Amerika kıtasındaki devletlerin ve iktidarların göçmen politikaları, yalnızca güncel bir siyaset başlığı değil; derin bir tarihsel yarılma, bastırılmış bir hafıza ve çözülememiş bir ahlaki çelişkidir. Kuzey Kutbu’na yakın Kanada’dan Patagonya’nın ucuna kadar uzanan bu geniş coğrafyada yer alan devletlerin neredeyse tamamı, son iki yüz yıl içinde kurulmuş yapılardır. Ve bu yapıların kuruluş anlatıları, büyük ölçüde “göç” kavramı etrafında şekillenmiştir. Ancak bu göç, çoğu zaman romantize edilen bir serüven değil; yerli halkların yok edildiği, köleleştirildiği ve sistematik biçimde silindiği bir şiddet tarihidir.
Amerika kıtasının modern ulus-devletleri, göçmenlerin çocuklarıdır. Avrupa’dan gelenler yalnızca yeni bir yaşam arayışıyla değil; silahlarıyla, hastalıklarıyla, mülkiyet anlayışlarıyla ve “medeniyet” iddialarıyla geldiler. Bu iddia, kıtanın yerli halklarını birer engel, aşılması gereken bir “doğal fazlalık” olarak gördü. Topraklar zorla el değiştirdi, nehirlerin ve dağların isimleri değiştirildi, diller susturuldu. Yerli halklar ya doğrudan katledildi ya da açlık, sürgün ve zorla asimilasyonla belirleyici olmaktan çıkarıldı. Ulus dediğimiz yapı, bu büyük yıkımın üstüne inşa edildi.
Bu tabloyu tamamlayan bir diğer karanlık halka ise köle ticaretidir. Avrupa’dan gönüllü ya da yarı gönüllü gelen göçmenlerle eş zamanlı olarak, milyonlarca Afrikalı zorla gemilere bindirilip Amerika kıtasına taşındı. Zincirlenmiş bedenler, tarlalarda ve madenlerde tüketildi; hayatları mülk, emekleri meta olarak görüldü. Amerika’nın ekonomik temelleri, yalnızca yerli halkların yok edilmesiyle değil, Afrikalı kölelerin sistematik sömürüsüyle atıldı. Bugün özgürlük, eşitlik ve demokrasi söylemleriyle övünen devletlerin büyük bölümü, bu iki büyük suçun —soykırım ve köleliğin— üzerine kuruldu.
Tam da bu nedenle, bugünün göçmen karşıtı politikaları yalnızca sert ya da insanlık dışı değil; tarihsel olarak derin bir paradoks barındırır. Çünkü bugün sınırları koruma adına duvarlar ören, tekneleri geri iten, çocukları ailelerinden koparan, insanları çöllerde ölüme terk eden iktidarların temsilcileri, tarihsel olarak sınır tanımayan göçlerin ve zorla yerinden etmelerin mirasçılarıdır. Ataları için “yeni bir hayat” olan hareket, bugün başkaları için “tehdit” olarak tanımlanır. Dün kurucu olan göç, bugün suç sayılır.
Bu çelişki özellikle ABD’de en çıplak hâliyle görünür. Kendisini hâlâ “göçmenler ülkesi” olarak tanımlayan bir devlet, aynı anda dünyanın en sert göç rejimlerinden birini uygulayabilmektedir. Latin Amerika’dan gelenler kriminalize edilir, Orta Amerika’dan yürüyerek gelen çocuklar tel örgüler ardında tutulur. Oysa bu topraklarda yaşayanların büyük bölümünün ataları da bir zamanlar “istenmeyen”di; fark şu ki, yasaları yazanlar onlardı. Göç, güçle birleştiğinde meşru; yoksullukla birleştiğinde tehdit ilan edilir.
Latin Amerika’da da tablo farklı değildir. Bir yandan sömürgecilik karşıtı anlatılarla kurulan ulusal hafıza, diğer yandan Haitili, Venezuelalı ya da Orta Amerikalı göçmenlere yönelen dışlayıcı politikalarla çelişir. Cetvelle çizilmiş sınırlar, bugün “ulusal güvenlik” adına kutsanırken, dün yerli halklar ve köleleştirilmiş topluluklar için ölüm hatlarıydı. Devlet aklı, hafızasını bilinçli biçimde kısa tutar.
Bu noktada göçmen politikaları, hukuki ya da idari tercihler olmaktan çıkar; doğrudan ahlaki bir sınava dönüşür. Mesele kimin nerede yaşayacağı değil, kimin yaşama hakkının tanındığıdır. Yerli halklara ve köleleştirilmiş Afrikalılara yaşatılan zulüm, bugünkü göç rejimlerinin bastırılmış arka planını oluşturur. Soykırım ve kölelik tarihle yüzleşilmeden “geride bırakıldıkça”, yeni dışlama biçimleri meşrulaşır.
Amerika kıtasında göç hiçbir zaman yalnızca bir nüfus hareketi olmadı; her zaman bir iktidar ilişkisiydi. Kimin serbestçe hareket edebileceği, kimin zincire vurulacağı, kimin sınırda durdurulacağı bu ilişki içinde belirlendi. Bugün değişen yalnızca araçlar: Zincirin yerini vize rejimleri, kamçının yerini sınır devriyeleri, açık şiddetin yerini bürokratik boğma aldı.
Bu yüzden Amerika kıtasındaki göçmen karşıtı politikalar, güncel krizlere verilmiş geçici tepkiler olarak okunamaz. Onlar, bastırılmış tarihsel suçların bugüne sızan biçimleridir. Yerli halkların ve kölelerin kanı üzerine kurulmuş devletlerin, bugün yeni gelenleri “fazlalık” ilan etmesi tesadüf değildir. Bu kıta, başından beri düzenini fazlalık ilan ettiklerini yok ederek kurdu.
Belki de asıl soru şudur: Amerika kıtasındaki devletler gerçekten göçmenlerden mi korkuyor, yoksa kendi kuruluş hikâyeleriyle yüzleşmekten mi? Çünkü göçmen, yalnızca sınırı geçen biri değildir; aynı zamanda geçmişi hatırlatan canlı bir aynadır. Ve o aynaya bakmak, hâlâ en sarsıcı olandır.
- Göçle Kurulan Kıta, Göçmene Kapatılan Sınırlar - 29 Ocak 2026
- Ölçülen Hayatlar, Aşınan Değerler - 28 Ocak 2026
- Yoksullukta Eşitlemek, Yardımda Bağlamak - 22 Ocak 2026
Nokta Haber Yorum sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.
















