenin gelişmesiyle birlikte siyasal baskıların da yoğunlaştığı bir dönemdi. 12 Mart 1971 askerî müdahalesi, sendikal ve siyasal hakların daraltıldığı, sosyalistlerin, öğrencilerin, aydınların ve gazetecilerin tutuklandığı yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Alp Selek, Ankara ve İstanbul’da açılan çok sayıda siyasi davada savunma görevini üstlendi. Behice Boran’ın da yargılandığı Türkiye İşçi Partisi davası ile Ertuğrul Kürkçü’nün de aralarında bulunduğu sanıkların yargılandığı Denizciler davası, onun görev aldığı önemli yargılamalar arasında bulunuyordu.
Siyasi davalarda avukatlık yapmak, yalnızca hukuki bilgi ve mesleki deneyim gerektirmiyordu. Savunma görevini üstlenen hukukçular da siyasi baskıların, tehditlerin ve mesleklerini yapmalarını güçleştiren uygulamaların hedefi olabiliyordu. Selek, bu koşullarda savunma hakkının yalnızca sanıkların değil, bütün toplumun özgürlüğüyle ilgili olduğunu gösteren hukukçular arasında yer aldı. Bir insanın düşüncelerinden dolayı yargılandığı yerde, savunma hakkının korunması aynı zamanda düşünce özgürlüğünün de korunması anlamına geliyordu.
12 Eylül: İşçilerin Avukatından Siyasi Tutukluya
12 Eylül 1980 askerî darbesi, Alp Selek’in yaşamında yeni ve ağır bir dönemin başlangıcı oldu. Darbeden önce işçilerin, sendikacıların ve sosyalistlerin avukatlığını yapan Selek, bu kez Türkiye İşçi Partisi yöneticisi olduğu gerekçesiyle tutuklandı. Askerî yönetimin açtığı davada sekiz yıl hapis cezasına mahkûm edildi ve yaklaşık dört buçuk yıl cezaevinde kaldı. Yıllarca savunma makamında bulunduğu mahkeme salonlarında bu kez sanık olarak yer alması, onun yaşamında hukukun siyasi iktidarla ilişkisini en yakından deneyimlediği dönemlerden biri oldu.
Cezaevinde bulunduğu yıllarda da hukuk bilgisini diğer tutuklularla paylaşmayı sürdürdü. Siyasi davalarda yargılananların savunmalarına yardımcı oldu, cezaevi koşullarında hak arama yollarını kullanmaya çalıştı. Onun açısından hukuk mücadelesi, avukatlık cübbesinin giyildiği günlerle sınırlı değildi. Savunma hakkı, insanın özgürlüğünden yoksun bırakıldığı koşullarda da korunması gereken temel bir hak olarak varlığını sürdürüyordu.
Ancak Alp Selek’in 12 Eylül döneminde karşılaştığı baskılar cezaevinden çıkmasıyla sona ermedi. Adalet Bakanlığı, siyasi mahkûmiyetini gerekçe göstererek avukatlık yapmasının engellenmesini ve adının İstanbul Barosu levhasından silinmesini istedi. Böylece Selek, yıllarca başkaları için savunduğu meslek hakkını bu kez kendisi için savunmak zorunda kaldı. Bu süreç, yalnızca bir hukukçunun mesleğini sürdürme mücadelesi değil, baroların bağımsızlığı ve savunma hakkının siyasi iktidarın müdahalesinden korunması bakımından da önemli bir sınav oldu.
İstanbul Barosu başlangıçta mahkûmiyetin Selek’in mesleki faaliyetleriyle ilgili olmadığını belirterek adının levhadan silinmesine karşı çıktı. Bakanlığın baskılarıyla başlayan hukuki süreç Türkiye Barolar Birliği, idare mahkemeleri, Anayasa Mahkemesi ve Danıştay aşamalarına kadar uzandı. Türkiye Barolar Birliği silme kararını oybirliğiyle bozarken, daha sonra İstanbul Barosu da aldığı kararı geri çekti. Son aşamada Danıştay’ın Selek lehine verdiği kararla, onun avukatlık yapmasını engellemeye yönelik girişim sonuçsuz kaldı.
