back to top
Ana Sayfa Haber İmamoğlu Dosyası AİHM’de: Yargıdan Demokrasiye Uzanan Soru

İmamoğlu Dosyası AİHM’de: Yargıdan Demokrasiye Uzanan Soru

Üç uluslararası insan hakları ve hukuk kuruluşu, Ekrem İmamoğlu’nun tutukluluğuna ilişkin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne ortak görüş sundu. Demirtaş, Yüksekdağ ve Kavala davalarında verilen hak ihlali kararlarını hatırlatan kuruluşlar, Türkiye’de ceza hukukunun siyasal muhalefeti sınırlandırmak amacıyla kullanıldığı görüşünü dile getirdi. Başvurunun merkezinde yalnızca bir belediye başkanının özgürlüğü değil, seçmenlerin temsil hakkı, yargı bağımsızlığı ve demokratik siyasetin sınırları bulunuyor.
NHA – STRAZBURG / İSTANBUL | 4 Kasım 2026

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçildikten sonra tutuklanan ve görevinden uzaklaştırılan Ekrem İmamoğlu’nun hukuki durumu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) yeni bir aşamaya taşındı. İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch), Türkiye İnsan Hakları Davalarına Destek Projesi ve Uluslararası Hukukçular Komisyonu, İmamoğlu’nun tutukluluğuna ilişkin devam eden başvuru kapsamında ortak üçüncü taraf görüşü sundu. Kuruluşların 3 Kasım 2026’da kamuoyuna açıkladığı görüş, Türkiye’de seçilmiş siyasetçilere yönelik ceza soruşturmalarının demokratik katılım üzerindeki etkilerini ve yargı bağımsızlığına ilişkin sorunları ele alıyor.

Üç kuruluşun değerlendirmesi, İmamoğlu hakkındaki suçlamaların yalnızca ceza hukuku açısından değil, siyasal haklar ve demokratik temsil bakımından da incelenmesi gerektiği düşüncesine dayanıyor. Kuruluşlar, Türkiye’de muhalefet partilerinin seçilmiş yöneticilerine yönelik tutuklama ve kovuşturmaların siyasal yaşamdan uzaklaştırma amacı taşıdığı görüşünü savunuyor. Bu iddiayı desteklemek üzere geçmişte Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından verilen kararları ve Türkiye’deki yargısal uygulamaları karşılaştırmalı biçimde ele alıyor.

Ortak görüşün sunulması, İmamoğlu hakkında yeni bir dava açıldığı anlamına gelmiyor. Üç kuruluş, mevcut başvuruda mahkemeye hukuki değerlendirme ve karşılaştırmalı bilgi sağlayan üçüncü taraf sıfatıyla yer alıyor. AİHM’nin bu görüşleri dikkate alarak yapacağı inceleme ise henüz sonuçlanmış değil.

İmamoğlu, 19 Mart 2025’te İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alınmış, 23 Mart’ta suç örgütü kurmak ve yönetmek, rüşvet almak ve kamu ihalelerine fesat karıştırmak gibi suçlamalarla tutuklanmıştı. Ardından belediye başkanlığı görevinden uzaklaştırılmıştı. İmamoğlu suçlamaları reddederken tutukluluğunun siyasi amaç taşıdığını savunuyor. Savcılık ise soruşturmayı ceza hukuku kapsamında ileri sürülen suçlamalara dayandırıyor.

AİHM, 13 Nisan 2026’da İmamoğlu’nun başvurusunu Türkiye hükümetine bildirerek görüş istemişti. Böylece tutukluluğun Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi bakımından değerlendirilmesine yönelik süreç ilerlemişti. Üç kuruluşun ortak müdahalesi, bu incelemeye Türkiye’deki önceki siyasal tutukluluk davalarının hukuki sonuçlarını da taşıyor.

Bir Tutuklama Kararı Seçmenlerin Haklarını Nasıl Etkiler?

İmamoğlu’nun AİHM’ye yaptığı başvuruda üç temel hukuki güvence öne çıkıyor. Bunlardan ilki, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkını düzenleyen 5. maddesi. İkincisi, sözleşmede tanınan haklara getirilen sınırlamaların öngörülen amaçlar dışında kullanılmasını yasaklayan 18. madde. Üçüncüsü ise serbest seçim hakkını düzenleyen Ek 1 No’lu Protokol’ün 3. maddesi.

