back to top
Ana Sayfa Haber Hukukun Kimliği Olmaz: Ümit Kocasakal’ın İstanbul Barosu’na Biçtiği İdeolojik Görev

Hukukun Kimliği Olmaz: Ümit Kocasakal’ın İstanbul Barosu’na Biçtiği İdeolojik Görev

İstanbul Barosu Başkanlığına yeniden seçilen Ümit Kocasakal’ın Cumhuriyetçilik, Atatürkçülük ve ulus devlet vurgusuyla yaptığı açıklamalar, baroların görevini yeniden tartışmaya açtı. Kocasakal, baronun geleneksel çizgisine döndüğünü savunurken Kürtçe kullanımına ilişkin sözleri de hukukçuların tepkisini çekti. Tartışmanın merkezinde ise daha temel bir soru bulunuyor: Bir baro başkanının ideolojik kimliği, hukuku savunmanın ölçütü olabilir mi?

İstanbul Barosunun 24-25 Ekim tarihlerinde gerçekleştirilen olağan genel kurulunda Cumhuriyetçi Güç Birliği adayı Prof. Dr. Ümit Kocasakal, 10 bin 227 oy alarak yeniden başkan seçildi. Dokuz adayın yarıştığı seçimde önceki başkan Prof. Dr. İbrahim Özden Kaboğlu 7 bin 22 oyda kaldı. Yaklaşık 68 bin kayıtlı avukattan 30 bin 36’sının sandığa gittiği seçim, Türkiye’nin en büyük barosunda yönetim değişikliğiyle sonuçlandı.

Ancak seçimlerin ardından asıl tartışma, yeni yönetimin avukatlık mesleğinin sorunlarına nasıl yaklaşacağından çok, Kocasakal’ın baroya yüklediği ideolojik kimlik üzerinden başladı. Kocasakal, İstanbul Barosunun geleneksel çizgisine döndüğünü, Cumhuriyetin kurucu değerlerinin ve Atatürk ilke ve devrimlerinin savunucusu olacağını açıkladı. Önceki yönetimi ise Cumhuriyetin temel değerlerine yeterince sahip çıkmamakla suçladı.

Bir hukukçunun Cumhuriyetçi, Atatürkçü, Kemalist, sosyalist, liberal veya muhafazakâr olması kuşkusuz kendi düşünce özgürlüğünün kapsamındadır. Ancak bir hukuk kurumunun başkanlığına seçildiğinde, bu kimliklerden herhangi birini hukuku savunmanın üstünlük ölçütüne dönüştürmesi başka bir sorundur. Çünkü hukuk devleti, belirli bir ideolojinin doğruluğunu değil, farklı düşüncelere sahip insanların aynı haklara sahip olmasını güvence altına almakla yükümlüdür.

Kocasakal: “İstanbul Barosu Geleneksel Çizgisine Döndü”

Kocasakal, seçimlerin ardından yaptığı açıklamalarda İstanbul Barosunun yeniden Cumhuriyetin kurucu ilkelerine sahip çıkan bir yönetime kavuştuğunu söyledi. Anayasa’nın ilk dört maddesinin değiştirilmesine yönelik girişimlere karşı çıkacağını belirterek bu maddelere dokunanların “elinin yanacağını” ifade etti.

Odatv’ye verdiği söyleşide ise önceki yönetim döneminde baronun geleneksel çizgisinden uzaklaştırıldığını savundu. Yeni dönemi, baronun bir tür sürgünden dönüşü olarak nitelendirdi.

Kocasakal aynı söyleşide baronun herhangi bir siyasi partinin sözcüsü olmayacağını, bütün avukatların haklarını ayrım gözetmeden savunacağını da açıkladı.

Bu iki yaklaşım arasındaki ilişki, yeni yönetimin karşı karşıya olduğu temel sorunu oluşturuyor. Bir yandan bütün avukatları temsil etme sözü verilirken diğer yandan belirli bir Cumhuriyetçilik yorumunun baronun kurumsal kimliği olarak ilan edilmesi, farklı düşüncelere sahip avukatların bu kurum içindeki konumunu tartışmalı hale getiriyor.

İstanbul Barosu, yalnızca kendisini Atatürkçü veya Kemalist olarak tanımlayan avukatların meslek kuruluşu değil. Cumhuriyetçi, sosyalist, muhafazakâr, liberal, milliyetçi, Kürt siyasal hareketine yakın veya herhangi bir siyasal kimliği benimsemeyen avukatların da aynı haklarla üyesi olduğu bir kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşu.

Dolayısıyla baronun başarısı, hangi ideolojik çizgiye döndüğüyle değil, bu farklılıklar karşısında hukukun ortak güvencelerini ne ölçüde koruyabildiğiyle değerlendirilmeli.

