back to top
Ana Sayfa Haber Bir İnsanın Yanında Durmanın Bedeli: Émile Zola’nın Sürgünü Ve Vicdanın EtiÄŸi

Bir İnsanın Yanında Durmanın Bedeli: Émile Zola’nın Sürgünü Ve Vicdanın EtiÄŸi

Tarih, yalnızca iktidar sahiplerini değil, onların karşısında ayağa kalkmayı göze alan insanları da yazar. Fakat ilginçtir; çoğu zaman o insanlar, tarihe kahraman olmak için değil, yalnızca vicdanlarını susturamadıkları için girerler. Fransız yazar Émile Zola da onlardan biriydi.

Zola’yı sürgüne götüren ÅŸey ne bir darbe giriÅŸimiydi ne silahlı bir isyan ne de iktidarı ele geçirme arzusu. Onu sürgüne götüren yalnızca tek bir yazıydı.

Ama bazen tek bir yazı, koca bir devletin yalanından daha güçlü olabilir.

1894 yılında Fransız ordusunda görev yapan Yahudi subay Alfred Dreyfus, casusluk suçlamasıyla yargılandı. Deliller zayıftı, soruşturma hukuksuzdu, karar ise baştan verilmiş gibiydi. Asıl suçlu olduğu daha sonra ortaya çıkan başka bir subayın varlığı bilinmesine rağmen ordu, kendi itibarını korumak için gerçeği gizlemeyi tercih etti.

Çünkü devletler bazen adaleti değil, prestijlerini korurlar.

Dreyfus, ömür boyu hapse mahkûm edildi ve Åžeytan Adası’na sürüldü.

Fransa’nın büyük bölümü sustu.

Gazeteler sustu.

Siyaset sustu.

Akademinin önemli kısmı sustu.

Çünkü haksızlığa uğrayan yalnızca bir insandı; karşısındaki ise devletti.

İşte tam bu noktada Émile Zola kalemini eline aldı.

13 Ocak 1898’de L’Aurore gazetesinde yayımlanan ve Fransa CumhurbaÅŸkanı’na hitaben kaleme aldığı “J’Accuse…!” (“Suçluyorum!”) baÅŸlıklı açık mektup, yalnızca bir gazetecilik metni deÄŸildi. O yazı, vicdanın devlet karşısında ayaÄŸa kalktığı andı.

Zola, generalleri, bilirkişileri, savcıları ve yargıçları isim isim suçladı.

Kanıtların gizlendiğini söyledi.

Masum bir insanın devlet eliyle mahkûm edildiğini yazdı.

Yargının siyasallaştığını anlattı.

Devletin gerçeği bildiği halde yalan söylediğini ilan etti.

Bugün bunlar bize sıradan gelebilir.

Ama o günün Fransası’nda bu cümleler, devletin en kutsal kurumlarından biri olan orduya meydan okumaktı.

Bedeli ağır oldu.

Zola “iftira” suçundan yargılandı.

Mahkûm edildi.

Hapse girmemek için İngiltere’ye kaçmak zorunda kaldı.

Yaklaşık bir yıl sürgünde yaşadı.

Yani sürgüne gönderilmesinin nedeni yazarlığı değildi.

Hakikati söylemesiydi.

Asıl soru ise şudur:

Bir insan, tanımadığı başka bir insan için neden bütün hayatını riske atsın?

Dreyfus, Zola’nın akrabası deÄŸildi.

Dostu deÄŸildi.

Aynı siyasi görüşten bile değillerdi.

Zola’nın hayatında ona kiÅŸisel bir faydası da olmayacaktı.

Tam tersine zarar getireceÄŸi kesindi.

Peki neden yaptı?

Çünkü etik tam da burada başlar.

Etik, çıkarın bittiği yerde başlayan davranıştır.

Eğer bir iyilik size kazanç sağlıyorsa, bu ahlak olabilir; ama gerçek etik, size kaybettireceğini bildiğiniz halde doğru olanı yapabilmektir.

İnsan hakları düşüncesi de tam bu ilke üzerine kuruludur.

Bir hakkı yalnızca kendiniz için savunuyorsanız, aslında hak değil çıkar savunuyorsunuz demektir.

Hak, en çok size hiçbir faydası olmayan insan için ayağa kalkabildiğinizde anlam kazanır.

Bu yüzden Zola’nın savunduÄŸu kiÅŸi yalnızca Alfred Dreyfus deÄŸildi.

Aslında savunduğu şey, adaletin kişilere göre değişmeyeceği fikriydi.

Bugün bir başkasının hakkı çiğnenirken sessiz kalan toplumlar, yarın kendi haklarını savunacak kimseyi bulamazlar.

Çünkü haklar bölünemez.

Adalet seçici olamaz.

Vicdan partilere, kimliklere, dinlere ya da etnik kökenlere göre çalışmaz.

Ya herkesi kapsar ya da hiçbir anlam taşımaz.

Zola’nın bize bıraktığı en büyük miras da budur.

Bir yazarın görevi yalnızca güzel cümleler kurmak değildir.

Yazar bazen toplumun hafızasıdır.

Bazen tanığıdır.

Bazen savcısıdır.

Bazen de kimsenin konuşamadığı yerde tek başına konuşan vicdanıdır.

Bu nedenle iktidarlar, gerçekten bağımsız yazarlardan her zaman çekinmişlerdir.

Çünkü kalem, hakikatin hizmetine girdiğinde yalnızca bir edebiyat aracına dönüşmez; aynı zamanda bir ahlaki direniş biçimi olur.

Zola’nın “Suçluyorum” diye baÅŸlayan yazısı, yalnızca Fransa’nın hukuk tarihini deÄŸiÅŸtirmedi. Dünyaya ÅŸu gerçeÄŸi de öğretti:

Bir insanın hakkını savunmak, aslında bütün insanların hakkını savunmaktır.

Çünkü adalet, tek tek insanların hikâyelerinde sınanır.

Masum olduğu halde yalnız bırakılan her insan, toplumun vicdanından eksilen bir parçadır.

Belki de bu yüzden Zola’nın sürgünü bir yenilgi deÄŸil, insanlık tarihinin en büyük ahlaki zaferlerinden biridir.

Bugün adını hâlâ biliyor olmamızın nedeni yazdığı romanlar kadar, sustuğu yerde değil, konuşmayı seçtiği yerde yaşamış olmasıdır.

Çünkü bazı insanlar kitaplarıyla büyük olur.

Bazıları ise, hiç tanımadıkları bir insanın hakkını kendi hayatlarından daha değerli gördükleri gün insanlığın ortak vicdanına dönüşürler.

Émile Zola işte o insanlardan biriydi.