back to top
Ana Sayfa Haber 9 Temmuz Israrı Yargısal Takvim mi, Siyasi Takvim mi?

9 Temmuz Israrı Yargısal Takvim mi, Siyasi Takvim mi?

İBB davasında mahkeme heyetinin savunmaları 9 Temmuz’da tamamlamaya yönelik kararlılığı ile Ankara’da son dönemde art arda yaşanan ve hukukçular tarafından “önleyici tutukluluk” olarak nitelendirilen uygulamalar, Türkiye’de yargının kendi takvimiyle mi yoksa siyasetin ihtiyaçları doğrultusunda mı hareket ettiği sorusunu yeniden ülke gündeminin merkezine taşıdı. Hukuken cevabı verilmesi gereken soru artık yalnızca davaların içeriği değil; davaların zamanlamasıdır.

Duruşma Salonunda Asıl Tartışma Dosya Değil, Takvim Oldu

İBB davasının 61. duruşmasında yaşananlar, yargılamanın esasından çok usulüne ilişkin tartışmaları öne çıkardı. Mahkeme heyeti savunmaların 9 Temmuz’da tamamlanacağını açık biçimde ortaya koyarken, sanıklar ve avukatlar bu sürenin fiilen yeterli olmadığını, savunma hakkının bu takvim altında sağlıklı biçimde kullanılamayacağını dile getirdi.

Tutuklu İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun, “9 Temmuz’da operasyon mu olacak, milli seferberlik mi ilan edilecek?” sözleri de tam bu noktada dikkat çekti. Bu ifade, yalnızca mahkeme başkanına yöneltilmiş bir itiraz değil, kamuoyunda giderek büyüyen bir kuşkunun yüksek sesle dile getirilmesiydi: Neden tam 9 Temmuz?

Bu sorunun bugüne kadar yargısal ihtiyaçlar üzerinden kamuoyunu tatmin edecek biçimde açıklanamamış olması, tartışmaların büyümesine neden oluyor.

Zamanlama Tesadüf mü, Planlama mı?

Bir mahkemenin yargılamayı makul sürede sonuçlandırmaya çalışması hukuk devletinin gereğidir. Ancak aynı hukuk devleti, savunma hakkının yargılamanın hızına feda edilmesini değil, hız ile adalet arasında denge kurulmasını zorunlu kılar.

İşte tam da bu nedenle kamuoyunda, davanın belirli bir tarihe yetiştirilmek istendiği yönündeki değerlendirmeler güç kazanıyor.

Türkiye’nin dış politika gündeminin yoğunlaştığı, uluslararası temasların arttığı dönemlerde muhalefeti ilgilendiren kritik yargı süreçlerinin hız kazanması daha önce de tartışma konusu olmuştu. Bu nedenle bugün bazı çevrelerin, “İBB davası uluslararası gündem oluşmadan sonuçlandırılmak mı isteniyor?” sorusunu sorması, tek başına komplo teorisi olarak nitelendirilemez.

Ortada kesinleşmiş bir kanıt bulunmuyor. Ancak demokratik hukuk devletlerinde önemli olan yalnızca tarafsız davranmak değil, tarafsız görünmektir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin birçok kararında da vurgulandığı üzere, adalet yalnızca yerine getirilmemeli, yerine getirildiği konusunda makul kuşkuları da ortadan kaldırmalıdır.

Ankara’da Büyüyen “Önleyici Tutukluluk” Eleştirisi

Bu tartışmalar yalnızca İBB davasıyla sınırlı değil.

Ankara’da son aylarda yürütülen çok sayıda soruşturmada gözaltı ve tutuklama tedbirlerinin kapsamı, hukuk çevrelerinde yeni bir tartışmayı beraberinde getirdi. Özellikle kaçma veya delilleri karartma tehlikesine ilişkin somut gerekçeler kamuoyuyla paylaşılmadan verilen tutuklama kararları, birçok hukukçu tarafından “önleyici tutukluluk” ya da “tedbirin cezaya dönüşmesi” şeklinde değerlendiriliyor.

Oysa hem Türk hukukunda hem de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 5. maddesi uyarınca tutuklama, istisnai bir koruma tedbiri olarak düzenlenmiştir. Esas olan kişinin yargılama boyunca özgürlüğünü koruması, tutuklamanın ise ancak zorunlu ve ölçülü durumlarda uygulanmasıdır.

Buna karşın son dönemde oluşan tablo, tutuklamanın giderek soruşturmanın doğal parçası haline geldiği yönündeki eleştirileri artırıyor.

Savunma Hakkı Daraldığında Tartışma Büyüyor

İBB davasındaki son duruşmada yaşananlar da bu tartışmayı derinleştirdi.

Mahkeme başkanının Ekrem İmamoğlu’nun salondan çıkarılması yönünde talimat vermesi, ardından avukatı Tora Pekin’in de salondan çıkarılmasını istemesi ve çıkarılan kişilerin yeniden salona alınmaması yönündeki kararı, yalnızca duruşma disiplinine ilişkin bir uygulama olarak değil, savunma hakkının kullanılma biçimi açısından da değerlendirilmeye başlandı.

Geçmiş celselerde gazetecilerin duruşma salonundan çıkarılması, savunmaların süre bakımından sınırlandırılması ve avukatların sık sık müdahaleyle karşılaşması da bu eleştirileri besleyen gelişmeler arasında yer aldı.

Bir yargılamanın meşruiyeti yalnızca hükümle değil, hükme giden yolun şeffaflığıyla ölçülür.

Asıl Mesele Yargıya Güven

Türkiye’de bugün en büyük sorun yalnızca verilen kararlar değil, kararların hangi koşullarda verildiğine ilişkin güven bunalımıdır.

Bir tarafta belirli tarihlere yetiştirilmeye çalışıldığı izlenimi veren yüksek profilli davalar…

Diğer tarafta henüz iddianameleri dahi tartışılırken uzun tutukluluklarla karşı karşıya kalan çok sayıda kişi…

Bu iki tablo yan yana geldiğinde toplumun önemli bir kesimi, yargının kendi doğal ritmini değil, siyasi atmosferin ihtiyaçlarını izlediğini düşünmeye başlıyor.

Bu algının doğru olup olmaması kadar, neden oluştuğu da önemlidir. Çünkü hukuk devleti yalnızca mahkemelerin bağımsız olmasını değil, toplumun da onların bağımsız olduğuna inanmasını gerektirir.

Bugün İBB davasındaki 9 Temmuz ısrarı, Ankara’da giderek yaygınlaştığı eleştirilerine konu olan önleyici tutukluluk uygulamaları ve muhalefete yönelik soruşturmaların zamanlaması birlikte değerlendirildiğinde, kamuoyunun sorduğu soru artık siyasi bir slogan olmaktan çıkmıştır:

Yargı, kendi takvimini mi uyguluyor; yoksa siyaset için uygun görülen takvime mi yetiştiriliyor?

Bu soruya verilecek en güçlü cevap, açıklamalar değil; savunma hakkının eksiksiz güvence altına alındığı, tutuklamanın gerçekten istisna olduğu ve yargılamaların hiçbir siyasi takvimle ilişkilendirilemeyecek kadar şeffaf yürütüldüğü bir hukuk pratiği olacaktır.