Anayasa’yı Savunmak, Bir İdeolojiyi Savunmakla Aynı Şey Değil

Kocasakal’ın açıklamalarında Anayasa’nın ilk dört maddesi önemli yer tutuyor. Cumhuriyetin niteliklerini, devletin bütünlüğünü ve anayasal düzenin temel ilkelerini savunmak, bir hukukçunun anayasal tartışmalara katılma hakkının doğal bir parçası.

Ancak anayasal düzenin korunmasıyla belirli bir tarihsel veya ideolojik yorumun tartışılmaz kabul edilmesi arasında önemli bir fark bulunuyor.

Anayasa’nın değiştirilemez hükümleri mevcut hukuk düzeninin bağlayıcı kurallarıdır. Buna karşılık anayasal ilkelerin tarihsel anlamı, demokratik içerikleri ve toplumsal sonuçları hakkında düşünce açıklamak, eleştiri yapmak veya akademik tartışma yürütmek de ifade özgürlüğünün kapsamındadır.

Bir hukukçudan beklenen, anayasal hükümlerle ilgili her görüşü benimsemesi değil, bu görüşlerin özgürce ifade edilmesini sağlayan hukuk düzenini savunmasıdır.

Hukuk devleti, anayasanın yalnızca ilk dört maddesinden ibaret değildir. Anayasa’nın ikinci maddesinde yer alan hukuk devleti ilkesi, temel hak ve özgürlüklerle, eşitlik ilkesiyle, bağımsız yargıyla ve mahkeme kararlarının bağlayıcılığıyla birlikte anlam kazanır.

Bir baro başkanı ilk dört maddeyi savunurken Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanmamasına, adil yargılanma hakkının ihlaline veya düşünce özgürlüğünün sınırlandırılmasına karşı aynı kararlılığı göstermiyorsa, anayasanın bütünlüğünü savunmuş olmaz.

Hukuk, seçilerek sahip çıkılacak ilkeler toplamı değildir. Birbiriyle bağlantılı hak ve güvencelerden oluşan bir bütündür.

Kürtçe Tartışması: Bir Baro Başkanı Dilden Neden Rahatsız Olur?

Kocasakal’ın seçim sürecinde ve sonrasında tartışma yaratan açıklamalarından biri de İstanbul Barosunun internet sitesinde kullanılan Kürtçe ifadeye yönelik oldu.

Kocasakal, gazeteci Fatih Altaylı ile yaptığı söyleşide baronun internet sitesinde Kürtçe bildiri yayımlanmasını eleştirerek “Baroya Stenbolê” ifadesini sorguladı.

Bu sözlere eski Ağrı Barosu Başkanı Serdar Günakın ve Muş Barosu Başkanı Kadir Karaçelik tepki gösterdi.

Günakın, İstanbul Barosunun İngilizce adlandırılması yadırganmazken Kürtçe karşılığına itiraz edilmesini eleştirdi. Karaçelik ise Kürtlerin bu ülkenin eşit paydaşları olduğunu belirterek kendilerinin kiracı gibi görülmesine karşı çıktı.

Kocasakal’ın Kürtçe konusundaki yaklaşımı yeni değil. Daha önceki baro başkanlığı döneminde de anadilde savunma taleplerine karşı çıkmış, Türkçe bilen kişilerin Kürtçe savunma istemesini hakkın kötüye kullanılması olarak değerlendirmişti.

Oysa bir hukuk kurumunun görevi, yurttaşların hangi dili konuşmasını uygun bulduğunu belirlemek değildir. Dil nedeniyle ortaya çıkan eşitsizlikleri, savunma hakkının kullanımını ve kamu hizmetlerine erişimi hukukun temel ilkeleri çerçevesinde değerlendirmektir.

Bir baronun internet sitesinde Kürtçe bir ifadenin bulunması, tek başına Cumhuriyetin hukuk düzenine yönelik bir tehdit oluşturmaz. Buna karşılık bir dilin kamusal görünürlüğünün ideolojik bir tehlike gibi sunulması, eşit yurttaşlık anlayışı bakımından sorgulanmayı gerektirir.

Hukukçunun sorumluluğu, yurttaşın anadilinden duyduğu rahatsızlığı açıklamak değil, o yurttaşın haklarının hangi koşullarda korunacağını ortaya koymaktır.

Kaboğlu’nun Yerine Gelen Kocasakal: İki Farklı Baro Anlayışı

Seçimi kaybeden önceki başkan İbrahim Özden Kaboğlu, görev süresinin sonunda yaptığı açıklamada baroda katılımcı ve kapsayıcı bir yönetim anlayışı oluşturmaya çalıştıklarını söyledi.

