Üsküdar Belediye Meclisi’nde CHP’li dört üyenin AKP’ye geçmesi, dört kişinin parti değiştirmesinden ibaret bir gelişme olarak okunamaz. Çünkü ortaya çıkan tablo, seçilmiş bir belediye yönetiminin siyasi dengelerinin sandık dışında değiştirilebildiği duygusunu yaratıyor. Ve bir ülkede bu duygu yerleştiğinde, artık gerekçelerin ne olduğu ikinci plana düşüyor.
Üsküdar Belediye Meclisi’nde CHP’li Ahmet Başbaydar, Ayhan Aydın, Hüseyin Kazan ve Tahsin Usta CHP’den istifa ederek AKP’ye geçti.
Dört üyenin AKP’ye katılımı, AKP İstanbul İl Başkanı Abdullah Özdemir’in de katıldığı bir programla duyuruldu.
Böylece Üsküdar Belediye Meclisi’nde CHP’nin 23, Cumhur İttifakı’nın 21 üyesi kaldı.
İlk bakışta bu, bir parti değişikliği haberi.
Oysa mesele bundan çok daha ağır.
Çünkü burada artık siyasetin olağan araçlarıyla açıklanabilecek bir gelişmeden söz etmiyoruz. En azından ortaya çıkan siyasal görüntü, bunu aşmış durumda.
Ve bazen siyasette görüntünün kendisi, gerekçeden daha önemlidir.
Çünkü demokratik rejimlerde yalnızca hukuka uygunluk değil, hukuka ve özgür iradeye duyulan güven de önemlidir.
Bir belediye başkanı tutuklanıyor.
Ardından belediyenin siyasi geleceği tartışılıyor.
Sonra meclis üyeleri iktidar partisine geçiyor.
Ve bütün bunların sonunda, seçimle ortaya çıkmış bir siyasi dengede değişiklik meydana geliyor.
Şimdi bunun her aşamasını birbirinden bağımsız olaylar olarak değerlendirmek mümkün.
Ama ortaya çıkan bütünün yarattığı anlamı bundan dolayı ortadan kaldıramazsınız.
Mesele dört kişinin neden AKP’ye geçtiği değil
Dört meclis üyesinin neden AKP’ye geçtiğini elbette kendileri açıklayabilir.
Nitekim açıklıyorlar.
“Üsküdar’a daha fazla hizmet edebilmek” için bu kararı aldıklarını söylüyorlar. Baskı görmediklerini, tehdit edilmediklerini ve herhangi bir pazarlığın içinde olmadıklarını da belirtiyorlar.
Fakat artık meselenin merkezinde bu açıklamaların doğruluğunu tartışmak bulunmuyor.
Çünkü demokratik siyasetin temel sorunu başka yerde.
Bir belediye meclisinin siyasi dengesi, seçmen yeniden sandığa gitmeden değiştirilebiliyorsa, orada yalnızca meclis üyelerinin tercihlerini değil, bu değişimin hangi siyasal düzenek içerisinde mümkün hale geldiğini sorgulamak gerekir.
Tam da burada “baskı var mıydı, yok muydu?” tartışması ikincil hale geliyor.
Çünkü açık bir tehdidin varlığını kanıtlayamadığınız bir yerde bile, siyasal iklimin kendisi başlı başına bir güç ilişkisi yaratabilir.
İnsanların önündeki seçenekleri değiştiren şey her zaman bir tehdit cümlesi değildir.
Bazen bir tutuklama yeterlidir.
Bazen bir soruşturma.
Bazen belediyenin geleceğinin belirsizleştirilmesi.
Bazen iktidarın devletin bütün imkanlarına sahip olduğu, muhalefetin ise sürekli bir soruşturma ve müdahale tehdidi altında bulunduğu bir atmosfer.
Ve bütün bunların üzerine, seçimle oluşmuş meclis aritmetiğinin iktidar lehine değişmeye başlaması eklenir.
O zaman artık tek tek kişilerin ne söylediğinden daha büyük bir gerçekle karşı karşıya kalırsınız:
Siyaset dışı yöntemlerin siyasal sonuç üretmeye başladığı izlenimi.
Asıl tehlike de burada
Bu izlenim bir kez oluştuğunda, gerekçelerin önemi giderek azalır.
Çünkü demokrasi yalnızca “Ben kimseyi tehdit etmedim” cümlesiyle ayakta kalmaz.
Demokrasi, yurttaşın “Benim oyumun sonucu değiştirilmeyecek” duygusuyla ayakta kalır.
Seçmen bir belediye başkanını seçer.
Sonra o başkan tutuklanır.
Meclis içindeki dengeler değişir.
Ve bütün bunlar seçim yapılmadan gerçekleşebiliyorsa, seçmende şu duygu oluşmaya başlar:
“Demek ki benim sandıkta verdiğim karar, başka mekanizmalarla yeniden düzenlenebilir.”
İşte bu duygu, tek tek parti geçişlerinden çok daha tehlikelidir.
Çünkü demokrasi önce sandığa, sonra da sandıktan çıkan sonuca duyulan güvene dayanır.
Sandık kurulabilir.
Oylar sayılabilir.
Seçim sonuçları ilan edilebilir.
Ama eğer yurttaş, o sonuçların siyasi güç ilişkileri tarafından daha sonra değiştirilebileceğine inanmaya başlarsa, sandığın kendisi de anlam kaybetmeye başlar.
Bir başkanın neden tutuklandığı sorusu
Üsküdar’daki gelişme, bu nedenle başka bir soruyu da kaçınılmaz hale getiriyor:
Bir belediye başkanını tutuklamanın siyasi sonucu nedir?
