back to top
Ana Sayfa Yorum Bir Hammadde Olarak Bedenimiz

Bir Hammadde Olarak Bedenimiz

Doğanın bir amacı var mıdır? Varsa nedir? Bu konuda çeşitli yorumlar yapılabilir ama şu konuda pek de fazla yoruma yer yoktur: insanın hammaddesi tanrılar ve doğadır. Tüm yaşamı uhrevi bir tanrıya bağlayan da vardır; doğayı tanrı gibi gören de… Sonuçta her ikisi de insanın hammaddesidir. Birisi kültürel, diğeri maddi. Şayet topluma bir “mamul” diyebilirsek, insana neden onun hammaddesi demeyelim ki. Tabii insanı “mamul” olarak gören de vardır. Uhrevi tanrıyı merkez alanlar, bu grubun içinde olanlardır.

Biz insan soyu, dünyaya ait olan her şeyden bir parçayız. Hammaddelerden oluşmuş bir hammaddeyiz yani. Dünyaya ait olmayan –daha çok dünya onlara aittir- güneş gibi, ay gibi, yıldızlar gibi varlıklar, her ne kadar hammadde olmasalar da, bizim için duygusal, düşünsel anlamda yine bir çeşit hammadde işlevi görürler.

Onlar iyilik ve güzellik elçilerdir, iyi ki de varlar. Hiç kimsenin sahibi olamadığı, herkesin istediği kadar esinlendiği/ yararlandığı sınırsız kaynaktır onlar. Tıpkı bir manzara gibi, paylaşılan ama asla azalmayan şeylerdir. Kiminin ruhunu, kiminin gözünü parlatırlar. Doğayı her mevsim yeni bir festivale hazırlayan yine onlardır. İnsanla diğer canlıların, insanla güneşin, ayın, yıldızların arasındaki ilişki, birbirini besleyen zorunlu bir hammadde ilişkisidir aslında.

Sahibi olduğumuz tüm duyguların hammaddesi doğadadır. Her birimiz oradan kaynaklanır, oraya döneriz. Biz ona aidiz ve onun canlı maddeleriyiz. Ayrıca kendi kişisel dünyalarımıza gömülü olarak yaşasak da sonuçta onun koynunda var oluruz. Doğanın tüm parçaları, süreçleri ve işleyişi insana bir nitelik kazandırmak için yarışır sanki. İnsan, duyularını açık tuttuğunda, ondan her an yeni bir duygu nakli gerçekleşir.

İnsanın böylesi maddi bir gerçeği varken bir de yapay/kültürel gerçeği vardır. İnsan/birey denen hammadde, böylesi pek çok bileşenin bir arada olmasıyla var olabilen bir varlık.

İnsanın diğer ikincil/yapay yönüne baktığımızda görürüz ki, her insan bir siyasi, dini, kültürel coğrafyada doğar. Böylece isminin önüne Türk, Alman, Fransız; Müslüman, Hıristiyan, Yahudi yazılır sıfat ve tanım olarak. Oysa bu tanımlar benim sadece doğduğum yeri göstermeli. Asla kaderimin belirleyicisi olmamalı. Ama oluyor işte. Bunların her biri ya da tümü benim varoluş ilkelerimi açıklamıyor. Zira benim seçimim değil. Çünkü bunlar “yerli ve milli” olana işaret ediyor. Oysa ben kendimi evrensel-etik ilkelerle bağlı sayıyorum. Zira o çok popüler söylemleriyle yerlilik ve millilik evrenselliği ve etiği zehirliyor. Ben ise varlığımı ancak yeryüzünün insanlık değerleriyle meşrulaştırabiliyorum.

İnsaniyetin sınırını ne “yerli ve milli” olan, ne de bir ideoloji belirleyebilir. Tam tersine, onlar sınır çeker ve böler; düşmanlaştırır. Ölüme onay verir. Yeryüzünün neresinde, ne şekilde olursa olsun insanların ölümüne onay veren o ilkelerle işim olmaz benim.

Zaman zaman bir ideoloji, zaman zaman bir fikir-söylem moda olur. Yerlilik ve millilik bugünün modası. Sosyolog George Simmel modanın bir özelliğini şöyle ifade ediyor: “moda hem belli bir toplumsal çevreyi bir arada tutar hem de o çevreyi diğerlerine kapalı hale getirir.” Söz konusu ilkelerin yaptığı tam da budur. Böylece diğerleri düşman olur. Peki, buna düşmanlaştırma modası desek abartılı olur mu? Ama olsa da diyelim; varoluşuna evrensel etik bir açıklama getiremeyenin yardımına düşmanlaştırma yetişiyor!

J.P Sartre, “başkaları cehennemdir” diyor. Başkası nasıl cehennem halini alır, sanırım herkes bunun üstünde düşünmeli. Başka bir bağlamda Spinoza, “Kimlik bedenin hapishanesidir” demektedir. Bu başka bir açıdan yerlilik ve millilik kimliği olmasın sakın. Oysa Artur Schnitzler bir tiyatro eserinde ruhun, “geniş bir toprak parçası” olduğunu söylüyor, yerlilik ve milliği eleştirircesine.

Tekrar hammaddeye dönecek olursam, her insan, mesleği, entelektüel düzeyi ne olursa olsun, toplum denen organizasyonun hammaddesidir. Ne var ki nasıl bir hammadde olacağımıza bazen biz, bazen de içinde yaşadığımız toplum karar veriyor. Ancak, toplumun yüzü daha çok vasata dönüktür; ona pirim verir. Şayet kişi, toplumun “orijinal” bir parçası olmak istiyorsa, bir hammadde olarak kendi kendini işlemelidir. Zira toplum kişiyi, devletiyle, milliğiyle ahlâkıyla bir çeşit köleliğe alıştırıyor. Ve türlü manipülasyonlarla bunun normal olduğunu salık veriyor. Bu temelde oluşturulan bireyle doğru orantılı bir toplum kurulabilir.

Oysa insanın kendini yeniden kurmak gibi bir imkânı vardır. Bu imkânın farkında olamayan; biçimlenmiş, işlevi tanımlanmış insan, kendiyle birlikte içinde bulunduğu toplumu da çürütür. Bu nedenle, kişinin kendine nasıl bir hammadde işlevi yüklediği önemlidir.

Bireyi maddeye indirgemem, onu “hammadde” olarak tarif etmem, bireyin kimlikleri için küçültücü, aşağılayıcı olabilir. Ama ben, bireyin ne kadar önemli olduğunu ancak böyle bir “şok” etkisi yaratarak anlatabilirdim. Üzgünüm ama “ideal” toplum, “yerli ve milli” hikâyelerle yaratılamaz.

Yazının başında “doğanın bir amacı var mıdır” diye sormuştum. Şimdi yanıtlayayım: evet vardır. Onun parçası olan tüm canlıları hayata dahil ederek –bölmeden, parçalamadan, ayrım yapmadan, sınır çekmeden- yaşamı yeniden üretmek… Doğa hem hammadde hem de “bilge” kişidir. İnsan da öyle olmalı… Olmalı ki, yaşam herkesin ihtiyacı kadar yararlanabildiği sınırsız bir kaynak olsun. 

Bir hammadde olarak “ben” böyle düşünürüm.