back to top
Ana Sayfa Yorum Anti-Emperyalizm Söylemi İle Emperyal Düzen Arasında

Anti-Emperyalizm Söylemi İle Emperyal Düzen Arasında

Siyaset bazen kelimelerle değil, fotoğraflarla konuşur. Bir zirvede aynı masaya oturmak, bir tokalaşma, ortak aile fotoğrafında verilen bir kare ya da uluslararası bir askeri ittifakın toplantısında sergilenen uyum görüntüsü; saatler süren konuşmalardan daha fazla şey anlatabilir. Çünkü siyasetin en güçlü dili çoğu zaman sembollerdir.

Bugün Türkiye’de uzun yıllardır en sık kullanılan kavramlardan biri “anti-emperyalizm”dir. Meydanlarda emperyalizme karşı mücadeleden söz edilir, bağımsızlık vurgusu yapılır, Filistin için büyük mitingler düzenlenir, İsrail’in Gazze’de yürüttüğü saldırılar sert ifadelerle kınanır. Ancak ardından NATO zirvelerinde verilen görüntüler, ABD ile kurulan yakın diplomatik iliÅŸkiler ve Batı güvenlik mimarisi içerisindeki konum, doÄŸal olarak ÅŸu soruyu gündeme getiriyor: Anti-emperyalizm yalnızca söylem düzeyinde kalan bir siyasal retorik midir, yoksa dış politika tercihlerini belirleyen gerçek bir ilke midir?

Bu soruya cevap verebilmek için önce emperyalizmin ne olduğunu doğru tanımlamak gerekir.

Emperyalizm yalnızca güçlü devletlerin zayıf devletleri işgal etmesi değildir. Emperyalizm, ekonomik, askeri, siyasal ve kültürel gücün küresel ölçekte belirli merkezlerde toplanarak dünyanın geri kalanını kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirmesidir. Doğal kaynakların denetlenmesi, enerji yollarının kontrolü, sermayenin serbest dolaşımı için siyasal müdahaleler, askeri üsler, yaptırımlar, darbeler ve gerektiğinde savaşlar bu sistemin araçlarıdır.

Bu nedenle emperyalizm sadece tanklarla ilerlemez; kredi anlaşmalarıyla, askeri ittifaklarla, silah satışlarıyla, uluslararası finans kurumlarıyla ve diplomatik baskılarla da işler.

Anti-emperyalizm ise herhangi bir ülkeye karşı duyulan öfke değildir. Anti-emperyalizm, halkların kendi kaderini belirleme hakkını savunmaktır. Hiçbir devletin başka bir halk üzerinde askeri, ekonomik ya da siyasal tahakküm kurmamasını istemektir. Gerçek anlamda anti-emperyalist olmak; işgale nerede olursa olsun aynı ilkeyle karşı çıkabilmeyi gerektirir.

İşte tam da bu noktada söylem ile pratik arasındaki mesafe görünür hâle geliyor.

Gazze’de yaÅŸananlar insanlık tarihinin en ağır yıkımlarından biri olarak kayda geçiyor. On binlerce insan yaÅŸamını yitirdi. Hastaneler vuruldu, okullar hedef alındı, yüz binlerce insan yerinden edildi. Uluslararası hukuk kurumları, BirleÅŸmiÅŸ Milletler raportörleri ve çok sayıda insan hakları örgütü yaÅŸananları ağır ihlaller olarak deÄŸerlendirdi. Bütün bunlar olurken İsrail’e verilen en güçlü siyasi, askeri ve diplomatik destek ise ABD’den geldi.

ABD yalnızca diplomatik destek vermedi; milyarlarca dolarlık askeri yardım saÄŸladı, BirleÅŸmiÅŸ Milletler Güvenlik Konseyi’nde ateÅŸkes kararlarını veto etti ve DoÄŸu Akdeniz’e savaÅŸ gemileri göndererek İsrail’e açık güvenlik desteÄŸi sundu.

Dolayısıyla bugün Gazze’deki savaÅŸ yalnızca İsrail’in yürüttüğü bir askeri operasyon olarak deÄŸerlendirilemez. Bu savaÅŸ aynı zamanda ABD’nin stratejik desteÄŸiyle sürdürülen bölgesel bir güç politikasının ürünüdür.

Tam da bu nedenle Filistin için meydanlarda en sert ifadeleri kullanırken, ardından ABD ile verilen uyum görüntülerinin kamuoyunda soru işaretleri doğurması kaçınılmazdır.

Çünkü siyaset yalnızca söylenenlerden değil, yapılanlardan oluşur.

Bir tarafta “Katil İsrail” sloganları atılırken diÄŸer tarafta İsrail’in en büyük askeri destekçisiyle aynı stratejik güvenlik masasında oturuluyorsa burada doÄŸal olarak bir tutarlılık tartışması doÄŸar.

Bu durum yalnızca Türkiye’ye özgü deÄŸildir. Dünyanın birçok ülkesinde iktidarlar dış politikada pragmatizm ile ideolojik söylem arasında gidip gelirler. Ancak anti-emperyalizm iddiası taşıyan siyasal söylemler açısından bu çeliÅŸki daha görünür hâle gelir. Çünkü anti-emperyalizm yalnızca içeride kullanılan bir propaganda dili deÄŸil, dış politikada da ilkesel bir duruÅŸ gerektirir.

