1–8 Kasım 2026 tarihleri arasında Türkiye’nin farklı kentlerinden gelen kadın cinayetleri, silahlı ve bıçaklı saldırılar, uzaklaştırma kararlarına rağmen sürdürülen şiddet ve mahkeme dosyaları, kadınların yaşam hakkı ile korunma mekanizmaları arasındaki sorunları yeniden gündeme taşıdı. Ankara’dan Elazığ’a, Samsun’dan Manisa’ya, İstanbul’dan Şanlıurfa’ya uzanan olaylarda kadınlar çoğunlukla ailelerinden ya da geçmişte ilişki yaşadıkları erkeklerden gelen şiddetin hedefi oldu. Aynı günlerde mahkemelerde kadın cinayetleri ve şüpheli ölümlerle ilgili davalar görülürken kadın örgütleri, yalnızca faillerin cezalandırılmasını değil, şiddetin önlenmesini ve koruma kararlarının etkili uygulanmasını da talep etti.
Türkiye’de kasım ayının ilk haftası geride kalırken kadınların yaşamına ilişkin haberler, birbirinden uzak kentlerde yaşanmış olayları aynı toplumsal gerçekliğin içinde buluşturdu. Bir yerde boşandığı erkek tarafından öldürülen bir kadın, başka bir yerde ayrılmak istediği için yaşamını yitiren bir kadın, bir başka kentte annesini ve kız kardeşini öldüren bir erkek, mahkeme salonlarında yıllar önce uğradıkları saldırıların hesabını soran kadınlar ve yakınlarını kaybetmiş aileler vardı. Her olayın kendine özgü koşulları, ayrı bir soruşturması ve geride bıraktığı farklı hayatlar bulunuyordu. Ancak haberler yan yana getirildiğinde, kadınların yaşam hakkının korunması ile şiddetin önlenmesine yönelik hukuksal ve toplumsal mekanizmaların işleyişi arasındaki sorunlar daha açık biçimde görüldü.
Bir kadın öldürüldüğünde haber çoğu zaman olayın gerçekleştiği yer, kullanılan silah, failin kimliği ve gözaltı işlemiyle sınırlı kalıyor. Oysa cinayet haberinin gerisinde, yaşamını yitiren kadının artık sürdüremeyeceği bir hayat bulunuyor. Çalıştığı iş, büyüttüğü çocuklar, kurduğu dostluklar, ayrılmak istediği ilişki, geleceğine ilişkin kararları ve gerçekleştiremediği düşünceleri, birkaç paragrafın içinde görünmez hâle geliyor. Cinayet soruşturması failin eylemini ve sorumluluğunu belirlemeye yönelirken, toplumsal açıdan sorulması gereken başka sorular da ortaya çıkıyor: Kadın daha önce tehdit edilmiş miydi? Yardım istemiş miydi? Koruma kararı bulunuyor muydu? Şiddetin gerçekleşmesini önlemek için hangi olanaklar vardı ve bunlar nasıl kullanılmıştı?
Bu soruların yanıtı her dosyada aynı değil. Bu nedenle kadın cinayetlerini tek bir açıklamaya indirgemek doğru olmaz. Ancak farklı olayların ortak özelliklerini araştırmak, şiddetin yalnızca bireysel davranışlardan değil, kadınların aile, çalışma yaşamı ve toplum içindeki konumlarını belirleyen ilişkilerden de etkilendiğini anlamak bakımından önem taşıyor. Kadınların ayrılma, boşanma, çalışma ve kendi hayatları hakkında karar verme haklarının şiddetle karşılandığı olaylar, bu ilişkilerin en ağır sonuçlarını oluşturuyor.
