back to top
Ana Sayfa Haber İBB Davasında Tutukluluk Duvarı Çatlıyor: Savunmalarda Aynı Soru Yükseldi

İBB Davasında Tutukluluk Duvarı Çatlıyor: Savunmalarda Aynı Soru Yükseldi

İBB Davası’nın 74. gününde sanık ve avukatların savunmaları, suçlamaların önemli bölümünün çelişkili tanık anlatımları, tartışmalı “örgüt” kurgusu ve uzun tutukluluk üzerinden tartışıldığını ortaya koydu; Murat Kapki’nin etkin pişmanlık kapsamındaki ifadelerini geri çekmesi, Serdal Taşkın’ın suçlamaların dayandığı ihalelerde görev tarihlerini reddetmesi ve Fatoş Pınar Türker’in çocuklarından ve sağlık durumundan söz ederek tahliye istemesi, davanın artık yalnızca isnat edilen suçların değil, tutukluluğun kendisinin de yargılamanın merkezine yerleştiğini gösterdi.

Silivri’de 74. Gün: Savunmalar Tutukluluğu Sorguluyor

Ekrem İmamoğlu’nun da aralarında bulunduğu 414 sanıklı İBB Davası’nın ikinci celsesinin 10’uncu günü, tutuklu sanıkların tahliye taleplerine ilişkin beyanlarıyla tamamlandı. İstanbul 33. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmada 53 tutuklu sanık bulunurken, gün boyunca sanıklar ve avukatları tutukluluğun devamını gerektiren somut koşulların ortaya konulmadığını savundu. Perşembe günü ise tutukluluk incelemelerinin yapılması bekleniyor.

Duruşmanın ilk bölümünde eski Kültür A.Ş. Genel Müdürü Serdal Taşkın’ın savunması dikkat çekti. Taşkın, suçlamalara konu edilen ihalelerde kullanılan yöntemlerin 2014’ten beri uygulandığını ve kendi görev döneminde Sayıştay denetimlerinden geçtiğini belirtti. Daha da önemlisi, etkin pişmanlıktan yararlanan Umut Şenol’un kendisini suçladığı metrobüs ihalesinin 2022’de yapıldığını, kendisinin ise o tarihte emekli olduğunu söyledi. Eyüp Subaşı’nın beyanlarının da görev tarihleriyle örtüşmediğini savunan Taşkın, böylece dosyadaki bazı suçlamaların zaman çizelgesi üzerinden sorgulanmasını istedi.

Taşkın’ın avukatı Ali Rıza Dizdar’ın mahkeme heyetine ve duruşma savcısına yönelttiği eleştiri ise davanın daha geniş bir sorununa işaret etti. Dizdar, tutuklanan kişilere “çıkar amaçlı örgütün üyesi misiniz?” sorusunun dahi yöneltilmediğini savundu. Bu itiraz, iddianamede geniş bir hiyerarşi ve “örgüt” ilişkisi üzerinden kurulan suçlama modelinin duruşma aşamasında her sanık bakımından somutlaştırılıp somutlaştırılmadığı tartışmasını yeniden gündeme taşıdı.

Etkin Pişmanlık Beyanları Yeni Bir Çatışma Alanına Dönüştü

Günün en dikkat çekici savunmalarından biri, daha önce etkin pişmanlık kapsamında ifade veren ve sonrasında bu beyanlarını geri çeken iş insanı Murat Kapki’ye aitti. Kapki, savcıların yönlendirmesiyle itirafçı olduğunu ileri sürerek önceki ifadelerini geri çektiğini açıkladı. İBB ve Kültür A.Ş. ihalelerine dahli bulunmadığını savunan Kapki, bir şirketin ihaleye katılması ve ihaleyi kazanmasının tek başına suç işlendiği anlamına gelmeyeceğini söyledi.

