İspanya’nın göç politikalarını “umut verici bir kimlik deneyi” olarak nitelendiren Ece Temelkuran, Avrupa’nın mülteci meselesini aşırı sağın kurduğu çerçeveden çıkararak “ev” kavramı üzerinden yeniden düşünmesi gerektiğini söyledi. Temelkuran’a göre sol, neoliberal siyasetin “kazanmak-kaybetmek” anlayışından kurtulmalı; Avrupa ise dışlayıcı milliyetçiliğin karşısına insan ilişkilerine dayalı yeni bir aidiyet fikri koymalı.
Türkiyeli yazar ve gazeteci Ece Temelkuran, İspanya’da yayımlanan Letra Global gazetesine verdiği röportajda Avrupa’nın yükselen aşırı sağını, mülteci politikalarını, solun yaşadığı siyasal ve ahlaki krizi ve ulus fikrinin geleceğini değerlendirdi.
Barcelona’daki CCCB’de konuk edilen Temelkuran, yeni kitabı La nación de los extraños (Yabancılar Ulusu, Anagrama) üzerinden yaptığı değerlendirmelerde, geleneksel “vatan” ve “ev” anlayışının değiştiğini savundu. Temelkuran’a göre artık ev yalnızca insanların doğduğu veya yaşadığı coğrafya değil, ortak değerler etrafında kurulan insan ilişkilerinin bütünü olarak düşünülmeli.
Temelkuran’ın açıklamaları, Letra Global’de gazeteci ve yazarla yapılan söyleşide yayımlandı. Röportajda Temelkuran’ın özellikle İspanya’nın göç politikalarına ilişkin değerlendirmeleri öne çıktı.
“Faşizmin yükselişini adlandırmaktan kaçıyoruz”
Temelkuran, Berlin’de Hannah-Arendt-Strasse’de yürürken kitabında ele aldığı Hannah Arendt’in “tarihten ders çıkarma” fikrini tartışırken, insanlığın geçmişteki siyasal felaketleri tekrar tekrar yaşamasının nedeninin aynı örüntüleri farklı biçimler altında görmesi olduğunu söyledi.
Ona göre faşizmin yükselişi her dönemde aynı yüzle ortaya çıkmıyor; farklı siyasal söylemler ve toplumsal koşullar altında yeniden şekilleniyor.
Temelkuran, insanların faşizmin yükselişini kabul etmekte zorlanmasının yalnızca siyasal değil, aynı zamanda duygusal bir nedeni olduğunu belirterek, bunun arkasında “güçsüzlük hissinin” bulunduğunu savundu. Bir gelişmeyi faşizm olarak adlandırmanın insanları harekete geçme zorunluluğuyla karşı karşıya bıraktığını belirten Temelkuran, ne yapılacağını bilememenin ise inkârı kolaylaştırdığını ifade etti.
Bu nedenle Temelkuran açısından temel sorun yalnızca aşırı sağın güçlenmesi değil, toplumların bu yükseliş karşısında kendi siyasal kapasitelerine ilişkin inançlarını kaybetmesi.
“Sürgün entelektüel aristokrasisinin parçası olmak istemiyorum”
Temelkuran, Türkiye’den ayrılışının ardından kendisine yöneltilen “sürgün” veya “sürgün entelektüel” tanımlamasına neden mesafeli olduğunu da anlattı.
Bunun öncelikle ahlaki bir tercih olduğunu belirten Temelkuran, entelektüel sürgünlere geniş bir görünürlük alanı açılırken dünyanın başka bölgelerinden Avrupa’ya ulaşmaya çalışan gerçek mültecilerin hikâyelerinin çoğu zaman duyulmadığını söyledi.
Temelkuran, kendi ülkesinden ayrıldıktan sonra önceliğinin sürekli kendi hikâyesini anlatmak değil, Avrupalılara kendi yaşadıkları toplumun hikâyesini yeniden anlatmak olduğunu belirtti.