Ankara ve Aksaray: Boşanma sonrasında da devam eden ölüm tehdidi
Haftanın başında Ankara’da kadın cinayetlerine karşı yapılan açıklamalar, 30 Ekim’de öldürülen Aynur Ekici’nin ardından sürdürülen adalet arayışını yeniden gündeme taşıdı. Ekici’nin eski eşi tarafından iş yerinde öldürülmesi üzerine 1 Kasım’da olayın yaşandığı çevrede kadınların güvenliği tartışıldı. Aynı gün yayımlanan haberlerde, boşanmış kadınların can güvenliğine ilişkin kaygılar dile getirildi. Ankara’da önceki günlerde yaşanan diğer kadın cinayetleriyle birlikte değerlendirildiğinde, kadınların evlilik sona erdikten sonra da eski eşlerinden gelen şiddet tehdidiyle karşılaşabildiği görüldü.
Aksaray’da Şefika Yeşildağ, 2 Kasım’da boşandığı Osman Oruç tarafından bıçaklanarak öldürüldü. Basına yansıyan bilgilere göre şüpheli, çocuklarını görme gerekçesiyle kadının evine gitti. Yeşildağ’ın 15 bıçak darbesiyle öldürüldüğü, daha önce de eski eşi tarafından rahatsız edildiği iddia edildi. Şüpheli gözaltına alınırken olay, çocuklarla kişisel ilişki kurulmasının kadınların güvenliğini tehlikeye atmadan nasıl düzenleneceği sorusunu yeniden gündeme getirdi. Boşanmanın hukuken tamamlanması, kadınlar açısından şiddet tehdidinin de sona erdiği anlamına gelmeyebiliyor.
Bu iki olayın ortak noktası, evlilik ilişkisinin sona ermesinin erkek şiddetini kendiliğinden sona erdirmemesi. Hukuk önünde boşanma, iki insan arasındaki evlilik bağının kaldırılması anlamına geliyor. Ancak kadın üzerinde hak sahibi olduğunu düşünen, onun kararlarını kendi iradesine bağlı görmek isteyen anlayış, hukuksal ilişkinin bitmesinden sonra da varlığını sürdürebiliyor. Kadının kendi hayatını yeniden kurma hakkı, kimi zaman eski eşin denetimini sürdürme girişimiyle karşılaşıyor. Böyle durumlarda çocuklarla görüşme, ortak geçmişten kaynaklanan zorunlu temaslar ve ekonomik ilişkiler, kadının güvenliğinin ayrıca gözetilmesini gerektiriyor. Burada belirleyici olan, yalnızca boşanma kararının verilmiş olması değil, kadının ayrılık sonrasında da bağımsız ve güvenli bir hayat sürdürebilmesidir.
Şanlıurfa ve Manisa: Aile içinde kadın cinayetleri
4 Kasım’da Şanlıurfa’dan gelen haberde bir erkeğin annesini ve ablasını pompalı tüfekle öldürdüğü bildirildi. 6 Kasım’da ise Manisa’da bir erkeğin annesini ve kardeşini bıçaklayarak öldürdüğü, olayın ardından gözaltına alındığı haberleştirildi. İki olayda da saldırıların aile içindeki erkekler tarafından gerçekleştirilmesi, kadınlara yönelik ölümcül şiddetin yalnızca eşler veya eski eşlerle sınırlı olmadığını gösterdi.
Aile, toplumda dayanışmanın, sevginin ve güvenliğin temel alanlarından biri olarak kabul ediliyor. Ancak aynı aile ilişkileri içinde kadınların yaşamlarını sınırlayan, kararlarını denetleyen ve kimi durumlarda şiddete dönüşen güç ilişkileri de bulunabiliyor. Kadın cinayetlerinin yalnızca evlilik veya boşanma üzerinden değerlendirilmesi, annelerin, kız kardeşlerin ve diğer aile üyelerinin maruz kaldığı şiddeti yeterince açıklamıyor. Bu nedenle aile içindeki şiddetin araştırılması, yalnızca bireylerin davranışlarına değil, aile üyeleri arasındaki otorite ilişkilerine, ekonomik bağımlılıklara ve kadınların kendi yaşamları üzerinde ne ölçüde söz sahibi olabildiklerine de bakmayı gerektiriyor.