Bu hükümler, birbirleriyle bağlantılı olmakla birlikte farklı hukuki sorunlara karşılık geliyor. Bir kişinin tutuklanması için gerekli koşulların bulunup bulunmadığı, tutuklamanın hukuken meşru bir amaç taşıyıp taşımadığı ve siyasal katılım üzerindeki etkileri ayrı ayrı değerlendiriliyor. Serbest seçim hakkına ilişkin hükmün kapsamı da mahkemenin kendi içtihadı çerçevesinde ele alınacak.

Üç kuruluşun görüşünde, seçilmiş bir siyasetçinin tutuklanmasının yalnızca bireysel özgürlükle sınırlı sonuçlar doğurmadığı vurgulanıyor. Seçimlerde oy vererek belirli bir kişiye temsil yetkisi kazandıran yurttaşların siyasal tercihleri de bu süreçten etkilenebiliyor. Dolayısıyla tutuklamanın hukuki gerekçesi ile demokratik temsil üzerindeki sonuçlarının birlikte değerlendirilmesi gerektiği savunuluyor.

İmamoğlu’nun durumu bu bakımdan iki ayrı siyasal alanı ilgilendiriyor. Birincisi, 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına yeniden seçilmiş olması. İkincisi ise Cumhuriyet Halk Partisi’nin cumhurbaşkanlığı adaylığı sürecinde öne çıkan bir siyasetçi olarak ulusal siyasal rekabetin içinde bulunması. Tutukluluk, hem seçildiği yerel yönetim görevini sürdürmesini hem de siyasal faaliyetlerini doğrudan etkiliyor.

Üç kuruluş, ceza soruşturmalarının ve ağır suçlamaların muhalif siyasetçiler üzerinde caydırıcı etkiler oluşturabileceğini belirtiyor. Bu etkinin yalnızca tutuklanan kişilerle sınırlı kalmayabileceği, siyasal faaliyette bulunmayı düşünen diğer kişiler üzerinde de sonuçlar doğurabileceği görüşünü dile getiriyor.

Burada hukuki incelemenin temel sorusu, seçilmiş kişilerin ceza soruşturmalarından muaf olup olmadığı değil. Seçilmiş yöneticiler de suç iddiaları karşısında hukuk önünde sorumlu bulunuyor. Ancak bu sorumluluğun değerlendirilmesinde tutuklama tedbirinin somut gerekçelere dayanması, ölçülü olması ve siyasal hakları hukuka aykırı amaçlarla sınırlandırmaması gerekiyor.

Demirtaş, Yüksekdağ Ve Kavala Kararlarının Önemi

Ortak görüşün dikkat çekici bölümlerinden birini, Türkiye hakkında daha önce verilen AİHM kararları oluşturuyor. Kuruluşlar, eski HDP Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ ile diğer siyasetçilerin tutukluluklarına ilişkin kararları İmamoğlu’nun başvurusuyla karşılaştırıyor. İnsan hakları savunucusu Osman Kavala hakkında verilen kararlar da bu hukuki çerçevenin önemli bir parçasını oluşturuyor.

Demirtaş, 4 Kasım 2016’da tutuklanmış ve on yıldır cezaevinde bulunuyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Demirtaş hakkında verdiği kararlarda kişi özgürlüğü, siyasal faaliyet ve tutuklamanın amacı bakımından hak ihlalleri tespit etmişti. Mahkemenin 22 Aralık 2020 tarihli Büyük Daire kararı, tutukluluğun siyasal çoğulculuğu ve demokratik tartışmayı sınırlandıran bir amaç taşıdığı sonucuna varması bakımından özel önem taşıyor.

Kavala hakkında verilen 2019 tarihli AİHM kararı da benzer biçimde, tutuklamanın görünürdeki hukuki gerekçelerinin ötesinde başka bir amaç taşıdığı tespitini içeriyordu. Türkiye’nin bu kararın gereğini yerine getirmemesi, Avrupa Konseyi ile Türkiye arasında uzun süredir devam eden bir hukuki uyuşmazlığa neden oldu.

Üç kuruluş, 2019’dan bu yana Türkiye hakkında verilen ve Sözleşme’nin 18. maddesinin ihlal edildiğini belirleyen sekiz karara dikkat çekiyor. Bu kararların ortak hukuki yönü, devletin kişilerin özgürlüklerini sınırlama yetkisini sözleşmede öngörülen amaçların dışında kullanıp kullanmadığı sorusunun incelenmesi.

