Valizin içinde bir kadın cesedi sessizce taşındı.
Valizin içinde bir kadın cesedi sesini duyurmak istiyordu ama bir valizin içine kapatılmıştı. Cesedin bir kimliği vardı, lakin sesi boğulmuştu.
Ayşe Tokyaz’dı valizin içindeki cesedin adı.
Henüz 22 yaşındaydı Ayşe. Hayalleri, umutları ve önünde yaşanacak koca bir ömür vardı. Çaldılar yaşamını. Katlettiler, cesedini bir valize koyup sokağa bıraktılar.
Katil bir polisti.
Ama bu yalnızca bir cinayet değildi. Bir insanın yaşam hakkının elinden alınması kadar, gücün ve yetkinin nasıl kullanılabileceğine dair de ağır bir soru vardı ortada. Erkek egemen sistemin tahakkümü, Yürütme’den Yargı’ya uzanan bir örümcek ağı gibi valizin içindeki cesedi de, onun ardındaki gerçeği de görünmez kılmak ister gibiydi.
Fakat böyle örgütlü bir zorbalığın orta yerinde, valizin içindeki cesedin kardeşi Esra ayağa kalktı.
Valizin içindeki cesedin kimliği ve sesi oldu.
Onu da susturmak istediler. Tehditler aldı, manipülasyona uğradı, baskı gördü. Ama vazgeçmedi. İnatla ve ısrarla yürüttü bu zorlu mücadeleyi. Çünkü biliyordu: Bir cinayetin üzerini örtmek yalnızca öldürülen kadını ikinci kez susturmak değil, yaşayan kadınlara da “susun” demektir.
Esra susmadı.
Ses oldu, yumruk oldu ve kaldırdı başını. Onun sesi başka kadınların, başka ailelerin ve adalet arayan insanların sesiyle buluştu. Tek bir kadının adalet arayışı büyüdü, büyüdü ve sonunda büyük bir haykırışa dönüştü.
Çünkü bazen bir insanın adalet arayışı, yalnızca kendi acısının hesabını sormaktan çıkar. Toplumun vicdanına yöneltilmiş bir soruya dönüşür:
Bir kadın öldürüldüğünde kim hesap verecek?
Gücünü ve yetkisini kötüye kullanan bir fail, devlet adına taşıdığı sıfatın arkasına saklanabilecek mi?
Yasalar kadınları korumuyorsa, o yasalar gerçekten adaleti temsil ediyor olabilir mi?
Dün katil polis Cemil Koç, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası aldı.
Bu karar Ayşe’yi geri getirmeyecek. Esra’nın ve ailesinin yaşadığı acıyı da ortadan kaldırmayacak. Ama bir başka gerçeği gösteriyor: Israr etmek, susmamak ve adalet talebini sürekli canlı tutmak bazen bütün bir sistemin karşısında durabilmektir.
Peki ya Ayşe’nin ardından sorulması gereken sorular?
Daha kaç kadın ölecek?
Daha kaç kadının cesedi parçalanıp sokağa atılacak?
Kaç kadın sessizce katledilecek ve kaç cinayetin ardından aynı cümleleri yeniden kuracağız?
Üstelik cinayetin faili devletin güvenlik mekanizması içinde yer alan bir kişi olduğunda sorular daha da ağırlaşmıyor mu? Devletin görevi yurttaşının yaşam hakkını korumakken, devlet adına yetki kullanan bir kişi bu hakkı yok ettiğinde adaletin sınırı nerede başlayıp nerede bitiyor?
Ayşe Tokyaz ve Gülistan Doku’nun ölü bedenleri ya da akıbetleri etrafında yıllardır süren tartışmalar, tam da bu sorgulamayı taşıyor bağrında.
Çünkü mesele yalnızca bir kadının öldürülmesi değildir.
Mesele, bir kadının yaşam hakkının ne kadar değerli olduğudur.
Mesele, gerçeğin üzerinin örtülmesine karşı çıkmaktır.
Mesele, adaletin yalnızca mahkeme salonlarında verilen bir karar değil, toplumun her bireyinin sahip çıkması gereken evrensel bir hak olduğunu hatırlamaktır.
Ve belki de en önemlisi, öldürülen kadınların ardından yalnızca yas tutmak değil, onların susturulan seslerini yeniden duyurmaktır.
Esra’nın yaptığı tam da budur.
Valizin içine kapatılan bir bedenin sesini dünyaya taşımak…
Ve o ses başka seslerle buluştuğunda artık onu susturmak mümkün değildir.
Ve topraktan fışkırır gibi bir haykırış sarar dünyayı: ADALET! KADINLAR İÇİN ADALET!
- Valizdeki Cesetten Yükselen Haykırış - 10 Eylül 2026
- Zihin Savaş Alanı (2) - 16 Ağustos 2026
- Zihin Savaş Alanı – (1) - 8 Ağustos 2026

