Kadınların aile içinde güvenliğini sağlayacak mekanizmaların yalnızca şiddet gerçekleştikten sonra devreye girmesi yeterli değil. Tehditlerin, daha önce yaşanmış saldırıların ve kadınların yardım taleplerinin değerlendirilmesi, ölümcül sonuçlara ulaşmadan önce müdahale edilebilmesinin temel koşullarından biri. Aile ilişkilerinin özel alan olarak görülmesi, bu ilişkiler içinde gerçekleşen şiddetin kamusal sorumluluk dışında bırakılmasına gerekçe oluşturamaz.
Samsun ve Elazığ: Ayrılmak isteyen ve boşanmış kadınlar öldürüldü
5 Kasım’da Samsun’da Latife Mengüç’ün ayrılmak istediği erkek tarafından öldürüldüğü haberi yayımlandı. Olay, kadınların bir ilişkiyi sonlandırma kararının erkek şiddetiyle karşılandığı vakalardan biri olarak kayıtlara geçti. Bir ilişkinin sürdürülmesi ya da bitirilmesi konusunda kadının iradesinin kabul edilmemesi, bu tür cinayetlerin incelenmesinde üzerinde durulması gereken başlıca sorunlardan biri.
8 Kasım’da Elazığ’ın Keban ilçesine bağlı Denizli köyünde 56 yaşındaki Nazmiye Ö. eski eşi tarafından tüfekle öldürüldü. İki çocuk annesi kadının altı yıl önce boşandığı A.P.’nin evine gelerek ateş ettiği, olaydan sonra kaçan şüphelinin jandarma tarafından yakalandığı bildirildi. Kadının cenazesi otopsi için Fırat Üniversitesi Hastanesi morguna götürüldü. Altı yıl önce sona ermiş bir evliliğin ardından yaşanan bu cinayet, ayrılık sonrasında sürdürülen tehditlerin ve eski eş şiddetinin ne kadar uzun süre devam edebildiğini gösteren yeni bir olay oldu.
Samsun ve Elazığ’dan gelen haberler, kadınların kendi yaşamlarına ilişkin kararlarının neden ölümcül saldırıların konusu olabildiği sorusunu yeniden ortaya koydu. Bir kadının ilişkiyi sürdürmek istememesi ya da evliliğini sona erdirmesi, onun kişisel özgürlüğünün parçasıdır. Ancak kadının ayrılma kararını kabul etmeyen erkeklerin şiddete başvurması, bu özgürlüğün yalnızca hukuksal güvenceyle korunamayabileceğini gösteriyor. Kadınların ekonomik bağımsızlığı, güvenli barınma olanakları, tehdit karşısında başvurabilecekleri kurumların erişilebilirliği ve koruma kararlarının uygulanması, ayrılık sonrasındaki yaşamın güvenliği açısından birbirinden ayrı düşünülemez.
İstanbul Fatih: Bir kadın öldürüldü, kadın şüpheli tutuklandı
5 Kasım’da İstanbul’un Fatih ilçesinde bir evde meydana gelen bıçaklı saldırıda bir kadın hayatını kaybetti. Polis ekipleri tarafından yakalanan 32 yaşındaki kadın şüpheli, 6 Kasım’da kasten öldürme suçlamasıyla tutuklandı. Haberlerde olayın iki kadın arasında yaşanan tartışmanın ardından gerçekleştiği aktarıldı.
Bu olayın, erkekler tarafından gerçekleştirilen kadın cinayetlerine ilişkin istatistiklerden ayrı değerlendirilmesi gerekiyor. Bununla birlikte kadınların öldürüldüğü bütün olayların, failin kimliğinden bağımsız olarak, soruşturulması ve yaşam hakkı açısından kayıt altına alınması önem taşıyor. Kadına yönelik erkek şiddetinin toplumsal nedenlerini araştırmak, kadınların başka koşullarda yaşamlarını yitirdiği olayların görünmez bırakılmasını gerektirmiyor. Tersine, doğru sınıflandırma yapılması, şiddetin farklı biçimlerinin ve nedenlerinin daha sağlıklı incelenmesini mümkün kılıyor.
