Selahattin Demirtaş, 4 Kasım 2016’da başlayan tutukluluğunun onuncu yılında, Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun barışçıl çözümü üzerine yeni bir yazı kaleme aldı. Edirne Cezaevi’nden yaptığı çağrıda, devletin demokratikleşme yükümlülüğü ile PKK’nin silahsızlanma sorumluluğunun birbirinin yerine geçirilemeyeceğini vurguladı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin ihlal kararlarına rağmen özgürlüğüne kavuşamayan Demirtaş’ın mesajı, barışın yalnızca çatışmaların sona ermesiyle değil, hukuk, güven ve toplumun demokratik katılımıyla kalıcılaşabileceği düşüncesi üzerinde yükseliyor.
NHA – ANKARA | 4 Kasım 2026
Eski Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Edirne Cezaevi’nde geçirdiği on yılın ardından Türkiye’nin barış ve demokratikleşme tartışmalarına yeni bir metinle katıldı. Almanya’nın Köln kentinde faaliyet gösteren QAD Barış Araştırmaları Derneği için kaleme aldığı ve 3 Kasım’da yayımlanan “Birlikte Kazanmak” başlıklı yazısında, Kürt sorununun çözümüne yönelik girişimlerin karşılaştığı güçlükleri, devletin ve silahlı örgütün sorumluluklarını, toplumsal güvenin yeniden kurulması gereğini değerlendirdi.
Demirtaş’ın açıklaması, Türkiye’nin yakın siyasal tarihinde önemli bir kırılma noktası olan 4 Kasım 2016’nın onuncu yıldönümüne denk geldi. O tarihte HDP’li milletvekillerine yönelik operasyonlarda Demirtaş ve dönemin diğer eş genel başkanı Figen Yüksekdağ’ın da aralarında bulunduğu çok sayıda siyasetçi gözaltına alınmış, ardından tutuklanmıştı. Demirtaş o günden bu yana Edirne Cezaevi’nde bulunuyor. On yıllık süre boyunca hakkında farklı yargı kararları verildi; Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ise tutukluluğuna ilişkin birden fazla hak ihlali kararı aldı.
Bu koşullar altında yayımlanan yazı, yalnızca cezaevindeki bir siyasetçinin güncel gelişmelere ilişkin değerlendirmesi değil, Türkiye’nin uzun yıllardır çözülemeyen temel siyasal sorunlarından birinin hangi yöntemlerle ele alınması gerektiğine ilişkin öneriler içeriyor. Demirtaş, barışın taraflardan birinin diğerine karşı üstünlük sağlamasıyla değil, farklı sorumlulukların yerine getirilmesi ve ortak bir toplumsal zeminin oluşturulmasıyla ilerleyebileceğini savunuyor.
Devletin Sorumluluğu İle Silahsızlanma Birbirinin Yerine Geçemez
Demirtaş’ın yazısında öne çıkan temel düşünce, çatışmanın sona erdirilmesi ile demokratikleşmenin birbirine bağlı ancak farklı sorumluluklar gerektiren süreçler olması. Devletin hukuki güvenceler oluşturması, özgürlüklerin önünü açması ve demokratikleşmeyi ilerletmesi gerektiğini belirten Demirtaş, PKK’nin de silahsızlanma yönündeki adımları ilerletmekle sorumlu olduğunu ifade ediyor.
Bu ayrım, Türkiye’de Kürt sorununun çözümüne ilişkin tartışmaların uzun süredir merkezinde bulunan bir anlaşmazlığa karşılık geliyor. Güvenlik politikalarını önceleyen yaklaşımlar, silahlı faaliyetlerin sona ermesini siyasal normalleşmenin temel koşulu olarak değerlendirirken hak ve özgürlükler eksenindeki yaklaşımlar, demokratikleşmenin silahsızlanmanın sonrasına ertelenemeyeceğini savunuyor.
Demirtaş’ın önerdiği çerçeve, iki sorumluluğun birbirini ortadan kaldırmadığı bir çözüm anlayışına dayanıyor. Devletin demokratikleşme yükümlülüğünün silahsızlanma gerekçesiyle ertelenmemesi, silahlı örgütün de siyasal gelişmeleri gerekçe göstererek kendi sorumluluğunu belirsizleştirmemesi gerektiğini belirtiyor.
Bu yaklaşımda demokratikleşme, yalnızca belirli bir siyasal hareketin taleplerinin karşılanması anlamına gelmiyor. Hukukun öngörülebilirliği, ifade ve örgütlenme özgürlüğü, siyasal katılım ve yurttaşların haklarını kullanabilmesi, toplumsal barışın dayanakları olarak ele alınıyor.
Demirtaş’ın yazısında Abdullah Öcalan’ın süreçte üstlendiği rolü yerine getirebileceği koşulların oluşturulması gerektiği de belirtiliyor. Bunun yanında PKK’nin silahsızlanmayı hızlandırması ve toplumun barış sürecinde edilgen bir izleyici olmaktan çıkarak doğrudan söz sahibi olması isteniyor.