Kuruluşların İmamoğlu dosyasında kurduğu bağlantı da bu noktada belirginleşiyor. Farklı dönemlerde, farklı siyasi partilerden veya toplumsal alanlardan kişilerin karşı karşıya kaldığı yargısal işlemlerin benzer sonuçlar doğurup doğurmadığı ve bunların ortak bir uygulama biçimine işaret edip etmediği araştırılmasını istiyorlar.

Ancak önceki davalarda ihlal kararı verilmiş olması, İmamoğlu’nun başvurusunda da aynı sonuca ulaşılacağı anlamına gelmiyor. AİHM’nin her başvuruda somut olayları, delilleri, tutuklama gerekçelerini ve iç hukuk süreçlerini ayrı ayrı değerlendirmesi gerekiyor. Önceki kararlar, yeni davanın sonucunu kendiliğinden belirlemiyor; hukuki incelemede kullanılabilecek ölçütleri ortaya koyuyor.

Yargı Bağımsızlığı Ve Siyasal İktidar İlişkisi

Ortak görüşte ele alınan bir başka konu, Türkiye’de yargı bağımsızlığının durumu. Kuruluşlar, yargının yürütme karşısındaki kurumsal güvencelerinin zayıfladığı, bazı alt derece mahkemelerinin Anayasa Mahkemesi kararlarına uymadığı ve bunun hak arama yollarının etkililiğini tartışmalı hale getirdiği görüşünü savunuyor.

Türkiye İnsan Hakları Davalarına Destek Projesi Direktörü Ayşe Bingöl Demir, muhalif siyasetçilerin ve iktidara karşı eleştirel tutum alan kişilerin tutuklama yoluyla siyasal yaşamdan uzaklaştırılmasının tekrarlanan bir uygulamaya dönüştüğünü belirtti. İmamoğlu dosyasının daha önce AİHM tarafından incelenen davalardaki hukuki sorunları yeniden gündeme getirdiğini ifade etti.

İnsan Hakları İzleme Örgütü Kıdemli Hukuk Danışmanı Aisling Reidy ise İmamoğlu’nun tutukluluğuyla Demirtaş ve diğer Kürt siyasetçilerin davaları arasında önemli benzerlikler bulunduğunu söyledi. Önceki kararlarda siyasi amaçlı tutuklamaların hem seçilmiş kişilerin hem de seçmenlerin hakları bakımından değerlendirildiğini hatırlattı.

Uluslararası Hukukçular Komisyonu Avrupa ve Orta Asya Programı Direktörü Temur Shakirov da hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığına ilişkin sorunların demokratik çoğulculuk ile serbest seçim hakkını etkilediğini belirtti. Muhalif siyasetçilere yönelik tutuklama ve kovuşturmaların AİHM tarafından sıkı biçimde incelenmesi gerektiğini savundu.

Bu açıklamalar, yargının yalnızca bireysel uyuşmazlıkları çözen bir kurum olmadığını, siyasal rekabetin hukuki sınırlarının belirlenmesinde de önemli bir işlev üstlendiğini gösteren tartışmaların parçası. Özellikle seçimle göreve gelen kişilerin yargı süreçleri nedeniyle görevlerinden uzaklaştırıldığı durumlarda, ceza hukukunun uygulanmasıyla demokratik temsil arasındaki ilişki daha görünür hale geliyor.

Bir belediye başkanının tutuklanması, belediyenin yönetim yapısını, seçmenlerin temsil ilişkisini ve yerel hizmetlerin siyasal sorumluluğunu etkileyebiliyor. Böylece ceza yargılaması bireysel hukuki sorumluluğu belirlemeye yönelik bir süreç olmasına rağmen sonuçları yerel yönetim kurumlarına ve siyasal yaşama uzanabiliyor.

Avrupa Kurumlarının İlgisi Genişliyor

İmamoğlu’nun tutukluluğuna yönelik uluslararası hukuki ilgi, üç kuruluşun ortak görüşüyle sınırlı değil. Avrupa Konseyi Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi de 29 Ekim 2026’da aldığı kararla AİHM’deki İmamoğlu davasına üçüncü taraf olarak yazılı görüş sunmayı kararlaştırdı.