İstanbul, Adana ve İzmir: Sokakta ve evde saldırılar
6 Kasım’da İstanbul Avcılar’da bir kadın, bıçaklı saldırının ardından yardım istemek için çıktığı sokakta yeniden bıçaklandı. Olay, saldırıdan kaçmaya çalışan kadının kamusal alanda da güvenliğe ulaşamadığını gösterdi. Adana’da ise 5 Kasım’da iki kadının sokak ortasında şiddete uğradığı haberleştirildi. İzmir’in Menemen ilçesinde 4 Kasım’da genç bir kadının ağabeyleri tarafından vurulduğu bildirildi.
Bu olayların her birinin soruşturma süreci farklı olmakla birlikte ortak sorun, kadınların evde, sokakta ve yakın çevrelerinde şiddete maruz kalması. Şiddet yalnızca ölümle sonuçlanan olaylardan oluşmuyor; yaralanma, tehdit, takip ve tekrarlanan saldırılar da kadınların gündelik hayatını sınırlıyor. Bu nedenle şiddete uğrayan kadınların başvurularının nasıl değerlendirildiği, acil yardım taleplerine ne kadar hızlı karşılık verildiği ve saldırı sonrasında hangi koruyucu önlemlerin alındığı önem kazanıyor.
Bir kadının şiddetten kaçmak için evinden çıkması, sokakta güvenliğe ulaşacağı anlamına gelmeyebiliyor. Kadınların yaşam alanları arasındaki sınırlar, şiddet tehdidinin de sınırlarını oluşturmuyor. Evde başlayan saldırının sokakta sürmesi, şiddetin yalnızca aile içinde yaşanan bir sorun olarak değerlendirilmesinin yetersizliğini gösteriyor. Kadınların güvenliği, konutun kapısında sona eren bir sorumluluk değil; kamusal alanı, ulaşımı, çalışma yaşamını ve acil yardım mekanizmalarını da kapsayan bütünlüklü bir hak olarak ele alınmak zorunda.
Koruma kararı ve polis müdahalesi: Şiddet bildirildiğinde ne oluyor?
3 Kasım’da yayımlanan bir haberde, hakkında uzaklaştırma kararı bulunan bir erkeğin daha önce birlikte yaşadığı kadınla oğlunu silahla yaraladığı aktarıldı. Aynı gün gündeme gelen Dilan Öztürk’ün hikâyesinde ise boşandığı erkeğin çocuklarının önünde gerçekleştirdiği silahlı saldırının ardından kadının yaşamından endişe ettiği belirtildi.
4 Kasım’da İstanbul Maltepe’de ev içi şiddet ihbarına ilişkin polis müdahalesi de tartışma yarattı. Habere göre bir kadının gizlice yardım isteme girişimi, müdahale sırasında şiddet uyguladığı belirtilen kişiye açık edildi. Olayın ayrıntılarının ve olası idari işlemlerin ayrıca doğrulanması gerekiyor. Bununla birlikte gizli yardım başvurularında kadının güvenliğinin korunması, şiddete müdahalenin temel koşullarından biri.
Koruma kararlarının varlığı ile bu kararların uygulanması aynı şey değil. Bir kadının şiddet tehdidini yetkililere bildirmesi, kendisini korumaya yönelik bir sürecin başlangıcı olmalı. Ancak uzaklaştırma kararlarına rağmen gerçekleştirilen saldırılar, kararların izlenmesi, ihlallerin değerlendirilmesi ve risk altındaki kadınlara sağlanan fiilî korumanın yeterliliği konusunda sorular doğuruyor.