Kapki’nin savunması aynı zamanda iddianamedeki “örgüt” ilişkisinin ekonomik ve siyasi davranışlarla ne ölçüde örtüştüğü sorusunu da gündeme taşıdı. Kapki, 2018, 2019 ve 2024 seçimlerinde işlettiği reklam alanlarını AKP ve adaylarının kampanyaları için ücretsiz kullandırdığını, 2019 seçimleri sonrasında Binali Yıldırım’a ait afişlerin de kendi reklam alanlarında yer aldığını belirtti. İddianamede kendisiyle ilişkilendirilen Murat Ongun’la ise “kedi köpek gibi” olduklarını söyleyen Kapki, Ongun’un kendisinin yöneticisi olduğu iddiasını reddetti.

Bu savunmanın hukuki açıdan kritik tarafı, yalnızca Kapki’nin “AKP’ye yakınlık” gösterme çabası değil. Asıl mesele, iddia makamının “örgüt üyeliği” olarak değerlendirdiği ilişkinin somut hangi fiillerle kurulduğu ve bu fiillerin sanığın siyasal tercihleri, ticari ilişkileri ve ihale süreçleriyle nasıl bağlandığıdır. Bir sanığın belirli bir siyasi partiyle çalışmış olması ya da farklı siyasi aktörlere reklam alanı tahsis etmesi tek başına suçun kanıtı sayılamayacağı gibi, tersine bir siyasi partiye reklam alanı tahsis etmiş olmak da kişinin başka bir suçtan sorumlu olmadığı sonucunu kendiliğinden doğurmaz. Bu nedenle mahkemenin önündeki temel mesele, siyasi aidiyet tartışmasından ziyade somut fiil, somut delil ve somut nedensellik ilişkisi kurabilmektir.

“İhale Yoktu” Savunması: Dosyanın Hukuki Zemini Tartışılıyor

Tutuklu sanık Onur Aldı’nın avukatı Yeliz Karademir ise savunmasını doğrudan suç vasfının hukuki niteliği üzerine kurdu. Karademir, müvekkilinin sorumlu tutulduğu işlemlerin Kamu İhale Kanunu’nun 3-g maddesi kapsamındaki istisna alımları olduğunu ve bu nedenle ortada klasik anlamda bir ihale bulunmadığını savundu. Yargıtay’ın doğrudan temin yoluyla gerçekleştirilen alımlarda ihaleye fesat karıştırma suçunun oluşmayacağı yönündeki kararlarına atıf yapan avukat, söz konusu yöntemin Aldı’nın göreve başlamasından önce de uygulandığını ve Sayıştay denetimlerinden geçtiğini belirtti.

Bu savunma, İBB Davası’nın en önemli hukuki düğümlerinden birine temas ediyor: İdari veya ihale mevzuatı bakımından tartışmalı görülebilecek bir uygulamanın ceza hukuku bakımından suç teşkil ettiğinin hangi aşamada ve hangi somut fiille kanıtlandığı. Ceza yargılamasında bir işlemin idari açıdan eleştirilebilir olması ile cezai sorumluluk doğurması aynı şey değil. Bu nedenle savunma makamının “kurumsal teamül” vurgusu, mahkemenin yalnızca işlemin sonucuna değil, işlemde görev alan kişilerin bireysel kastına ve eylemle suç arasındaki bağa bakması gerektiği yönündeki yaklaşımın parçası olarak okunuyor.

Benzer bir çizgi Ömür Yılmaz’ın savunmasında da ortaya çıktı. Yılmaz, hakkında ileri sürülen “yüzde 500 kârla fatura kesildiği” iddiasının gerçeği yansıtmadığını, 3 milyon 350 bin liralık maliyet karşılığında 3 milyon 500 bin liralık fatura düzenlediğini ve bunun yüzde 5 kâra karşılık geldiğini söyledi. Ayrıca Kültür A.Ş.’de sekiz ihaleye katıldığını ancak bunların hiçbirini kazanamadığını belirtti.