Hukuki gerekçeler ayrı bir tartışmadır.
Bir kişi hakkında soruşturma yürütülmesi ya da tutuklama kararı verilmesi, elbette hukuki süreç içerisinde değerlendirilmelidir.
Ama siyasetin görevi yalnızca kararın hukuki gerekçesini okumak değildir.
Siyaset aynı zamanda sonuçlara bakar.
Bir seçilmiş belediye başkanı tutuklandığında ve ardından belediyenin siyasi dengeleri değişmeye başladığında, o tutukluluğun yarattığı siyasi sonuçları görmezden gelemezsiniz.
Çünkü sonuçta ortaya çıkan tablo şudur:
Sandıkta kazanılmış bir belediye, sandık yeniden kurulmadan siyasi olarak başka bir biçime doğru sürüklenmektedir.
İşte bu nedenle Üsküdar’daki dört kişinin AKP’ye geçişi, bize yalnızca dört kişinin kararını anlatmıyor.
Bir belediye başkanının neden tutuklandığına ilişkin soruyu da büyütüyor.
Eğer tutuklama sonrasında ortaya çıkan siyasi tablo, seçilmiş yönetimin aleyhine ve iktidarın lehine değişiyorsa, insan ister istemez şu soruyu sorar:
Burada hukuk mu siyasetin önünü açıyor, yoksa siyasetin sonucu hukuk üzerinden mi yeniden kuruluyor?
Bu sorunun cevabını vermek için komplo teorisine ihtiyaç yok.
Sadece ortaya çıkan tabloya bakmak yeterli.
Siyaset rakibini yenmekten vazgeçerse
Siyaset, rakibini seçimde yenmektir.
Rakibinin seçmenini ikna etmektir.
Kendi programını anlatmaktır.
Bir sonraki seçimi beklemektir.
Demokratik siyaset budur.
Ama siyaset, rakibin seçimle kazandığı alanı seçim dışında değiştirmeye başladığında başka bir şeye dönüşür.
Artık amaç rakibi yenmek değildir.
Rakibin siyaset yapabileceği zemini değiştirmektir.
Bu, siyasetin kendisinden kaçıştır.
Çünkü siyaset yapmanın en zor ama en meşru yolu, insanları ikna etmektir.
Diğer yollar daha kolay olabilir.
Bir belediye başkanını tutuklamak.
Bir belediye yönetimini baskı altında bırakmak.
Meclis aritmetiğinin değişmesini beklemek.
İktidarın gücü karşısında muhalefetin hareket alanını daraltmak.
Bunların her biri tek tek farklı hukuki veya siyasi gerekçelerle açıklanabilir.
Ama hepsi üst üste geldiğinde ortaya çıkan şeyin adı artık yalnızca “siyaset” değildir.
İnsan iradesinin siyaset dışına itilmesi
Belki de Üsküdar’daki gelişmenin en ağır tarafı burada.
Çünkü mesele yalnızca CHP’nin dört meclis üyesini kaybetmesi değildir.
Mesele AKP’nin dört üye kazanması da değildir.
Mesele, yurttaşın siyasi iradesinin siyasetin dışında yeniden düzenlenebileceği duygusunun ortaya çıkmasıdır.
Bu duygu yerleştiğinde artık “Ben baskı yapmadım”, “Ben tehdit etmedim”, “Biz pazarlık yapmadık” açıklamalarının hiçbirinin tek başına yeterli olması mümkün değildir.
Çünkü tartışılan artık kişilerin niyetleri değil, sistemin ürettiği sonuçtur.
Ve sonuç ortadadır:
Seçimle oluşmuş bir siyasi denge, seçim yapılmadan değişmektedir.
Bu, demokrasi açısından son derece ağır bir meseledir.
Daha da önemlisi, bu yalnızca siyasetten uzaklaşmak değildir.
İnsanın özgür iradesinden uzaklaşmaktır.
Çünkü insanın siyasi iradesini sandıkta ortaya koymasının anlamı, o iradenin daha sonra güç sahiplerinin ihtiyaçlarına göre yeniden biçimlendirilemeyeceğine inanmasıdır.
Bu inanç yok olduğunda geriye yalnızca sandığın biçimi kalır.
İçeriği boşalır.
Üsküdar’da olan tam da budur
Bu nedenle Üsküdar’daki gelişmeyi “CHP’den dört kişi AKP’ye geçti” başlığına sıkıştırmak, yaşananın asıl siyasal anlamını gizlemek olur.
Asıl haber şudur:
Seçimle oluşmuş bir siyasi tablonun, seçim olmadan değişebileceği fikri Üsküdar’da yeniden görünür hale gelmiştir.
Bunun nasıl gerçekleştiği, kimin hangi gerekçeyi söylediği elbette tartışılabilir.
Ama daha temel bir mesele var.
Bir ülkede yurttaşların, siyasi dengelerin artık yalnızca sandıkta belirlenmediğini düşünmeye başlaması, demokrasinin kendisi açısından çok daha büyük bir kırılmadır.
Çünkü o noktadan sonra mesele artık dört meclis üyesinin tercihi değildir.
Mesele özgür iradenin siyasi sistem içindeki yeridir.
Ve özgür iradenin yerini güç ilişkileri almaya başladığında, siyaset yalnızca anlamını kaybetmez.
İnsanlık da siyasal alandan çekilmeye başlar.
Üsküdar’da bugün tartışılması gereken tam olarak budur.