Türkiye’de kadına yönelik şiddetin önlenmesine ilişkin temel yasal düzenlemelerden biri olan 6284 sayılı Kanun, şiddete uğrayan veya şiddete uğrama tehlikesi bulunan kadınların korunması için çeşitli tedbirler öngörüyor. Ancak yasal düzenlemelerin varlığı, uygulamanın her durumda etkili olduğu anlamına gelmiyor. Kadının yaptığı başvurunun nasıl kaydedildiği, riskin nasıl değerlendirildiği, koruma kararının ihlal edilmesi hâlinde ne yapıldığı ve kurumlar arasındaki bilgi akışının nasıl sağlandığı, yasanın gündelik hayatta karşılık bulup bulmadığını belirliyor. Kadınların güvenliğini yalnızca bir mahkeme kararının varlığına indirgemek, o kararın uygulanmasından sorumlu kurumların yükümlülüklerini görünmez kılabilir.
Mahkeme salonlarında kadınların adalet mücadelesi
5 Kasım’da İstanbul Anadolu 21. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen Merve Veziroğlu davası, haftanın öne çıkan yargı gelişmelerinden biri oldu. Veziroğlu, 4 Ağustos 2023’te Üsküdar’da o dönem eşi olan Yunus Yıldırım tarafından 58 yerinden bıçaklanmış ve ağır yaralı olarak kurtulmuştu. Sanığa verilen 26 yıllık hapis cezası Yargıtay tarafından bozulmuş, dosya yeniden yerel mahkemeye gönderilmişti.
Yeniden yapılan yargılamada mahkeme, Yıldırım hakkında eşe karşı kasten öldürmeye teşebbüsten 20 yıl, kişiyi hürriyetinden yoksun kılmaktan 6 yıl olmak üzere toplam 26 yıl hapis cezasına yeniden hükmetti. Veziroğlu duruşmada, saldırının yaşamını nasıl tehdit ettiğini anlatarak Yargıtay’ın bozma kararına karşı çıktı. Sanık ise öldürme kastı bulunmadığını savundu ve tahliyesini istedi.
Aynı hafta Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneğinin yayımladığı duruşma takviminde, 3 Kasım için Bursa’daki Sevgi Yandık cinayeti dosyası, 5 Kasım için Çanakkale Biga’daki Mehtap Koçali şüpheli ölüm dosyası ve Adana’daki Neriman Onur cinayeti dosyası yer aldı. Takvim, kadın cinayetleriyle ilgili yargılamaların farklı illerde sürdüğünü gösteriyor; ancak bu dosyalarda söz konusu tarihlerde verilen kararlar ayrıca doğrulanamadığından duruşma sonucu olarak aktarılmıyor.
Mahkemelerdeki bu dosyalar, kadınlara yönelik şiddetin yalnızca olayın gerçekleştiği günle sınırlı kalmadığını gösteriyor. Saldırıdan sağ kurtulan kadınlar tedavi süreçlerinin ardından mahkeme salonlarında yeniden yaşadıklarını anlatmak zorunda kalabiliyor. Öldürülen kadınların yakınları ise yıllar sürebilen yargılamalarda adalet arayışını sürdürüyor. Ceza davalarının ne kadar sürede sonuçlandığı, verilen hükümlerin nasıl gerekçelendirildiği ve kadınların yargılama boyunca ne ölçüde korunduğu da şiddetle mücadele açısından önem taşıyor.
Bir kadın ağır bir saldırıdan sağ kurtulduğunda yaşamı yalnızca hastaneden taburcu olmasıyla eski düzenine dönmüyor. Bedensel yaraların iyileşmesi, yaşanan korkunun sona ermesi ya da güven duygusunun yeniden kurulmasıyla aynı anlama gelmiyor. Üstelik yargılama süreci uzadığında kadın, uğradığı saldırının ayrıntılarını tekrar tekrar anlatmak zorunda kalabiliyor. Mahkeme salonunda verilen kararın önemi burada daha da belirginleşiyor. Yargılamanın görevi yalnızca suçun ve failin sorumluluğunun belirlenmesi değil, bunu yaparken mağdurun haklarını, güvenliğini ve insan onurunu da korumak. Kadınların adalet arayışını yıllara yayılan yeni bir yıpranma sürecine dönüştürmemek, hukuk sisteminin işleyişi açısından temel bir sorumluluk oluşturuyor.
