back to top
Ana Sayfa Haber Ekonomi Yoksullukta Eşitlemek, Yardımda Bağlamak

Yoksullukta Eşitlemek, Yardımda Bağlamak

AKP’nin ekonomi politikaları yıllardır tartışılıyor. Faiz, enflasyon, kur, bütçe açığı, borçlanma… Bu başlıklara artık herkes aşina. Ancak bütün bu tartışmaların içinde neredeyse hiç adı konmayan, sistematik biçimde görmezden gelinen bir başka mesele var. Bu meseleye “politika” demek bile zor. Çünkü burada teknik bir tercihten çok, kökleşmiş bir zihniyetle karşı karşıyayız.

Bugün Türkiye’de açlık sınırı 30 bin lirayı aşmış durumda. Yoksulluk sınırı ise 100 bin liranın üzerine doğru ilerliyor. Buna karşılık asgari ücret 28 bin lira. En düşük emekli aylığı ise Meclis’te yapılan son düzenlemeyle 20 bin lira. Yani milyonlarca insan, daha ayın başında, kâğıt üzerinde bile açlık sınırının altında bırakılıyor. Bu tabloyu yalnızca “ekonomik kriz” diye açıklamak gerçeği eksik bırakır. Çünkü burada rastlantısal bir yoksullaşma değil, bilinçli bir yoksullaştırma pratiği söz konusudur.

AKP, yıllara yayarak asgari ücret ve emekli aylıklarını artırıyor gibi görünse de, fiiliyatta çalışanla emekliyi yoksullukta eşitleyen bir düzen kurdu. Bu tespit sık sık yapılıyor. Ancak çoğu zaman şu kritik noktaya gelindiğinde duruluyor: Bu yoksulluk neden kalıcı hâle getiriliyor? Neden gelirler, en temel yaşam giderlerinin bile gerisinde tutuluyor?

Yanıt, “bütçe imkânları” ya da “ekonomik zorunluluklar” değil. Yanıt çok daha çıplak ve rahatsız edicidir. Çünkü yoksulluk, bu iktidar için yönetilmesi gereken bir sorun değil; yönetmek için kullanılan bir araçtır.

Mantık son derece basittir. Emekçinin ve emeklinin hakkı olan ücret artışları yapılmaz. Asgari ücret, açlık sınırının altında tutulur. Emekli aylıkları, insanca yaşamdan bilinçli biçimde koparılır. Ardından bu kesimlere “sosyal yardım” adı altında birtakım destekler sunulur. Oysa burada gözden kaçırılmaması gereken temel gerçek şudur: Emekçiye ve emekliye verilen sosyal yardımlar, özünde bu kesimlerden daha önce “çalınan”ın, yani ücretlerinden ve aylıklarından bilinçli olarak esirgenen payın, daha sonra yardım adıyla geri verilmesinden ibarettir. Bu nedenle bu yardımlar bir lütuf değil, gasbedilmiş hakkın kırıntılar hâlinde iadesidir.

Kömür yardımı, gıda kolisi, nakit destek, kira yardımı… Hepsi aynı mantığın ürünüdür. Hak, önce geri çekilir; sonra sadaka biçiminde sunulur. Yurttaş, devlete değil; iktidara bağımlı hâle getirilir. Emekçi de emekli de ayakta kalabilmek için kendi emeğinin karşılığına değil, iktidarın dağıttığı yardımlara bakmak zorunda bırakılır.

Bu bir refah politikası değildir. Bu, bilinçli bir sadaka düzenidir. Ve bu düzenin temel hedefi, geniş kitleleri ekonomik olarak güçlendirmek değil; onları sürekli muhtaç kılarak siyasal olarak denetim altında tutmaktır. Ücretle, emekli aylığıyla güçlenmeyen yurttaş, yardım kanallarına mahkûm edilir. Böylece yoksulluk geçici bir sorun olmaktan çıkar, kalıcı bir ilişkiye dönüşür.

Burada “eşitleme” söylemi gerçek anlamını bulur. Evet, emekçiyle emekli eşitlenmektedir. Ama refahta değil; yoksullukta. Güvencede değil; kırılganlıkta. Hakta değil; yardıma bağımlılıkta. Bu eşitleme, açık bir sınıfsal aşağı çekme operasyonudur. Toplumun geniş kesimleri aynı anda hem yoksullaştırılmakta hem de siyasal olarak etkisizleştirilmektedir.

Bu zihniyet, klasik bir şark kurnazlığının kurumsallaşmış hâlidir. Bir elinizle hakkı alır, öbür elinizle sadaka verirsiniz. Sonra da bu sadakayı siyasal sadakate dönüştürmeye çalışırsınız. Oysa gerçek bir sosyal devlet, yurttaşını yardımlarla değil; haklarla ayakta tutar. Ücretle, emekli aylığıyla, kamusal hizmetle güçlendirir. Yardımı istisnai ve geçici bir araç olarak görür.

Bugün asgari ücretlinin aldığı 28 bin lira açlık sınırının altındadır. Emeklinin aldığı 20 bin lira, yaşamın kıyısında bir tutunma çabası bile değildir. Bu rakamlar artık yalnızca ekonomik veri değildir; bir yönetim anlayışının açık göstergesidir. İktidar, emeği ucuzlatmayı, yoksulluğu kalıcılaştırmayı ve yardımı siyasetin merkezine yerleştirmeyi tercih etmektedir.

Bu nedenle mesele yalnızca zam oranları, enflasyon hesapları ya da bütçe kalemleri değildir. Mesele, yurttaşı hak sahibi bir özne olarak mı gördüğünüz, yoksa sürekli minnet duyması beklenen bir kitle olarak mı konumlandırdığınızdır. Bugün gelinen noktada tablo nettir: Hak geri çekilmekte, yardım öne sürülmektedir. Emek değersizleştirilmekte, sadaka yüceltilmektedir.

Asıl tehlike de burada yatmaktadır. Yoksulluk normalleştirildikçe, hak talebi zayıflar. İnsanlar daha fazlasını istemeyi değil, verilenle yetinmeyi öğrenir. Oysa açlık sınırının altında yaşamak bir kader değildir. Yoksulluk, bu ülkenin değişmez yazgısı hiç değildir. Ama bu düzen, tam da böyle kabul edilsin diye kurulmaktadır.

Sorun ekonomik olduğu kadar siyasidir. Ve çözüm, yardımları artırmakta değil; gasp edilen hakları geri vermektedir. Aksi hâlde bu düzen, yoksulluğu ortadan kaldırmaya değil, yoksulluk üzerinden yönetmeye devam edecektir.


Nokta Haber Yorum sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.