Bu mücadele, Türkiye hukuk tarihinde savunma mesleğinin bağımsızlığı açısından önemli örneklerden biri olarak yerini aldı. Siyasi düşünceleri nedeniyle cezalandırılmış bir hukukçunun mesleğini yapma hakkının korunması, yalnızca onun kişisel geleceğiyle ilgili değildi. Avukatların hangi düşünceye sahip olurlarsa olsunlar mesleklerini sürdürebilmeleri, yurttaşların bağımsız savunmaya ulaşabilmesinin de temel koşullarından biriydi.
Hukukun Toplumsal Yaşamdaki Anlamını Genişleten Mücadele
Alp Selek’in hukuk mücadelesi işçi ve siyasi davalarla sınırlı kalmadı. Yaklaşık yirmi yıl İstanbul Eczacı Odasının avukatlığını yaptı; meslek örgütlerinde temsil hakkı ve demokratik katılım üzerine önemli davalar yürüttü. Türkiye Eczacılar Birliğinde delege sayılarının belirlenmesine ilişkin düzenlemelere karşı açtığı davada, eşit temsil ilkesinin ihlal edildiğini savundu. Anayasa Mahkemesinin ilgili yasal düzenlemeyi iptal etmesinin ardından Meclisin gerekli değişikliği süresinde yapmaması üzerine, yasama organının sorumluluğunu gündeme getiren yeni bir hukuk mücadelesi başlattı.
Selek’in bu davadaki girişimi, devlet kurumlarının işlemlerinin ve ihmallerinin de hukuk yoluyla sorgulanabileceğini göstermesi bakımından dikkat çekiciydi. Açtığı tazminat davası kabul edilmedi; ancak dava süreci, Meclisin geciken yasal düzenlemeyi gerçekleştirmesine katkıda bulundu. Onun hukuk anlayışında önemli olan yalnızca bir davayı kazanmak değildi. Hak arama yollarının genişlemesi, devletin işlemlerinin denetlenebilmesi ve yurttaşların kamusal kararlar karşısında daha güçlü hale gelmesi de hukuk mücadelesinin bir parçasıydı.
İstanbul Barosunda uzun yıllar çeşitli görevler üstlenen Selek, Türkiye Barolar Birliği delegeliği ve İstanbul Barosu Disiplin Kurulu üyeliği yaptı. Çağdaş avukatlık anlayışının gelişmesine katkıda bulunan hukukçular arasında yer aldı. Meslek yaşamı boyunca savunmanın bağımsızlığını, baroların özerkliğini ve hukukun toplumsal sorumluluğunu öne çıkardı. Onun için avukatlık, yalnızca bireysel bir meslek başarısı değil, toplumun hak arama olanaklarının geliştirilmesiyle anlam kazanan bir uğraştı.
Bir Babanın Çeyrek Asrı Aşan Adalet Mücadelesi
Alp Selek’in yaşamının son dönemine damgasını vuran en ağır hukuk mücadelesi, kızı sosyolog ve yazar Pınar Selek’in yargılandığı Mısır Çarşısı davası oldu. 1998 yılında İstanbul Mısır Çarşısı’nda meydana gelen ve yedi kişinin yaşamını yitirdiği, 127 kişinin yaralandığı patlamanın ardından açılan davada Pınar Selek de sanıklar arasında yer aldı. Patlamanın nedenine ilişkin bilirkişi raporlarında farklı değerlendirmeler yapılırken, bazı raporlarda olayın tüpgaz kaçağından kaynaklanmış olabileceği belirtildi. Pınar Selek hakkında yıllar içinde birden fazla beraat kararı verilmesine karşın, kararların Yargıtay tarafından bozulmasıyla yargılama sürdü.