Tutukluluk Süresi Artık Başlı Başına Savunma Konusu

Duruşmada avukatların ortaklaştığı ikinci eksen ise tutukluluğun ölçülülüğü oldu. Şeyhmus Sarıboğa’nın avukatı Fulya Dağlı, müvekkiline yöneltilen suç bakımından azami tutukluluk süresinin 12 ay olduğunu, zorunlu hallerde bunun altı ay daha uzatılabileceğini belirterek Sarıboğa’nın 14,5 aydır tutuklu bulunmasını sorguladı. Hüseyin Köksal’ın avukatı Baver Kaya da müvekkilinin suçunun asliye ceza mahkemesinin görev alanına girdiğini ve 12 aylık azami tutukluluk süresinin bulunduğunu savundu; 19 Eylül itibarıyla sürenin dolacağını ileri sürdü.

Onur Aldı’nın avukatı da benzer biçimde, müvekkilinin uzun tutukluluk süresinin isnat edilen suçun olası cezasıyla orantısız hale geldiğini savundu. Bu savunmalar birlikte değerlendirildiğinde davanın önemli bir bölümünde artık “suç işlendi mi?” sorusunun yanında, “Henüz hüküm verilmemiş bir kişi ne kadar süreyle özgürlüğünden mahrum bırakılabilir?” sorusunun da belirleyici hale geldiği görülüyor.

Tutuklamanın istisnai bir koruma tedbiri olması gerektiği yönündeki ceza muhakemesi ilkesi açısından bakıldığında, uzun süren yargılamalarda tutukluluğun otomatik biçimde devam ettirilmesi ayrıca gerekçelendirilmek zorunda. Özellikle delillerin önemli bölümünün toplanmış olduğu ve sanıkların kaçma veya delilleri karartma risklerinin somut biçimde ortaya konulmadığı durumlarda tutukluluğun kendisinin fiilî bir cezaya dönüşmesi, adil yargılanma hakkı bakımından ciddi bir tartışma yaratıyor.

Silivri’de Suçlama Kadar Tutukluluğun Bedeli De Konuşuluyor

Duruşmanın insani açıdan en çarpıcı bölümü ise sanıkların cezaevi koşullarının aileleri ve sağlıkları üzerindeki etkilerini anlattıkları bölüm oldu. Şeyhmus Sarıboğa, ciddi diyabet hastası olduğunu, günde üç kez iğne kullandığını, 15 aydır tutuklu bulunduğunu ve sağlık durumunun hem fiziksel hem psikolojik açıdan ağırlaştığını söyledi. Konuşmasını sürdüremeyen Sarıboğa, jandarma eşliğinde salondan çıkarıldı.

Maaşlı muhasebeci olduğunu belirten Sinan Sepetçi ise 16 aydır tutuklu bulunduğunu, çocuklarıyla kapalı görüşlerde onları güldürebilmek için “hayvanat bahçesindeki hayvanlar gibi” hareketler yaptığını anlattı. Kahraman Yeşilyurt ise 180 metrekarelik alanda 70 kişinin yaşadığını, cezaevinde yalnız kendi hayatından değil, annesinin ve ailesinin hayatından da eksildiğini söyledi. Bu anlatımlar, dosyadaki tutukluluk tartışmasının soyut bir hukuk meselesi olmaktan çıkıp doğrudan aile hayatı, sağlık ve sosyal yaşam üzerinde kalıcı sonuçlar doğuran bir sürece dönüştüğünü gösterdi.

Günün son savunmasını yapan Medya AŞ Genel Müdürü Fatoş Pınar Türker’in sözleri ise duruşmanın en ağır insani tablosunu ortaya koydu. Türker, cezaevinde yaşadığı sağlık sorunlarını ve çocuklarından uzun süre ayrı kalmanın yarattığı psikolojik yükü anlattı. Çocuklarının kokularını, ellerini ve ayaklarını hatırlamakta zorlandığını söyleyen Türker, bekar bir anne olarak kızlarına kavuşmak için tahliyesini istedi. Ayrıca sağlık sorunları nedeniyle cezaevinde düzenli olarak kontrol edildiğini belirtti.