Denizli’de Güldane Acar’ın ölümü: Yanıt bekleyen sorular
Haftanın şüpheli kadın ölümlerinden biri Denizli’nin Acıpayam ilçesinde kayda geçti. Yakınlarının haber alamadığı Güldane Acar için başlatılan arama çalışmalarında kadının cansız bedeni ormanlık alanda bulundu. Cenazesi otopsiye gönderilirken olayla ilgili soruşturma başlatıldığı bildirildi. Ölümün nedeni ve koşulları hakkında kesinleşmiş bir adli bulguya ulaşılamadı.
Şüpheli kadın ölümlerinde soruşturmanın sonucu belirlenmeden cinayet hükmüne varmak doğru değil. Bununla birlikte olayların yalnızca ilk günkü haberlerle sınırlı kalmaması, otopsi ve adli inceleme sonuçlarının izlenmesi, ailelerin açıklamalarının ve varsa soruşturma sürecindeki eksiklik iddialarının araştırılması gerekiyor. Şüpheli ölüm kategorisi, cinayetin kanıtlandığı anlamına gelmediği gibi ölümün bütün yönleriyle aydınlatıldığı anlamına da gelmiyor.
Bir kadının ölümünün şüpheli olarak kayda geçmesi, yakınları açısından yalnızca ölümün yarattığı acıyla değil, ne olduğuna ilişkin belirsizlikle de yaşamak anlamına gelebiliyor. Bu nedenle adli incelemelerin tamamlanması, elde edilen bulguların değerlendirilmesi ve soruşturmanın sonucunun açıklığa kavuşturulması, hem yaşamını yitiren kadının hem de geride kalan yakınlarının hakları açısından önem taşıyor. Şüpheli ölümlerin kadın cinayetleriyle aynı istatistiksel kategoriye yerleştirilmemesi gerekir; ancak bu ayrım, olayların izlenmesinden vazgeçilmesi anlamına gelmemeli.
Ekim ayının verileri kasımın ilk haftasında açıklandı
6 Kasım’da Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformunun yayımladığı ekim raporuna göre, bir önceki ay erkekler tarafından 20 kadın öldürüldü, 39 kadın ise şüpheli şekilde ölü bulundu. Platform, verilerin kamuoyuna yansıyan olaylar üzerinden derlendiğini ve kadın cinayetlerine ilişkin düzenli, ayrıntılı resmî verilerin açıklanması gerektiğini belirtti.
bianet’in 4 Kasım’da yayımlanan erkek şiddeti çetelesinde ise 2026’nın ilk on ayında 242 kadının erkekler tarafından öldürüldüğü, 404 kadının ölümünün basına şüpheli olarak yansıdığı bildirildi. Aynı dönemde 492 kadına yönelik şiddet ve 167 kadına yönelik taciz vakası kayda geçirildi. Bu rakamlar, basına yansıyan ve kuruluşun izleme yöntemine göre sınıflandırılan olayları kapsıyor; bütün şiddet vakalarının eksiksiz sayımı olarak değerlendirilmemeli.
Kadın cinayetlerine ilişkin farklı kuruluşların açıkladığı veriler, kullanılan tanımlar ve kayıt yöntemleri nedeniyle her zaman aynı sonuçları vermiyor. Bu nedenle kadın cinayetleri, şüpheli kadın ölümleri, cinayete teşebbüs ve diğer şiddet vakalarının ayrı kategorilerde izlenmesi gerekiyor. Sağlıklı bir kamu politikası oluşturabilmek için olayların sayısı kadar kadınların daha önce yaptıkları başvurular, koruma kararları, bu kararların ihlalleri ve soruşturma sonuçları da önem taşıyor.