Alp Selek, bu uzun süreçte kızı Pınar Selek’in avukatları arasında yer aldı. Kızı Şeyda Selek’in de içinde bulunduğu hukuk ekibiyle birlikte davayı takip etti. İşçileri, sendikacıları ve siyasi tutukluları savunduğu uzun meslek yaşamının ardından bu kez kendi kızının özgürlüğü ve geleceği için mücadele ediyordu. Ancak bu mücadeleyi yalnızca bir babanın çocuğuna duyduğu sevgiyle sınırlamadı. Yargılamanın yıllarca sürmesini, beraat kararlarının bozulmasını ve hukuki belirsizliğin devam etmesini adaletin işleyişi bakımından eleştirdi.
2023 yılında düzenlenen Adalet Nöbeti’nde yaptığı konuşmada, kızının davasının yirmi beş yıldır sürdüğünü hatırlatarak “Bize, 25 yıldır işkence ediyorlar” sözleriyle yaşadıkları yıpranmayı anlattı. Dava başladığında altmışlı yaşlarında olduğunu, artık doksanlı yaşlarına geldiğini belirten Selek, kendi yaşamı sona erse bile Pınar Selek’in yanında duran insanların adalet mücadelesini sürdüreceğine duyduğu güveni dile getirdi.
Bu sözler, Alp Selek’in hukuk mücadelesinin belki de en insani yanını ortaya koyuyordu. Yıllarca başkalarının acılarına, haksızlıklarına ve özgürlük taleplerine tanıklık eden bir hukukçu, yaşamının son yıllarında kendi ailesinin karşı karşıya kaldığı uzun yargılama sürecinin ağırlığını taşıyordu. Buna rağmen hukuk yoluyla mücadeleden vazgeçmedi. Onun için adalet, yalnızca mahkeme kararlarının sonucunda değil, o kararların ortaya çıkmasına kadar geçen süreçte insan onurunun korunabilmesinde de anlam kazanıyordu.
Kızlarının Vedası: “Paralı Olmakla Zengin Olmak Arasında Fark Var”
Alp Selek’in ölümünü kızları Pınar ve Şeyda Selek duyurdu. Babalarına yazdıkları veda mesajında onun yalnızca hukukçu ve mücadele insanı kimliğini değil, yaşamı boyunca çevresindeki insanlarla kurduğu ilişkiyi de anlattılar. Selek’in kendisini öne çıkarmadan, makam, mevki ve para aramadan yaşadığını; yardım isteyen insanları yalnızca birer dava dosyası olarak görmediğini belirten kızları, onun dayanışmasını, alçakgönüllülüğünü ve yaşama bağlılığını hatırlattı.
Mesajda Alp Selek’in sık sık söylediği şu sözlere de yer verildi: “Paralı olmakla zengin olmak arasında fark var. Biz çok zenginiz.” Bu sözler, onun yaşamı boyunca savunduğu değerleri anlatan bir düşünce olarak öne çıkıyor. Zenginliği yalnızca maddi varlıklarla değil, insan ilişkileriyle, dayanışmayla, dostlukla ve başkalarının yaşamına katılan değerlerle açıklayan Selek’in ardından kalan miras da bu anlayışta karşılığını buluyor.
Kızları, babalarının mücadele isteğinin son günlerine kadar sürdüğünü belirterek onun ardından duydukları acıyı, yaşamı boyunca kurduğu insan ilişkilerinin ve adalet arayışının devam edeceğine duydukları inançla birlikte dile getirdi. Alp Selek’in ölümüyle yalnızca ailesi değil, onunla aynı davalarda çalışan hukukçular, birlikte mücadele ettiği sendikacılar, sosyalistler ve hak savunucuları da uzun yılların deneyimini taşıyan bir yol arkadaşını kaybetti.
SOL Parti, yayımladığı başsağlığı mesajında Alp Selek’in Türkiye İşçi Partisinden ÖDP’ye ve SOL Parti’ye uzanan sosyalist mücadele içindeki yerini hatırlattı. Partinin açıklamasında, Kavel ve DİSK davalarındaki avukatlığı, 12 Mart ve 12 Eylül dönemlerindeki hukuk mücadelesi ve Pınar Selek davasındaki kararlılığı öne çıkarıldı. İstanbul Barosu da Selek’in ölümünün ardından yayımladığı mesajda onun emek, hukuk ve özgürlük mücadelesine yaptığı katkıları anarak mücadele mirasının yaşatılacağını belirtti.
