back to top
Ana Sayfa Yorum Siyaset Bizi Neden Kurtaramaz?

Siyaset Bizi Neden Kurtaramaz?

Açıkça ifade etmek gerekirse: İçinde yaşadığımız habitatta herhangi bir siyasi partinin propagandasını yapmak veya onu bir kurtarıcı addetmek beyhudedir. Geleneksel siyaset artık zaman kaybından, kandırılmaktan ve manipülasyona kapı aralamaktan başka bir şey değildir. Şimdi bu tablonun nedenlerini ortaya koymanın ve bu eksende hakiki cümleler kurmanın zamanıdır.

Bu topraklarda ahlak, bireyin kendi vicdanıyla kurduğu tekil ve özgür bir iç muhasebeden ziyade, kadına ve erkeğe yüklenen toplumsal rollerin denetlenmesi üzerinden inşa edilir. İnsanı kendi varoluşsal imkânlarıyla kabul etmek yerine, onu cinsiyetlerin sınırlandırdığı dar bir ahlak kafesine hapsetmek; daha en baştan derin bir örselenmeyi beraberinde getirir. Zira kadınlık ve erkeklik üzerine oturan ahlak, nihayetinde kamusal alanı ve insanın zihinsel sınırlarını daraltan bir mekanizmaya dönüşür.

Bu darlık, toplumsal yapımızın harcını da belirler. Bizde modern anlamda bir “toplum” oluşamadığı gibi, kendi ayakları üzerinde duran “birey” de teşekkül edememiştir. Toplumun ve bireyin olmadığı yerde ise boşluğu cemaatler doldurur. Biz, kamusal bir kurallar bütününün veya ortak bir geleceğin parçası olarak değil, ancak ait olduğumuz cemaat sınırları içinde “ahlaklı” olma eğilimindeyizdir. Oysa hakiki bir ahlak, cemaatin korunaklı ve sorgulanamaz gölgesinde değil, bireyin toplum içindeki sorumluluklarında ve özgür kararlarında sınanır. Birey dediğimiz varlık, kendi cemaatinin dışındakine karşı da sorumluluk hissettiği ve ahlaki bir duruş sergileyebildiği nispette doğar.

Tam da bu yüzden; insan, devlet, millet, birey, özgürlük ve siyaset gibi kavramları modern anlamlarıyla kavramakta zorlanıyoruz. Çünkü bu kavramlar, hiyerarşik ve korumacı cemaat yapılarının değil; özgür, eşit ve birbirine yatay bağlarla bağlı bireylerin ilişki biçimleridir. Biz henüz bu ilişki biçimlerine hazır değiliz; hazır olamadığımız için de kavramların içini boşaltıp onları birer kabuğa dönüştürüyoruz. Amaçlarla değil, araçlarla yaşayan bir topluma dönüşmemizin temel sebebi de budur. Anlamı, insanı ve nihai gayeyi kaybettiğimizde, yaşamın kendisi sadece günü kurtaran araçların sürdürülmesinden ibaret kalır.

Hâlbuki bu coğrafyanın altından, Göbeklitepe’den bu yana insanlığın en eski uygarlıkları fışkırıyor. Toprağımızın derinliklerinde sadece taşlar değil; insanın kendini arayışına, evrenle kurduğu bağa dair kadim hafızalar yatıyor. İnsanda, bildiğimiz tarihsel kesitlerin çok ötesinde uygarlık katmanları mevcut. Fakat bu potansiyel; çeşitli kültürel, ahlaki ve milli gerekçelerle, dar ideolojik kalıplarla sürekli bastırılıyor.

İnsan, bir kez yapılıp bitmiş, donmuş ve tamamlanmış bir yaratık değildir. İnsan, kendi imkânlarını keşfettikçe, düşündükçe ve ürettikçe yaratılmaya devam eden dinamik bir süreçtir. Ancak bu sürecin kesintisiz akabilmesi için özgür bir vicdana ve örselenmemiş bir bedene ihtiyaç vardır. Sürekli bastırılan, kısıtlanan, cinsiyetçi ve cemaatçi ahlak kalıplarıyla yıpratılan, örselenmiş bir bedenden ve vicdandan ne beklenebilir ki?

Kendini özgürce ve zihinsel olarak yeniden üretemeyen hiçbir olgu veya yapının sanat ve kültür inşa etmesi mümkün değildir. Oysa biz bir süredir canlı bir kültür üretmek yerine, toprağın üzerini beton ve asfaltla kapatıyoruz. Şehirleri betonla doldurmak, yolları asfaltla kaplamak bir medeniyet göstergesi sayılamaz; zira asfalt ve beton kendini bir canlı gibi yeniden üretemez, hafıza tutamaz, ruh taşıyamaz. Kültür ise ancak yaşayan, nefes alan, dönüşen ve insanı dönüştüren bir süreçtir. Toprağın altındaki canlı uygarlık mirasını üstteki cansız betonla bastırdığımız sürece, ne insanımızı iyileştirebiliriz ne de yaşadığımız çağa kalıcı bir değer armağan edebiliriz.

Nefes alışımızdan tutun da yaptığımız siyasete kadar tüm yapıp etmelerimiz, işte böylesi bir habitat ortamında gerçekleşmektedir. Üzerinde yaşadığımız coğrafyada en sekülerimizden (seküler cemaatler de vardır zira) en muhafazakârımıza kadar cemaatlerin gölgesinden kurtulup birey olmaya varamadan hiçbir temel sorunumuzu çözemeyeceğiz. Günlük hayatımızı şekillendiren siyasetten bizi kurtaracak kararlar almasını beklemek, bu minvalde safça bir beklentiden öte bir şey vaat etmemektedir.