Kaboğlu, komisyon ve merkez yöneticilerinin seçimle belirlenmesini, avukatların yönetime katılımını artıran uygulamalar arasında gösterdi.

Kocasakal ise önceki yönetimi Cumhuriyetin kurucu değerlerinden uzaklaşmakla ve hukuksuzluklar karşısında yeterince etkili olmamakla eleştirdi.

Bu görüş ayrılığı, yalnızca iki hukukçunun siyasal düşüncelerinin farklılığından kaynaklanmıyor. Baroların hangi ölçütlerle yönetilmesi gerektiğine ilişkin iki ayrı yaklaşımı da gündeme getiriyor.

Bir baro yönetiminin başarısı, başkanının hangi ideolojiye bağlı olduğunu ne kadar güçlü dile getirdiğiyle değil; meslektaşlarının haklarını ne ölçüde koruduğu, baro çalışmalarına katılımı ne kadar genişlettiği ve hak ihlalleri karşısında nasıl bir hukuki mücadele yürüttüğüyle ölçülür.

Önceki yönetimin uygulamaları elbette eleştirilebilir. Ancak bir yönetimi yalnızca yeterince Atatürkçü veya Cumhuriyetçi olmamakla suçlamak, onun mesleki çalışmalarının başarısızlığını göstermeye yetmez.

Aynı şekilde yeni yönetimin Cumhuriyetçi kimliğini güçlü biçimde vurgulaması da tek başına hukukun daha iyi savunulacağının güvencesi değildir.

Bir Baro Başkanının Görevi Nedir?

Avukatlık Kanunu’nun 76. maddesi, baroların görevlerini yalnızca meslek mensuplarının ortak ihtiyaçlarını karşılamakla sınırlandırmıyor. Hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını savunmak, korumak ve bu kavramlara işlerlik kazandırmak da baroların yasal amaçları arasında bulunuyor.

Bu görev, baroların siyasal ve toplumsal gelişmeler karşısında sessiz kalması gerektiği anlamına gelmez. Tam tersine, hukuk devletini ilgilendiren gelişmeler hakkında açıklama yapmak, hak ihlallerine karşı çıkmak ve kamu gücünün hukuka uygun kullanılmasını istemek baroların sorumlulukları arasındadır.

Ancak hukuku ilgilendiren konularda söz almakla belirli bir ideolojinin temsilcisi gibi davranmak birbirinden farklıdır.

Bir baro, tutuklu bir siyasetçinin savunma hakkını korurken onun siyasi görüşünü benimsemek zorunda değildir. Bir gazetecinin ifade özgürlüğünü savunurken yayımladığı haberleri onaylamak zorunda değildir. Bir Kürt yurttaşın dil hakkını savunurken herhangi bir milliyetçi veya ayrılıkçı siyasal görüşe katılmak zorunda değildir.

Hukukun üstünlüğü, hak sahibinin kimliğinden ve düşüncesinden bağımsız olarak uygulanabildiğinde anlam kazanır.

Bu nedenle bir baro başkanının kişisel siyasal kimliği bulunabilir; fakat o kimlik, kurumun kimi savunacağını ve kimin hakkını ikinci plana bırakacağını belirleyen ölçüte dönüşemez.

Atatürkçü Olmak Hukukçuyu Daha Üstün Kılar mı?

Kocasakal’ın açıklamalarının ortaya çıkardığı temel tartışmalardan biri de ideolojik kimliğin hukukçuluk bakımından bir üstünlük sağlayıp sağlamadığı.

Bir hukukçunun Atatürkçü olması, onu kendiliğinden daha demokrat, daha bağımsız veya daha adil yapmaz. Aynı şekilde sosyalist, liberal, muhafazakâr ya da başka bir siyasal görüşe sahip olması da hukukçuluk niteliğini tek başına belirlemez.

Hukukçunun mesleki değeri, savunduğu ideolojiden önce hukuki bilgi ve yeterliliğiyle, meslek etiğine bağlılığıyla, bağımsızlığıyla ve haklar karşısındaki tutarlılığıyla ilgilidir.

Bir avukatın hukuka bağlılığının en önemli sınavı, kendisiyle aynı düşünmeyen kişinin haklarını savunması gerektiğinde ortaya çıkar.

Kendi düşüncesine yakın bir kişinin haksızlığa uğramasına karşı çıkmak, siyasal dayanışmanın da gereği olabilir. Fakat karşıt düşüncedeki kişinin aynı hakka sahip olduğunu savunabilmek, hukuk devleti anlayışının gereğidir.

Bu ayrım ortadan kalktığında hukuk, herkes için geçerli bir güvence olmaktan çıkar; birbirine karşı mücadele eden ideolojik grupların kullandığı bir araca dönüşür.