Alp Selek’in Ardından: Savunma Hakkının ve Emeğin Belleği
Alp Selek’in yaşamı, Türkiye’de hukukun toplumsal mücadelelerle kurduğu ilişkinin önemli örneklerinden birini oluşturuyor. Kavel işçilerinin grev hakkını savunduğu günlerden 12 Eylül cezaevlerine, baro bağımsızlığı için yürüttüğü davalardan kızının yıllarca süren yargılamasına kadar uzanan bu yaşam, hukukun yalnızca yazılı kurallardan ibaret olmadığını gösteriyor. Bir hakkın korunabilmesi için o hakkın kullanılmasını engelleyen ekonomik, siyasi ve toplumsal koşulların da sorgulanması gerektiği, Selek’in meslek yaşamının belirleyici özelliklerinden biri oldu.
Bugün Türkiye’de işçilerin sendikal hakları, grev yasakları, siyasi davalar, savunma hakkı ve yargı bağımsızlığı yeniden tartışılırken, Alp Selek’in yaşamı geçmişte kalmış bir hukuk mücadelesinden daha fazlasını anlatıyor. Onun karşılaştığı sorunların bir bölümü, farklı koşullarda ve farklı biçimlerde günümüzde de varlığını sürdürüyor. İşçilerin örgütlenme hakkını kullanırken karşılaştıkları güçlükler, düşünceleri nedeniyle yargılanan insanların savunma gereksinimi ve avukatların mesleki bağımsızlığı, hâlâ toplumsal yaşamın önemli meseleleri arasında bulunuyor.
Selek’in hukukçuluğunu önemli kılan, bütün bu sorunlara yalnızca mahkeme salonlarından bakmamasıydı. İşçinin fabrika kapısında başlayan mücadelesinin adliyede de devam ettiğini, savunma hakkının toplumsal eşitsizliklerden bağımsız düşünülemeyeceğini ve adaletin yalnızca güçlülerin ulaşabildiği bir ayrıcalığa dönüşmemesi gerektiğini savunan bir anlayışın temsilcisiydi. Bu nedenle onun meslek yaşamı, hukuk tarihinin olduğu kadar Türkiye işçi sınıfının ve sosyalist hareketin de belleğinde yer alıyor.
Alp Selek’in ardından geriye kalan, kazanılmış ve kaybedilmiş davaların toplamından daha büyük bir miras. İşçilerin hak arama mücadelesinde gösterdiği dayanışma, siyasi baskılar karşısında savunma hakkından vazgeçmemesi, kendi mesleğini korumak için verdiği mücadele ve yaşamının son yıllarında kızının adalet arayışını sürdürmesi, onun hukuk anlayışının birbirini tamamlayan parçalarını oluşturuyor.
Türkiye, işçi sınıfının hak arama mücadelesinde önemli bir yere sahip olan sosyalist hukukçulardan birini kaybetti. Alp Selek’in yaşamı, adaletin yalnızca mahkemelerde verilen kararlarla değil, haksızlığa karşı gösterilen dirençle, dayanışmayla ve insan onurunu koruma çabasıyla da kurulduğunu hatırlatıyor. Onun bıraktığı miras, emeğin ve özgürlüğün savunulması için verilen mücadelede yaşamaya devam edecek.
10 Ekim’de İstanbul Barosunda Uğurlanacak
Alp Selek için 10 Ekim 2026 Cumartesi günü saat 12.00’de İstanbul Barosunda tören düzenlenecek. Selek’in cenazesi aynı gün saat 16.00’da Ümraniye Kocatepe Mezarlığı’nda toprağa verilecek.
- NHY / İstanbul Barosu, bianet, Evrensel, Medyascope, Gazete Duvar, Hukuk Defterleri, Hukuki Haber, SOL Parti, Pınar ve Şeyda Selek’in 8 Ekim 2026 tarihli açıklaması.