Böylece çözümün yalnızca devlet ile silahlı örgüt arasında yürütülecek görüşmelere indirgenmemesi gerektiği savunuluyor. Sürecin siyasal temsil kurumlarını, sivil toplumu ve farklı toplumsal kesimleri kapsaması, kalıcı barış için gerekli bir unsur olarak değerlendiriliyor.
On Yıllık Tutukluluk Ve Hukukun Çözümdeki Yeri
Demirtaş’ın barış ve demokratikleşme üzerine yaptığı değerlendirmeler, kendi hukuki durumundan bağımsız değil. 4 Kasım 2016’da başlayan tutukluluğu, Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki yükümlülükleri bakımından da uzun süredir tartışılıyor.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 22 Aralık 2020 tarihli Büyük Daire kararında Demirtaş’ın haklarının ihlal edildiğini belirleyerek serbest bırakılması gerektiğine hükmetti. Mahkeme, sonraki tutukluluk sürecine ilişkin kararlarında da hak ihlalleri tespit etti. Buna karşın Demirtaş, farklı yargısal süreçler ve hakkında verilen mahkûmiyet kararları nedeniyle cezaevinde kalmaya devam etti.
Türkiye’deki yargı makamlarının verdiği kararlarla uluslararası insan hakları hukukundan kaynaklanan yükümlülükler arasındaki bu uyuşmazlık, demokratikleşme tartışmasının somut başlıklarından biri olmayı sürdürüyor. Barış sürecinde hukuki güvencelerin önemini vurgulayan Demirtaş’ın kendisinin de uzun süredir uluslararası yargı kararlarına konu olan bir tutukluluk süreci yaşaması, açıklamasının hukuksal bağlamını belirginleştiriyor.
Demirtaş’ın yazısında kendi tahliyesini çözümün ön koşulu olarak öne çıkarmaması da dikkat çekiyor. Açıklamasında ağırlığı kişisel hukuki durumundan çok, devletin, örgütün ve toplumun üstlenmesi gerektiğini düşündüğü sorumluluklara veriyor.
Bununla birlikte bireysel hak ihlalleriyle toplumsal barış arasındaki ilişki, Türkiye’nin demokratikleşme gündeminden ayrı tutulabilecek bir konu değil. Hukuki güvencelerin güçlendirilmesi, yalnızca belirli siyasetçilerin veya tutukluların durumunu değil, yurttaşların tamamının devlet karşısındaki haklarını ilgilendiriyor.
Güven Yalnızca İyi Niyetle Kurulamıyor
Demirtaş’ın üzerinde durduğu bir başka konu, geçmiş çözüm girişimlerinin ardından toplumda oluşan güvensizlik. Önceki süreçlerde verilen sözlerin yerine getirilmemesi, çatışmaların yeniden başlaması ve yaşanan ağır toplumsal kırılmaların, yeni girişimlere yönelik kuşkuları derinleştirdiğini belirtiyor.
Bu nedenle güvenin yalnızca açıklamalarla ve karşılıklı iyi niyet beyanlarıyla kurulamayacağını savunuyor. Sürecin ilerleyebilmesi için tarafların somut adımlar atması, üstlendikleri sorumlulukları yerine getirmesi ve bu adımların toplum tarafından izlenebilir olması gerektiğini ifade ediyor.
Türkiye’nin önceki çözüm deneyimi, bu değerlendirmenin tarihsel arka planını oluşturuyor. 2013-2015 yılları arasında yürütülen süreçte çatışmaların sona erdirilmesi ve Kürt sorununun siyasal yollarla çözülmesi yönünde önemli beklentiler oluşmuş, ancak sürecin sona ermesinin ardından yeniden başlayan çatışmalar ağır insani ve toplumsal sonuçlar doğurmuştu.
Yaşanan kayıplar, zorunlu yer değiştirmeler, ekonomik yıkım ve siyasal kutuplaşma, çatışmanın etkilerini yalnızca silahlı taraflarla sınırlı bırakmadı. Özellikle çatışmalardan doğrudan etkilenen bölgelerde gündelik yaşam, eğitim, çalışma ve yerel ekonomik ilişkiler uzun süre bu koşulların etkisi altında kaldı.
Demirtaş’ın toplumsal güvene yaptığı vurgu, bu nedenle barışın yalnızca siyasal temsilciler arasında varılacak bir anlaşmayla tamamlanamayacağı düşüncesine dayanıyor. Çatışmaların sonuçlarını yaşamış insanların, gelecekte benzer koşulların yeniden ortaya çıkmayacağına ilişkin güvence arayışlarının da karşılanması gerektiğini savunuyor.
Barışın Öznesi Yalnızca Taraflar Değil, Toplum
Demirtaş’ın açıklamasında toplumsal katılım, çözüm sürecinin tamamlayıcı bir unsuru değil, kalıcılığını belirleyen koşullardan biri olarak ele alınıyor. Barışın geniş toplumsal kesimler tarafından benimsenmediği durumlarda siyasal düzeyde sağlanan uzlaşmaların kırılgan kalabileceğine dikkat çekiyor.