Bu rakamların gerisinde yalnızca adli dosyalar değil, çalışma yaşamından aile ilişkilerine kadar uzanan toplumsal koşullar bulunuyor. Kadınların şiddete maruz kaldıkları ortamlar, faillerle aralarındaki ilişkiler, ayrılık süreçleri ve ekonomik durumları birlikte incelendiğinde, şiddetin önlenmesinin neden tek bir kurumun ya da tek bir yasal düzenlemenin sorumluluğuna bırakılamayacağı daha açık biçimde görülüyor. Verilerin düzenli ve karşılaştırılabilir biçimde yayımlanması, yalnızca geçmişte yaşananları saymak için değil, gelecekte hangi alanlarda önlem alınması gerektiğini belirlemek için de gerekli.
Kadınların çalışma yaşamı: Şiddetin ekonomik ve toplumsal boyutu
1 Kasım’da yayımlanan istihdam haberleri, kadınların çalışma yaşamındaki eşitsizliklerini de gündeme taşıdı. Evrensel’in aktardığı verilere göre çalışan kadınların yaklaşık üçte biri kayıt dışı istihdam edilirken her on kadından dokuzu sendikasız çalışıyor.
Ekonomik güvencesizlik tek başına kadın cinayetlerinin nedeni olarak gösterilemez. Ancak düzenli gelirden, sosyal güvenceden ve bağımsız yaşam olanaklarından yoksunluk, şiddet gören kadınların güvenli biçimde ayrılmasını ve yeni bir hayat kurmasını güçleştirebilir. Kadınların şiddetten korunması bu nedenle yalnızca kolluk müdahalesi ve ceza yargılamasıyla sınırlı düşünülemez. Barınma, istihdam, çocuk bakımı, hukuki yardım ve sosyal destek hizmetleri de koruma sisteminin parçalarıdır.
Türkiye’de kadına yönelik şiddetin önlenmesine ilişkin uluslararası değerlendirmelerde de bu bütünlük vurgulanıyor. Human Rights Watch’un koruma kararlarının uygulanmasına ilişkin araştırması, bazı kadınların mahkeme tarafından verilmiş tedbir kararlarına rağmen yeniden şiddete uğradığını ve öldürüldüğünü belgelemişti. Bu araştırma 2022 tarihli olmakla birlikte, Kasım 2026’da gündeme gelen uzaklaştırma kararına rağmen saldırı vakalarının değerlendirilmesinde önemli bir karşılaştırma zemini sunuyor.
Kadınların çalışma yaşamındaki eşitsiz konumları ile aile içinde karşılaştıkları şiddet arasında her olay için doğrudan bir neden-sonuç ilişkisi kurulamaz. Bununla birlikte ekonomik bağımsızlık, kadınların kendi yaşamları üzerinde karar verebilmesinin önemli koşullarından biri. Geliri olmayan, güvencesiz çalışan, çocuk bakımını tek başına üstlenen ya da barınma olanağı bulunmayan bir kadının şiddet gördüğü ilişkiden ayrılması, ekonomik olanakları daha geniş bir kadına göre daha fazla güçlük taşıyabiliyor. Bu nedenle kadınların yaşam hakkının korunması, yalnızca saldırganın cezalandırılmasıyla değil, kadınların bağımsız yaşam kurabilmesini sağlayan toplumsal koşulların geliştirilmesiyle de ilgili.
Bir haftanın ardından: Korunma hakkı ile yaşananlar arasındaki mesafe
1–8 Kasım 2026 döneminde basına yansıyan olaylar, Türkiye’de kadına yönelik şiddetin farklı biçimlerini aynı zaman diliminde görünür kıldı. Bir yanda eski eşleri veya aile üyeleri tarafından öldürülen kadınlar, diğer yanda saldırılardan yaralı kurtulanlar, koruma kararlarına rağmen yeniden şiddete uğrayanlar ve mahkeme salonlarında adalet arayanlar vardı. Şüpheli kadın ölümleri ise adli soruşturmaların sonuçlarının izlenmesi gerektiğini yeniden hatırlattı.