Kongre’nin bu girişimi, yerel demokrasinin işleyişi ve seçilmiş belediye başkanlarının hukuki güvenceleri bakımından davanın değerlendirilmesine katkıda bulunmayı amaçlıyor. Kongre, Türkiye’deki yerel demokrasiye ilişkin önceki raporları, kararları ve tavsiyelerinden yararlanarak mahkemeye bilgi sunmayı öngörüyor.

Böylece İmamoğlu dosyası, bir yandan kişi özgürlüğü ve tutuklama koşulları bakımından uluslararası insan hakları kuruluşlarının, diğer yandan yerel yönetimlerin demokratik işleyişi açısından Avrupa kurumlarının inceleme alanına giriyor.

Bu girişimlerin hiçbiri AİHM’nin kararının yerine geçmiyor. Üçüncü taraf görüşleri, mahkemenin değerlendirmesine katkı sağlayan hukuki belgeler niteliğinde. Nihai karar, tarafların sunduğu bilgi ve belgelerle birlikte bütün dosyanın incelenmesi sonucunda verilecek.

Bir Kişinin Özgürlüğünden Demokratik Temsil Sorununa

İmamoğlu’nun tutukluluğuna ilişkin AİHM başvurusu, Türkiye’de son on yılda yaşanan siyasal ve hukuki gelişmelerle birlikte değerlendiriliyor. Demirtaş ve Yüksekdağ’ın tutuklanmaları, Kavala hakkında verilen kararlar ve seçilmiş yerel yöneticilerin yargı süreçleri, birbirinden farklı dosyalar olmakla birlikte siyasal hakların korunması bakımından ortak hukuki tartışmalar içeriyor.

Üç kuruluşun sunduğu görüş, bu dosyalar arasında hukuki bir süreklilik bulunduğu iddiasını mahkemenin önüne taşıyor. Ceza hukukunun uygulanması ile siyasal muhalefetin faaliyet alanı arasındaki ilişkinin, yalnızca ulusal mevzuat üzerinden değil, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası insan hakları sözleşmeleri bakımından da değerlendirilmesini istiyor.

Türkiye hükümetinin ve yargı makamlarının ileri sürdüğü suçlamalar ile başvurucuların siyasi amaçlı tutuklama iddiaları arasındaki uyuşmazlığın çözümü, somut delillerin ve hukuki gerekçelerin incelenmesini gerektiriyor. AİHM’nin önündeki mesele, ulusal mahkemelerin yerine geçerek ceza davasındaki suçluluğu belirlemek değil, tutuklama sürecinin sözleşmede güvence altına alınan hakları ihlal edip etmediğini değerlendirmek.

Bu nedenle İmamoğlu başvurusunun sonucu, doğrudan doğruya onun tutukluluğuna ilişkin hakların değerlendirilmesini sağlayacak. Bunun yanında kararın gerekçesi, Türkiye’de seçilmiş siyasetçilere yönelik tutuklama uygulamalarının insan hakları hukuku bakımından hangi sınırlar içinde kalması gerektiğine ilişkin tartışmalara da katkıda bulunabilecek.

İmamoğlu’nun 2025’te başlayan tutukluluğu ile Demirtaş’ın on yıldır devam eden cezaevi süreci aynı hukuki dosyanın parçaları değil. Ancak üç kuruluşun ortak görüşü, bu farklı davaları birleştiren temel sorunun devletin ceza hukuku yetkisini hangi sınırlar içinde kullandığı olduğunu ileri sürüyor.

Türkiye’de yargı bağımsızlığına duyulan güven, yalnızca mahkemelerin verdiği kararların sonuçlarıyla değil, bu kararların gerekçeleri, uygulanma biçimleri ve herkes için geçerli hukuki güvencelerle bağlantılı. AİHM önündeki İmamoğlu dosyası da bu ilişkinin uluslararası hukuk düzeyinde incelendiği bir alan haline geldi.

Üç insan hakları ve hukuk kuruluşunun başvurusu, böylece bir kişinin tutukluluğundan daha geniş bir soruyu gündeme taşıyor: Seçimlerde yurttaşların verdiği temsil yetkisi ile devletin ceza hukuku yetkisi karşı karşıya geldiğinde, hem suç iddialarının bağımsız biçimde soruşturulmasını hem de siyasal katılım hakkının korunmasını sağlayacak hukuki güvence nasıl kurulacak?


  • NHA / Human Rights Watch, Türkiye İnsan Hakları Davalarına Destek Projesi, Uluslararası Hukukçular Komisyonu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Avrupa Konseyi Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi, Bianet, Gazete Duvar.