Burada NATO’nun varlığı ayrıca deÄŸerlendirilmelidir.

NATO resmi söyleminde kendisini bir “savunma ittifakı” olarak tanımlar. Ancak tarihsel pratiÄŸe bakıldığında yalnızca savunma amacıyla hareket eden bir örgüt olduÄŸu söylenemez.

1999’da Yugoslavya’nın bombalanması, 2001 sonrasında Afganistan operasyonu, Libya müdahalesi ve birçok farklı askeri harekât NATO’nun yalnızca üye ülkeleri koruyan bir güvenlik örgütü olmadığını göstermektedir. NATO, SoÄŸuk SavaÅŸ sonrasında da varlığını sürdüren ve Batı’nın küresel askeri kapasitesini organize eden en büyük uluslararası askeri ittifaktır.

Üstelik NATO yalnızca askeri bir yapı değildir; küresel güç dengelerini belirleyen siyasi bir mekanizmadır. Enerji yolları, jeopolitik koridorlar, askeri üsler ve bölgesel güvenlik politikaları bu ittifakın temel ilgi alanlarıdır.

Bu nedenle NATO’yu yalnızca teknik bir savunma organizasyonu olarak görmek eksik olur.

Dünyanın birçok sol hareketi ve çok sayıda anti-emperyalist düşünür NATO’yu, Batı sermayesinin ve Atlantik güvenlik sisteminin askeri ayağı olarak deÄŸerlendirmiÅŸtir. Çünkü NATO’nun geniÅŸleme politikaları yalnızca güvenlik gerekçeleriyle açıklanamaz; aynı zamanda küresel güç rekabetinin de önemli araçlarından biridir.

İşte tam bu noktada şu soru yeniden önem kazanıyor:

Hem NATO’nun içinde yer alıp hem de sürekli anti-emperyalizm söylemi üretmek hangi ölçüde ikna edicidir?

Elbette devletlerin uluslararası ilişkilerinde zorunlu diplomatik temaslar olabilir. Hiçbir ülke dünyadan tamamen kopuk yaşayamaz. Diplomasi, farklı çıkarların yönetilmesidir. Ancak diplomasi ile ideolojik söylem arasında büyük uçurumlar oluştuğunda toplumun güven duygusu zedelenmeye başlar.

Çünkü insanlar artık yalnızca konuşmaları değil, davranışları da karşılaştırmaktadır.

Filistin için köprülerde milyonların katıldığı mitingler düzenlenirken ardından çok geçmeden Gazze’nin yıkımında belirleyici rol oynayan küresel güçlerle verilen samimi görüntüler, doÄŸal olarak siyasal söylemin inandırıcılığını tartışmaya açmaktadır.

Benzer durum İran meselesinde de görülmektedir.

İran’a yönelik saldırılar yalnızca iki devlet arasındaki çatışma olarak okunamaz. Bölgedeki gerilim uzun yıllardır ABD, İsrail ve müttefiklerinin güvenlik stratejileriyle doÄŸrudan iliÅŸkilidir. EÄŸer emperyal müdahaleler eleÅŸtirilecekse bunun yalnızca sonuçlarına deÄŸil, bu müdahaleleri mümkün kılan uluslararası güç iliÅŸkilerine de aynı açıklıkla bakılması gerekir.

Gerçek anti-emperyalizm seçici değildir.

Filistin için konuÅŸurken Ukrayna’yı unutmaz.

İran için konuÅŸurken Yemen’i görmezden gelmez.

Gazze için öfke duyarken aynı zamanda bu savaşın uluslararası destek mekanizmalarını da sorgular.

Çünkü emperyalizm yalnızca bombayı atan uçak değildir; o uçağa yakıt sağlayan, mühimmat gönderen, diplomatik koruma sağlayan ve uluslararası hukuku kendi çıkarına göre işleten bütün siyasal düzenektir.

Bugün Türkiye’nin önündeki temel sorunlardan biri de tam burada ortaya çıkmaktadır.

Toplum uzun süredir yüksek sesli söylemler ile sessiz diplomatik tercihler arasındaki farkı daha fazla sorgulamaya başlamıştır.

Artık insanlar yalnızca meydanlarda ne söylendiğine değil, uluslararası toplantılarda kimin yanında durulduğuna da bakmaktadır.

Siyasetin güvenilirliği tam da burada sınanır.

Anti-emperyalizm bir slogan deÄŸildir.

Bir seçim kampanyası malzemesi değildir.

Bir dış politika dekoru değildir.

Anti-emperyalizm, halkların eşitliğini esas alan, savaşın değil barışın, tahakkümün değil bağımsızlığın yanında duran tutarlı bir siyasal ahlaktır.

Eğer bu ahlak yalnızca meydanlarda konuşuluyor, uluslararası masalarda ise unutuluyorsa geriye kalan şey anti-emperyalizm değil, onun siyasal temsilidir.

Ve temsil, hakikatin yerini tutmaz.