back to top
Ana Sayfa Haber “Mutlak Butlan”ın Ardındaki Düzen: Türkiye Kapitalizminin Yeni Rejimi

“Mutlak Butlan”ın Ardındaki Düzen: Türkiye Kapitalizminin Yeni Rejimi

Kansu Yıldırım

Cumhuriyet Halk Partisi etrafında büyüyen “mutlak butlan” tartışması, yalnızca bir parti içi hukuk krizine değil; Türkiye kapitalizminin madencilikten lojistiğe, finanstan emek rejimine kadar uzanan yapısal dönüşümünün siyasal yeniden dizayn sürecine işaret ediyor. Gazeteci-yazar Kansu Yıldırım, bu dönüşümün merkezinde iktidarın değil, çok katmanlı sermaye ilişkilerinin bulunduğunu savunuyor.

“Yeni Eşik” Söyleminin Ötesinde Bir Dönüşüm

Türkiye’de her büyük siyasi kriz sonrası tekrar eden “otoriterleşiyoruz”, “yeni rejime geçildi”, “yeni eşik aşıldı” yorumlarının çoğu zaman yapısal ekonomi-politik zemini görünmez kıldığını belirten Kansu Yıldırım, mevcut sürecin yalnızca bireysel iktidar arzularıyla açıklanamayacağını vurguluyor.

Yıldırım’a göre Türkiye’de yaşanan siyasal sertleşme; küresel sermaye akımları, jeopolitik rekabetler, enerji koridorları ve yeni sermaye birikim modelleriyle doğrudan bağlantılı. Bu nedenle CHP’ye yönelik “mutlak butlan” süreci de dar anlamda hukuki bir kriz değil; Türkiye kapitalizminin yeniden yapılandırılması sırasında siyasal alanın kontrol altına alınmasının araçlarından biri olarak okunmalı.

Bu yaklaşım, son dönemde yaşanan yargı kararlarını yalnızca “hukuksuzluk” kavramıyla değil; ekonomik yeniden yapılanmanın siyasal güvenlik mekanizması olarak değerlendiren daha geniş bir analiz çerçevesine oturuyor.

Lojistik Koridorlardan Maden Sahalarına Yeni Birikim Modeli

Yazıda dikkat çekilen temel başlıklardan biri, Türkiye’nin küresel sistem içindeki rolünün yeniden tanımlanması. Buna göre Türkiye; Orta Koridor, Zengezur Koridoru, Kalkınma Yolu ve Körfez bağlantılı demiryolu projeleri üzerinden lojistik merkez ülkeye dönüştürülmek isteniyor.

Bu dönüşüm yalnızca ulaştırma politikalarıyla sınırlı değil. Aynı zamanda büyük ölçekli madencilik yatırımları, acele kamulaştırmalar ve doğrudan topraksızlaştırma süreçleriyle birlikte ilerliyor. Yıldırım’ın aktardığı verilere göre yalnızca 2024-2025 arasında madencilik şirketlerine ihale edilen ruhsat alanları yaklaşık 468 bin hektarı buldu. Türkiye’de toplam maden ruhsatı sayısı ise 13 binin üzerine çıktı.

Özellikle Kanada, Avustralya, İngiltere ve ABD merkezli şirketlerin sektörde artan etkisi; Türkiye’nin yalnızca üretim alanı değil, küresel ekstraktivist sermaye düzeninin “kaynak hinterlandı” haline geldiği tezini güçlendiriyor.

Finans Merkezi Ve “Kontrolsüz Hukuk” Arayışı

Yıldırım’ın analizinde öne çıkan bir diğer başlık ise İstanbul Finans Merkezi projesi. Yazıya göre iktidar, İstanbul Finans Merkezi’ni yalnızca ekonomik bir yatırım alanı değil; finans sermayesinin daha serbest hareket edebileceği özel hukuk rejimlerinin merkezi haline getirmeyi hedefliyor.

Bu çerçevede transit ticaret gelirlerine getirilen yüzde 100 kurumlar vergisi muafiyeti dikkat çekici örneklerden biri olarak gösteriliyor. Yazıda, modelin sık sık Dubai International Financial Centre ile karşılaştırıldığına dikkat çekiliyor.

Bu yaklaşım, klasik hukuk düzeninin dışında daha esnek, sermaye dostu ve denetim kapasitesi sınırlı ekonomik alanlar oluşturma eğiliminin Türkiye’de de belirginleştiği yorumlarına yol açıyor.

Emek Rejimi Yeniden Kuruluyor

Analizin önemli ayaklarından biri de emek piyasasındaki dönüşüm. Grev yasakları, esnek çalışma biçimleri, düşük ücret politikaları ve özellikle MESEM uygulamaları üzerinden çocuk yaşta ucuz işgücü rezervlerinin oluşturulduğu savunuluyor.

Yazıda, AKP döneminde grev yasaklarının sistematik hale geldiği; OHAL sonrası dönemde ise bunun kalıcı yönetim pratiğine dönüştüğü belirtiliyor. MESEM sistemine son üç yılda aktarılan yaklaşık 80 milyar TL’lik kamu kaynağı da bu dönüşümün ekonomik boyutunu ortaya koyan veriler arasında sıralanıyor.

Yıldırım, madencilik politikaları ile emek rejimindeki dönüşüm arasında doğrudan bağ kurarak bunun Marx’ın “ilksel birikim” kavramını hatırlatan süreklileştirilmiş bir mülksüzleştirme modeli olduğunu ileri sürüyor.

Savunma Sanayii Ve Yeni Siyasal Denge

NATO eksenli savunma sanayii yatırımları da yazının merkezindeki başlıklardan biri. Türkiye’de savunma sanayiinin 3 bin 500’den fazla şirket ve yaklaşık 15 milyar dolarlık iş hacmine ulaştığını belirten Yıldırım, bu alanın yalnızca ekonomik değil; siyasal iktidar dengelerini belirleyen stratejik bir sermaye birikim mekanizmasına dönüştüğünü savunuyor.

İran-İsrail hattındaki gerilimler, NATO’nun yeni silahlanma programları ve bölgesel güvenlik stratejileriyle birlikte düşünüldüğünde; iç politikadaki sertleşmenin yalnızca “yerel siyaset” üzerinden okunamayacağı ifade ediliyor.

“Mutlak Butlan” Bir Hukuk Tartışması Değil

Yazının en dikkat çekici bölümü ise CHP’ye ilişkin “mutlak butlan” tartışmasının değerlendirilme biçimi. Yıldırım’a göre mesele yalnızca parti içi yönetim krizi değil; Türkiye’de yeni sermaye düzeninin yerleşmesi sürecinde siyasal alanın yeniden dizayn edilmesi.

Bu çerçevede Erdoğan yönetiminin, kontrol edilebilir ve sistem içi sınırları belirlenmiş bir muhalefet yapısına ihtiyaç duyduğu ileri sürülüyor. Başkanlık sistemi sonrası Türkiye’de ABD’deki Cumhuriyetçi-Demokrat modeline benzer iki partili yapı oluşturulmaya çalışıldığı yönündeki değerlendirmeler de bu bağlamda ele alınıyor.

Yıldırım’a göre “butlan”, yalnızca hukuki değil; anayasal ve siyasal bir müdahale biçimi. Ancak sürecin sonucunu belirleyecek olanın yalnızca mahkeme kararları değil; toplumdaki sınıfsal, ekonomik ve siyasal tepkilerin ortaklaşma kapasitesi olacağı vurgulanıyor.