Türkiye’de yargı bağımsızlığı ve hukuk güvenliği konusunda yaşanan sorunlar düşünüldüğünde, baroların böyle bir ayrışmayı derinleştirmek yerine ortak hukuki ilkeleri güçlendirmesi daha da önem kazanıyor.

Hukuk Devleti Kimlik Değil, Tutarlılık İster

Türkiye’de mahkeme kararlarının uygulanması, tutukluluk süreleri, savunma hakkı, ifade özgürlüğü ve yargı bağımsızlığı uzun süredir tartışılıyor. Avukatların mesleki faaliyetleri nedeniyle soruşturmalara uğraması, ekonomik sorunları ve mesleğin bağımsızlığına yönelik baskılar da baroların önündeki önemli başlıklar arasında.

Bu koşullarda İstanbul Barosu gibi büyük bir meslek kuruluşundan beklenen, yalnızca Cumhuriyetin hangi tarihsel yorumunu benimsediğini açıklaması değil, hukuk devletinin güncel sorunlarına somut yanıtlar geliştirmesidir.

Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanmasını istemek, avukatların mesleki bağımsızlığını korumak, uzun tutukluluklara karşı çıkmak, savunma hakkına yönelik müdahaleleri izlemek ve yurttaşların adalete erişimini güçlendirmek, herhangi bir ideolojik kimliğin tekelinde değildir.

Bunlar, baronun varlık nedenini oluşturan hukuki sorumluluklardır.

Kocasakal’ın bütün avukatların haklarını ayrım gözetmeden savunacağı yönündeki açıklaması bu bakımdan önem taşıyor. Ancak bu sözün gerçek karşılığı, farklı düşüncelere sahip avukatların ve yurttaşların hakları söz konusu olduğunda ortaya çıkacak.

Bir baro başkanının Cumhuriyetin değerlerini savunduğunu açıklaması kadar, Cumhuriyetin yurttaşlarının farklılıklarını hukuk önünde eşit kabul etmesi de gerekiyor.

Hukukun Savunulması İçin İdeolojik Sadakat Gerekmez

İstanbul Barosu seçimleri sona erdi. Ümit Kocasakal, avukatların oylarıyla başkanlık görevine getirildi. Seçimin sonucu, demokratik meslek örgütü yönetiminin doğal bir parçası olarak kabul edilmeli.

Ancak seçim kazanmak, baronun bütün üyelerinin yeni başkanın ideolojik yaklaşımını benimsediği anlamına gelmez. Kocasakal’ın aldığı 10 bin 227 oy, sandığa giden avukatların yaklaşık üçte birini temsil ediyor. Baro ise farklı siyasal düşüncelere sahip on binlerce avukatın ortak kurumu olmayı sürdürüyor.

Yeni yönetimin görevi, bu farklılıkları kendi ideolojik çizgisinde birleştirmek değil, farklılıkların hukuk önünde eşit biçimde var olmasını sağlamak.

Çünkü hukuk devletinde asıl güvence, iktidarın veya kurum yöneticisinin hangi düşünceyi benimsediği değil, benimsediği düşüncenin dışındaki insanlara da aynı hukuki güvenceleri tanımasıdır.

Kocasakal’ın Atatürkçülüğü veya Cumhuriyetçiliği kişisel siyasal tercihidir. Bu tercihin eleştirilmesi de savunulması da düşünce özgürlüğünün kapsamındadır. Ancak baro başkanlığının ölçütü, bu kimliğin ne kadar güçlü ilan edildiği olamaz.

Bir baronun Cumhuriyetçi olduğunu söylemesi, onun hukuk devletini savunduğunu kanıtlamaz. Hukuk devletini savunduğunu gösteren şey, Cumhuriyetin bütün yurttaşlarının haklarını aynı kararlılıkla korumasıdır.

Bugün İstanbul Barosunun önündeki mesele, Cumhuriyetin kimin yorumuyla temsil edileceğinden çok, hukukun kimin için işletileceği sorusudur.

Çünkü hukuk, yalnızca kendisini haklı görenlerin hakkını koruyorsa artık hukuk olmaktan uzaklaşır.

Bir baro başkanı kendi ideolojisini ne kadar güçlü savunduğuyla değil, o ideolojiye karşı çıkanların haklarını da ne kadar kararlılıkla koruduğuyla değerlendirilmelidir.


NHA / İstanbul Barosu resmî seçim sonuçları ve açıklamaları, Odatv, Cumhuriyet, Medyascope, bianet, BirGün, İlke TV, Rudaw, Muş Barosu Başkanı Kadir Karaçelik’in açıklamaları, eski Ağrı Barosu Başkanı Serdar Günakın’ın açıklamaları, 1136 sayılı Avukatlık Kanunu.