“Bundan böyle, sonsuza dek kendi annemim.”
— Roland Barthes, Yas Günlüğü
Annemin bir gün öleceğini biliyordum. Ama insan bildiği her şeye inanmıyor. Bazı şeyler oluyor, insan onları biliyor, hatta başkalarının başına geldiğinde üzülüyor. Sonra kendi hayatına dönüyor. Sanki ölümün de bir adresi var ve orası hiçbir zaman bizim evimiz olmayacak.
Sonra bir gün oldu.
Annem öldü.
O gün birileri ekmek aldı. Birileri penceresini açtı. Bir ağaç yapraklarını döktü. Annem öldü ve dünyanın haberi olmadı. İnsan annesi öldüğünde hiç değilse bir şeyin durmasını bekliyor. Bir saatin, bir kuşun, karşıdan karşıya geçen birinin.
Hiçbiri durmadı.
Önce annemin gittiğini sandım.
Gitmek ne tuhaf bir kelime. Gidenin bir yere varması gerekir. Annem nereye vardı? Sonra kendimi onun gibi bir şeye kızarken buluyorum. Bir sözü onun sesinde söylüyorum. Ellerim bazen benden habersiz annemin elleri oluyor. Bir bardağı tutuşumda, bir şeyi düzeltirken gösterdiğim sabırsızlıkta. Bazen aynaya bakıyorum. Annemi görmüyorum. Ama yüzümde bana ait olmayan bir şey var.
Ben annemin devamı mıydım?
O da kendi annesinin devamı mıydı?
Peki nerede bitiyordu bütün bu insanlar? Birinin yüzü ötekinde, birinin korkusu başka birinin uykusunda. Kim kimin hayatını yaşıyordu? Ben kendime ait sandığım kaç şeyi annemden habersiz almıştım?
Peki babam?
Ben babamın kızı mıydım sadece?
Babamın söylemediği şeyleri düşünüyorum bazen. Söylediklerini değil. İnsan birinin sustuğu yerde de büyüyor. Babamın sustuğu şeylerin hangisi şimdi benim içimde, bilmiyorum. Belki hiç gitmediği bir yerim ben onun. Belki yapmak isteyip yapmadığı bir şey. Belki de babamın benimle hiçbir ilgisi olmayan bir düşü vardı. Ben o düşün neresindeydim?
Babam da öldü.
Onun ölümünü anneminkinden ayrı bir yere koymuştum. Sanki insanın içinde ölüler için ayrı odalar var. Babam bir odadaydı. Annem başka bir odada. Kapılarını açmadan da yaşayabiliyordum.
Sonra annem öldü.
İki odanın arasındaki duvar da yok oldu.
Şimdi bazen babamı düşünürken anneme, annemi düşünürken babama gidiyorum. Hangisini özlediğimi bilemediğim zamanlar oluyor. Belki ikisini birden değil, onların yanında olduğum bir zamanı özlüyorum. Henüz ikisinin de ölmediği, benim de bir gün böyle bir hayatım olacağını bilmediğim zamanı.
Bir ağaç geliyor aklıma.
Neden bir ağacın altında durmak ister insan? Neden gövdesine yaslanır? Babam mıydı o gövde? Sert, çatlak, bazen gölgesinde bile üşüdüğüm. Yıllarca aynı yerde durduğunu sandığım. Oysa babam da yaşlanıyordu. Ben onu hep babam olarak gördüğüm için belki yaşlandığını bile doğru dürüst görmedim.
Babamın da çocuk olduğu bir zaman vardı.
Bunu düşünmek hâlâ garip geliyor.
Birinin ona kızdığı, birinin saçını okşadığı, bir şeyden korkup saklandığı bir zaman. Babam olmadan önce kimdi babam? Ben onun hayatına ne zaman girdim de ondan önceki bütün yılları sanki hiç yaşanmamış gibi unuttum?
Peki annem neresindeydi o ağacın?
Köklerinde mi?
Neden annemi hep köklere koyuyorum? Görünmeyen, toprağın altında kalan, her şeyi tutmak zorunda olan yere. Annem de gökyüzünü görmek istemez miydi? Bir dal olmak, rüzgârda savrulmak, hiçbir şeyi taşımamak?
Annemin benden önce bir hayatı vardı.
Bunu biliyordum.
Ama annemden önceki kadını ne kadar tanıdım?