Bu olayların ortak yönü yalnızca faillerin erkek olması ya da saldırıların aile içinde gerçekleşmesi değil. Kadınların kendi hayatları üzerinde karar verme hakkının, özellikle ayrılık ve boşanma süreçlerinde, şiddet yoluyla sınırlandırılmaya çalışılması da dikkat çekiyor. Koruma kararlarının etkili uygulanması, tekrarlanan tehditlerin ciddiye alınması, şiddet bildirimlerinin gizliliğinin korunması ve kadınların ekonomik bağımsızlığının desteklenmesi, haberlerde karşılaşılan farklı olayların kesiştiği başlıca alanlar.
Kadın cinayetlerinin ardından yapılan açıklamalar ve verilen cezalar, adalet sürecinin önemli parçalarıdır. Ancak şiddetle mücadelenin başarısı yalnızca cinayetten sonra yürütülen soruşturmalarla ölçülemez. Asıl belirleyici sorulardan biri, ölümcül saldırı gerçekleşmeden önce hangi önlemlerin alınabileceği ve mevcut koruma mekanizmalarının neden her durumda yeterli olmadığıdır.
Bir kadının yaşamını kaybetmesinden sonra başlayan soruşturma, geride kalan yakınları için adalet arayışının başlangıcı olabilir; fakat öldürülen kadının yaşamını geri getiremez. Bu nedenle kadın cinayetlerine ilişkin haberlerin yalnızca cezalandırma süreçleriyle sınırlı kalmaması, şiddetin gerçekleşmesinden önceki koşulların da araştırılması gerekiyor. Kadınların daha önce yaptıkları başvurular, tehditler, koruma kararları ve bu kararların uygulanma biçimleri, her olayda ayrı ayrı incelenmesi gereken olgular arasında bulunuyor.
Kasım ayının ilk haftasında Türkiye’nin farklı kentlerinden gelen haberler, kadınların yaşam hakkının korunmasının yalnızca bireysel suçların soruşturulmasıyla değil, toplumsal eşitsizliklerin, aile içindeki güç ilişkilerinin ve kamu kurumlarının sorumluluklarının birlikte ele alınmasıyla mümkün olabileceğini gösteriyor. Kadınların çalışma yaşamındaki güvencesizlikleri, aile içindeki bağımlılık ilişkileri ve kendi geleceklerini belirleme olanakları, şiddetin önlenmesine ilişkin tartışmanın dışında bırakılamaz. Çünkü bir kadının şiddet gördüğü ilişkiden ayrılabilmesi, yalnızca ayrılma hakkına sahip olmasıyla değil, ayrıldıktan sonra yaşayabileceği güvenli bir hayatın koşullarına da bağlı.
Bu haftanın haberlerinde adları geçen kadınların bir bölümü artık hayatta değil. Bir bölümü yaralarıyla yaşamaya devam ediyor, bazıları mahkeme salonlarında adalet arıyor, bazı ölümlerin nasıl gerçekleştiği ise henüz açıklığa kavuşmuş değil. Olayların her biri kendi koşulları içinde soruşturulmayı ve izlenmeyi gerektiriyor. Ancak hepsinin birlikte ortaya koyduğu temel sorun değişmiyor: Kadınların yaşam hakkını korumak için var olan hukuksal güvenceler, toplumsal ilişkiler ve kamu kurumlarının uygulamaları arasında giderilmesi gereken bir mesafe bulunuyor.
Bir kadın şiddet gördüğünü bildirdiğinde, ayrılmak istediğinde ya da yaşamından endişe ettiğini söylediğinde, devletin görevi yalnızca başvurusunu kayda geçirmek midir; yoksa o kadının hayatta kalmasını sağlayacak korumayı fiilen gerçekleştirmek midir?
- NHA / DHA, Cumhuriyet, İHA, Anadolu Ajansı (AA), Star, Elazığ Anlık, Habertürk, Anadolu Yakası, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu, bianet, Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği, Evrensel, Human Rights Watch, 6284 Sayılı Kanun




