Bu yaklaşım, Yabancılar Ulusunun temel düşüncesiyle de birleşiyor: Yersiz yurtsuzluk yalnızca ülkesini terk eden kişinin deneyimi değil; insanların yaşadıkları ülkelerde aidiyet duygularını kaybetmeleriyle de ortaya çıkan bir durum.
“Ev artık fiziksel bir yer değil”
Röportajın merkezindeki kavramlardan biri “ev” oldu.
Fransa ve Avrupa’daki yurttaşlık anlayışının krizi üzerine değerlendirmelerde bulunan Temelkuran, Avrupa’nın mülteci meselesini yalnızca “göçmenler” ve “vatandaşlar” arasındaki bir ayrım üzerinden tartışmasının sorunu daha da derinleştirdiğini savundu.
Bunun yerine “ev” kavramının yeniden düşünülmesini öneren Temelkuran, evin artık yalnızca fiziksel bir mekân olmadığını, insanlar arasındaki ilişkilerden oluştuğunu söyledi.
Berlin’in Sonnenallee semtini örnek gösteren Temelkuran, burada Arap veya Türk kökenli insanların varlığının olağan hale geldiğini, beyaz Almanların ise mahallenin tek ve değişmez kimliği olmadığını ifade etti.
Bu nedenle ona göre “yabancıyı” dışarı atmak yalnızca belirli bir topluluğu dışlamak anlamına gelmiyor; Avrupa’nın kendisini oluşturan toplumsal yapıyı da değiştirme riski taşıyor.
Temelkuran’ın yaklaşımının temelinde şu düşünce bulunuyor: Avrupa, kendisini yalnızca ulusal sınırlar ve etnik kimlikler üzerinden tanımlarsa, kendi tarihsel ve toplumsal çeşitliliğini de reddetmiş olur.
İspanya için “Andalucía Reloaded” benzetmesi
Temelkuran’ın İspanya’ya ilişkin değerlendirmeleri röportajın en dikkat çekici bölümlerinden birini oluşturdu.
İspanya Başbakanı Pedro Sánchez hükümetinin göçmen ve mültecilere yönelik düzenlemelerini değerlendiren Temelkuran, bu politikayı Avrupa’daki mevcut siyasal atmosfer içerisinde “cesur ve heyecan verici” bir girişim olarak nitelendirdi.
Temelkuran’a göre İspanya’nın giderek daha fazla kültürel ve toplumsal çeşitlilik kazanması, ülkenin kimliğinin yeniden tartışılmasını zorunlu kılıyor.
Bu süreci “Andalucía Reloaded” olarak adlandıran Temelkuran, İspanya’nın Latin Amerika ve Akdeniz bağlantıları güçlü, daha karma bir toplumsal yapıya doğru ilerlediğini savundu.
Buradaki “yeniden yükleme” benzetmesi, Temelkuran’ın İspanya’nın tarihsel olarak farklı toplulukların bir arada yaşadığı dönemlerine ilişkin yorumuyla bağlantılı. Ancak yazar bunu geçmişin basit biçimde yeniden kurulması olarak değil, 21. yüzyıla uyarlanmış yeni bir toplumsal kimlik deneyi olarak değerlendiriyor.
Temelkuran’a göre bu deney, Avrupa’da giderek güçlenen dışlayıcı milliyetçiliğin yarattığı boşluğa alternatif oluşturabilir.
“Sol, insanlara olan inancını kaybetti”
Temelkuran, Avrupa solunun aşırı sağ karşısında neden zorlandığı sorusuna ise daha sert bir yanıt verdi.
Ona göre solun en büyük problemlerinden biri “insanlara olan inancını kaybetmesi.”
Temelkuran, sol siyasetin neoliberal düşüncenin “kazanmak veya kaybetmek” mantığından etkilendiğini savunarak, siyasetin yalnızca seçim sonuçları ve kısa vadeli başarı üzerinden değerlendirilmesinin toplumsal mücadele fikrini zayıflattığını söyledi.
Bu noktada özellikle “fedakârlık” kavramını öne çıkaran Temelkuran, insanların anlamlı bir amaç uğruna mücadele etmeye hâlâ hazır olduğunu savundu.