Neye gülerdi? Kimden nefret ederdi? Hiç kimseye söylemediği bir isteği var mıydı? Beni sevdiği kadar kendisini de sevmiş miydi? Yoksa ben onun hayatına girdikten sonra, kendi adını yavaş yavaş unutmuş muydu?
Bunları artık soramam.
Babamın da bilmediğim bir hayatı vardı. Belki benim hiç tanımadığım bir sesi, hiç görmediğim bir yüzü. Bazen ikisini de yalnızca bana gösterdikleri halleriyle sevdiğimi düşünüyorum. Onların benden sakladıkları insanlar nereye gitti?
Şimdi annem yok.
Babam da yok.
İnsan kaç yaşında olursa olsun, anne babası öldüğünde yaşının bir kısmını kaybediyor galiba. Ben artık kimsenin küçük kızı değilim. Ama içimde hâlâ küçük bir kız var. Kime ait olduğunu bilmiyor. Bir kapıyı açsa annesi orada olacak sanıyor. Bir başka kapının arkasında babası.
Kapılar duruyor.
Ev yok.
Babamın dallarıyla annemin kökleri arasında büyüdüğümü düşünürdüm. Birinin göğe, diğerinin toprağa doğru uzandığını. Ben de aralarında kendime ait bir yer bulmuştum. Oysa belki babam da köktü bazen. Annem de dal. Belki ikisi de benim onları yerleştirdiğim yerde değildi. Ben bir ağacın içinde yaşadığımı sanırken onlar kendi hayatlarını yaşamaya çalışıyordu.
Bunu da geç düşündüm.
Annem öldüğünde yalnızca annemi kaybetmedim. Benim unuttuğum bir sürü şeyi de götürdü. İlk söylediğim sözü, çocukken nasıl ağladığımı, bir gün neden korktuğumu. Benim hiç hatırlamadığım bir ben vardı onda.
Babamda da başka biri vardı.
Onun gözünden gördüğüm kendimi hiç görmedim ben.
Şimdi ikisi de yok.
Benim başlamamdan önce başlayan iki hayat. Ben onların ortasında doğmuşum. Onların geçmişinden habersiz, kendi geleceğimden habersiz.
Sonra büyümüşüm.
Onlar yaşlanmış.
Ben bunu olmuş bitmiş bir şey gibi söylüyorum ama ne zaman oldu, bilmiyorum.
Bir gün babam öldü.
Bir gün annem.
İkisinin arasında yaşadığım bütün günler şimdi birbirine karışıyor.
Şimdi bazen bir ağaca bakıyorum. Dallarını görüyorum, gövdesini görüyorum. Köklerini göremiyorum.
Belki de annem köklerde değildi. Babam gövdede değildi. Belki o ağacı ben uydurdum. İkisini de bir yere koyabilmek için. Hâlâ bir yerde olduklarını düşünebilmek için.
Çünkü başka türlü nereye koyacağımı bilmiyorum onları.
Babamın öldüğünü biliyorum. Annemin de.
Ama hâlâ ikisinin de bildiği o küçük kızın bir yerlerde yaşadığını sanıyorum.
Sonra düşünüyorum.
Benim doğduğum günü hatırlayan iki insan vardı. O günün sesini, kokusunu, benim henüz hiçbir şey bilmediğim o ilk saatleri. Ben onların hayatına geldim. Onlar benim hayatımdan gittiler.
Şimdi ikisi de yok.
Ve dünyada, benim başladığım yere benden daha yakın kimse kalmadı.
Bazen hâlâ bir şey olduğunda anneme anlatmak istiyorum. Sonra babama. Bir anlığına ikisinin de öldüğünü unutuyorum.
O bir an ne kadar kısa.
Sonra yeniden hatırlıyorum.
Ben hâlâ buradayım.
Yaşlanıyorum. Bir şeylere seviniyorum. Bazen gülüyorum. Sabahları uyanıyorum. Birileri bana sesleniyor.
Ama bazen kendi hayatımın içinde yabancı gibi dolaşıyorum.
Çünkü beni dünyaya getiren dünya artık yok.
- Ben Yaşıyorum, Geldiğim Dünya Öldü - 5 Kasım 2026
- Bazen Bir Koku Yıllarca Bekler - 22 Temmuz 2026
- Bazı Şeylerin Hesabı Tutulmaz - 30 Mayıs 2026



