Dava Uzadıkça “Cezaya Dönüşen Tutukluluk” Tartışması Büyüyor

Bugünkü savunmaların ortak zemini tam da burada ortaya çıkıyor. Sanıkların önemli bölümü yalnızca isnatları reddetmiyor; tutukluluğun kendisinin artık hukuki bir tedbir olmaktan çıkarak fiilî cezalandırmaya dönüştüğünü savunuyor. Onur Aldı’nın avukatının olası ceza ile tutukluluk süresini karşılaştırması, Sarıboğa ve Köksal’ın azami tutukluluk sürelerine yaptığı vurgu, Türker’in sağlık ve aile hayatına ilişkin anlatımları aynı sorunun farklı yüzlerini oluşturuyor.

Davanın başlangıcından bu yana geçen süre ve sanık sayısının büyüklüğü de bu tartışmayı daha önemli hale getiriyor. İddianame, Ekrem İmamoğlu’nu “örgüt lideri” olarak tanımlayan ve çok sayıda farklı eylemi tek bir örgütsel yapı içinde birleştiren geniş bir suçlama çerçevesi kuruyor. Savunmalar ise bu geniş çerçevenin içindeki kişisel sorumlulukların tek tek ve somut delillerle ortaya konulması gerektiğini vurguluyor.

Bu nedenle bugünkü duruşmayı yalnızca “sanıklar suçlamaları reddetti” biçiminde okumak eksik kalır. Asıl dikkat çekici gelişme, iddianamenin geniş örgütsel anlatısının duruşma salonunda bireysel sorumluluk, görev tarihi, ihale prosedürü, tanık beyanlarının güvenilirliği ve tutukluluk süresi başlıkları üzerinden parçalara ayrılarak sorgulanması oldu.

Yargılama Bir Eşik Noktasına Yaklaşıyor

İBB Davası’nın ikinci celsesinin ilerleyen günlerinde tablo giderek daha belirgin hale geliyor. Bir tarafta savcılığın, İmamoğlu merkezli geniş bir örgütsel yapı ve çok sayıda suç isnadı üzerine kurduğu iddianame bulunuyor; diğer tarafta ise sanıkların büyük bölümünün bu yapının kendileri bakımından somut bir suç ilişkisine dönüşmediğini, bazı suçlamaların görev tarihleriyle örtüşmediğini, bazı ihale işlemlerinin suç olarak nitelendirilemeyeceğini ve etkin pişmanlık ifadelerinin güvenilirliğinin tartışmalı olduğunu savunduğu bir yargılama süreci var. İddianamede İmamoğlu için yüzlerce yıla ulaşan hapis istemleri bulunurken, dosyanın çok geniş bir kişi ve eylem yelpazesini tek bir örgütsel çerçevede topladığı görülüyor.

Duruşmayı izleyen bağımsız AçıkSilivri platformu da gün gün savunmaları, sorguları ve mahkeme tutanaklarını kayda geçiriyor. Platformun arşivinde 2 Eylül 2026 tarihli 74. duruşma günü ayrıca yer alırken, duruşmanın 3 Eylül’de devam edeceği görülüyor.

Yarınki tutukluluk incelemesi bu nedenle yalnızca mevcut sanıkların özgürlük durumları açısından değil, mahkemenin uzun tutukluluk konusunda nasıl bir ölçüt uygulayacağı bakımından da önem taşıyor. Ekrem İmamoğlu’nun da 3 Eylül’de tahliye talebine ilişkin beyanda bulunmasının beklenmesi, duruşmanın siyasi ve hukuki ağırlığını daha da artıracak.

İBB Davası’nda 2 Eylül günü geride kalırken ortaya çıkan tablo şudur: Dava artık yalnızca İBB yönetiminin suçlanıp suçlanmadığının değil, devletin ceza yargılaması yoluyla bireylerin özgürlüğüne ne ölçüde ve hangi somut gerekçelerle müdahale edebileceğinin de sınandığı bir sürece dönüşmüş durumda. Savunmaların ortaklaştığı “somut delil”, “kişisel sorumluluk”, “çelişkili beyan”, “azami tutukluluk süresi” ve “ölçülülük” başlıkları, önümüzdeki günlerde mahkemenin vereceği kararların hukuki meşruiyeti açısından belirleyici olacak.


  • TB / T24, BirGün, Medyascope, ANKA, Independent Türkçe, AçıkSilivri