Bu yaklaşım, Kürt sorununun yalnızca silahlı çatışma ve güvenlik politikaları üzerinden değerlendirilmesinin sınırlarına işaret ediyor. Dil, kültür, siyasal temsil, yerel yönetimler, ekonomik eşitsizlikler ve yurttaşlık hakları gibi başlıklar, çatışmanın sona ermesinden sonra da demokratik siyasetin çözüm üretmesi gereken alanlar olarak varlığını sürdürüyor.
Türkiye’de barış tartışmalarının geniş toplum kesimlerine ulaşabilmesi, farklı siyasal görüşlerden insanların kaygılarının ve taleplerinin açık biçimde konuşulabilmesine bağlı. Çatışmalarda yakınlarını kaybeden ailelerin adalet beklentileri, şiddetin yeniden başlamasından duyulan endişeler, hak ihlallerine ilişkin talepler ve birlikte yaşama iradesi, aynı toplumsal sürecin birbirinden farklı yönlerini oluşturuyor.
Demirtaş, yazısında sürecin önündeki engelleri değerlendirirken değişimi ilerletmek isteyenlerle değişime direnen anlayışların karşı karşıya geldiğini belirtiyor. Siyasetin mevcut güç ilişkilerini görmezden gelemeyeceğini, ancak yalnızca bu ilişkilerin belirlediği sınırlar içinde hareket etmesinin de çözüm olanaklarını daraltacağını savunuyor.
Bu değerlendirme, barış sürecinde siyasal hesaplarla uzun vadeli toplumsal ihtiyaçlar arasında ortaya çıkabilecek gerilime işaret ediyor. Tarafların kısa vadeli kazanımlarına odaklanan girişimlerin, geniş toplum kesimlerinin beklentileriyle örtüşmediği durumlarda kalıcı sonuçlar üretmesi güçleşiyor.
On Yıl Sonra Aynı Ülkenin Geleceğini Konuşmak
Demirtaş’ın açıklamasının yayımlandığı 4 Kasım yıldönümünde, kendisiyle birlikte tutuklanan eski HDP Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ’ın ve diğer siyasetçilerin hukuki durumları da yeniden gündeme geldi. DEM Parti, Edirne ve Kandıra cezaevleri önünde açıklamalar yapılacağını duyururken Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanmamasına yönelik eleştirilerini yineledi.
On yıl önce başlayan tutuklamalar, Türkiye’nin siyasal tarihinde yalnızca bir ceza soruşturması olarak kalmadı. Seçilmiş milletvekillerinin tutuklanması, siyasal temsil hakkı, yargının bağımsızlığı ve muhalefetin faaliyet alanı üzerine uzun süreli tartışmaların parçası oldu. Demirtaş’ın tutukluluğu da bu tartışmaların ulusal ve uluslararası düzeyde izlenen örneklerinden biri haline geldi.
Bugün yayımlanan yazıda ise Demirtaş, on yıllık tutukluluğunun kişisel sonuçlarından çok, Türkiye’nin geleceğine ilişkin siyasal sorumlulukları ele alıyor. Devletin demokratikleşmesi, silahlı örgütün silahsızlanması, hukuki güvencelerin oluşturulması ve toplumun sürece katılması gerektiğini savunurken barışın tek bir aktörün iradesiyle tamamlanamayacağını vurguluyor.
Bu önerilerin nasıl karşılanacağı, devletin ve diğer aktörlerin hangi somut adımları atacağı henüz açık değil. Demirtaş’ın açıklaması da tek başına yeni bir anlaşmanın varlığını veya sürecin ilerlediğini göstermiyor. Ancak on yıllık tutukluluğun ardından barış ve demokratikleşme üzerinde ısrarla durması, açıklamanın siyasal içeriği kadar içinde bulunduğu koşulları da kamuoyunun dikkatine taşıyor.
Türkiye’de barışın geleceği, yalnızca silahların susup susmayacağıyla değil, farklı kimliklerin, düşüncelerin ve siyasal taleplerin eşit hukuki güvenceler altında var olup olamayacağıyla da bağlantılı. Demirtaş’ın Edirne Cezaevi’nden gönderdiği yazı, bu iki meselenin birbirinden ayrılamayacağını savunan bir siyasal yaklaşım ortaya koyuyor.
On yılını cezaevinde geçiren bir siyasetçinin barış için hukuki güvence, toplumsal katılım ve demokratikleşme çağrısında bulunduğu Türkiye’de, bundan sonraki temel soru yalnızca çatışmaların nasıl sona erdirileceği değil; farklı düşüncelerin özgürce ifade edilebildiği, hukukun herkes için aynı güvenceyi sağladığı bir toplumsal düzenin hangi somut adımlarla kurulacağıdır.
- NHA / QAD Barış Araştırmaları Derneği, Medyascope, Deutsche Welle Türkçe, İlke TV, Bianet, Rûdaw, Nûmedya24, Cumhuriyet, Amed TV.