Latin Amerika’daki kurtuluş teolojisine dikkat çeken Temelkuran, 1980’lerden sonra sol siyasetin manevi ve duygusal boyutunu büyük ölçüde kaybetmesinin hareketi ahlaki açıdan zayıflattığını ileri sürdü.
Temelkuran’ın önerdiği şey ise dini kurumların siyasete yeniden egemen olması değil. Tam tersine, dinlerin tarihsel olarak tekeline aldığı inanç, neşe ve merhamet gibi kavramların seküler siyasetin yeniden parçası haline getirilmesi.
“İnsan onuru siyasetin merkezine dönmeli”
Temelkuran, neoliberal kapitalizmin özellikle teknoloji şirketleri üzerinden insanların sürekli daha fazla tüketmeye, istemeye ve kendilerini karşılaştırmaya yönlendirildiği bir düzen yarattığını savunurken, buna karşı insan onurunu ve dayanışmayı merkeze alan bir siyaset önerdi.
Dini kurumlara yönelik mesafesini koruyan Temelkuran, buna rağmen inanç ve manevi dayanışmanın siyasal alanda tamamen terk edilmemesi gerektiğini düşünüyor.
İspanya’da Katolik Kilisesi’nin Franco dönemindeki rolünü hatırlatan Temelkuran, kurumsal dine güvenmediğini belirtirken, günümüzde Vatikan’ın bazı politik konularda geçmişteki konumundan oldukça farklı bir çizgide durmasının dikkat çekici olduğunu söyledi.
Temelkuran’a göre ihtiyaç duyulan şey, insan sevgisi, onur ve dayanışmanın siyasetin merkezine yerleştiği yeni bir ittifak.
Türkiye’den Avrupa’ya uzanan bir hikâye
Temelkuran’ın Avrupa’ya ilişkin değerlendirmelerinin arka planında Türkiye deneyimi de bulunuyor.
Erdoğan yönetimi döneminde Türkiye’de siyasal baskılar nedeniyle ülkesinden ayrılan Temelkuran, bugün Avrupa’daki otoriterleşme eğilimlerini dışarıdan gözlemleyen bir yazar olarak değil, otoriter siyasetin toplumsal hayatı nasıl dönüştürebildiğini deneyimlemiş bir gazeteci olarak konuşuyor.
Bu nedenle Yabancılar Ulusundaki temel mesele yalnızca göçmenlerin Avrupa’ya nasıl kabul edileceği değil. Daha derin soru şu:
Bir ülke, kendi yurttaşlarının bir bölümünü ne zaman kendisine yabancı hissettirmeye başlar?
Temelkuran’ın düşüncesinde “yabancı”, yalnızca sınırı geçerek başka bir ülkeye gelen kişi değil. Kendi ülkesinde kendisine ait bir gelecek göremeyen, ortak yaşam duygusunu yitiren ve aidiyetini başka insanlarla, başka değerlerle yeniden kurmak zorunda kalan kişi de yabancılaşmanın parçası.
Bu açıdan Yabancılar Ulusu, klasik göç tartışmasının sınırlarını genişletiyor.
Meseleyi “göçmenler nereye yerleşecek?” sorusundan çıkarıp “Birlikte nasıl yaşayacağız ve kendimize nasıl bir ev kuracağız?” sorusuna taşıyor.
Temelkuran’ın Letra Global söyleşisinde ortaya koyduğu yaklaşımın merkezinde de bu düşünce bulunuyor: Avrupa’nın geleceği, sınırlarını ne kadar iyi koruduğuyla değil, kendisini kimlerin parçası olarak kabul ettiğini nasıl yeniden tanımlayacağıyla belirlenecek.
Ve belki de “Yabancılar Ulusu”nun en çarpıcı paradoksu burada ortaya çıkıyor:
Bir ülkeyi ayakta tutan şey, yalnızca aynı toprağı paylaşmak değil; insanların birbirlerinin geleceğinde kendilerine bir yer bulabilmesidir.










