back to top
Ana Sayfa Haber Camın Ardındaki Gülüş: Sessizliğin İçinde Biriken İtiraz

Camın Ardındaki Gülüş: Sessizliğin İçinde Biriken İtiraz

Bir fotoğraf bazen bir cümleden daha fazlasını anlatır; bazen bir dönemin bütün çelişkilerini tek bir yüz ifadesine sığdırır. Jandarma aracının camından bakan o genç kadının gülüşü de öyledir: donmuş bir an değildir sadece; tarihsel bir gerilimin, sınıfsal bir karşılaşmanın ve kırılgan bir hakikatin görünür hâle gelmiş şeklidir. Bu gülüş sıradan bir tebessüm değildir. Çünkü o an, devletin zor aygıtıyla toprağını savunan bir insanın bakışı karşı karşıya gelmiştir. Ve bu karşılaşma yalnızca bireylerin değil, sınıfların, çıkarların ve üretim ilişkilerinin yüzleşmesidir.

Jandarma aracının metal gövdesi, yalnızca bir ulaşım aracı değil; devletin maddi kudretinin, zor aygıtının somutlaşmış hâlidir. Camın ardındaki genç kadın ise, bu kudrete karşı konumlanan toplumsal özneyi temsil eder. Korkunun beklenildiği yerde bir gülümseme belirir; boyun eğmenin beklendiği anda bir meydan okuma hissedilir. Bu yalnızca psikolojik bir direnç değildir; tarihsel bir bilinçtir. O bilinç, toprağın yalnızca bir mülkiyet nesnesi olmadığını, yaşamın üretildiği alan olduğunu bilir.

İkizköy’de yaşananlar, yüzeyde bir “çevre meselesi” gibi görünse de, derininde bir üretim tarzı çatışması yatar. Sermaye doğayı birikim sürecinin hammaddesi olarak görür; köylü ise o toprağı yaşamın devamlılığı olarak kavrar. Bu iki bakış açısı uzlaşmazdır; biri tüketerek büyür, diğeri koruyarak var olur. İşte bu yüzden “acele kamulaştırma” gibi hukuki araçlar, ekonomik zorunlulukların hukuki kılıfa bürünmüş hâlidir. Hukuk tarafsız değildir; belirli bir sınıfın çıkarlarını meşrulaştıran üstyapının bir parçasıdır.

Esra Işık’ın tutuklanması, yalnızca bireysel bir olay olarak okunamaz. Bu, bir direniş biçiminin kriminalize edilmesidir. Direniş, “suç” kategorisine yerleştirilerek meşruiyeti ortadan kaldırılmak istenir. Oysa her yasa, belirli bir tarihsel koşulun ürünüdür ve her hukuki norm, belirli bir sınıf ilişkisini yansıtır. Hukuk mutlak adaletin ölçütü değil; mücadele alanıdır.

Danıştay’da süren iptal davaları, bu mücadelenin başka bir düzlemde sürdüğünü gösterir. Bir yanda mahkeme salonları, diğer yanda köy yolları. Biri kağıt üzerinde yürütülen bir itiraz, diğeri bedenle, sesle ve varlıkla kurulan bir karşı çıkış. Bu iki alan birbirinden kopuk değildir; aynı çelişkinin farklı tezahürleridir. Hukuki süreçler, çoğu zaman fiili direnişin gerisinde kalır. Hukuk genellikle mevcut güç ilişkilerini korur.

O genç kadının gülüşü tam da bu noktada anlam kazanır. Hukukun gecikmesine rağmen zamanın başka bir yerden akmaya devam ettiğini hatırlatır. O gülüş, “henüz bitmedi” diyen bir tarihsellik taşır. En önemlisi, o gülüş, korkunun ideolojik işlevini yitirdiği anı temsil eder. Korku ortadan kalktığında, iktidarın en temel dayanaklarından biri çöker. Geriye yalnızca çıplak zor kalır; ve çıplak zor, meşruiyet üretmez, sadece itaat talep eder.

Fakat itaat her zaman mümkün değildir. İnsan yalnızca biyolojik bir varlık değil; tarihsel ve toplumsal bir öznedir. Toprakla kurduğu ilişki sadece ekonomik değil, kültürel, duygusal ve varoluşsaldır. Bu yüzden toprağını savunan birinin gülüşü, yaşamı savunan bir gülüştür. Ve yaşam, her zaman yeniden üretmenin, yeniden kurmanın ve yeniden direnmenin imkânını taşır.

Bugün o fotoğrafa baktığımızda, yalnızca bir gözaltı anını görmüyoruz; aynı zamanda bir eşikte durduğumuzu hissediyoruz. Bir yanda hızla metalaşan doğa, diğer yanda onu savunan insanlar. Bir yanda sermayenin genişleme zorunluluğu, diğer yanda yaşamın sınırları. Bu çelişki çözülmeden kalmaz; çünkü diyalektik, her gerilimin dönüşüme gebe olduğunu söyler.

Belki de bu yüzden artık “suçu neydi?” diye sormuyoruz. Artık mesele bireysel suçlar değil, kolektif bir hakikatin bastırılmasıdır. Biz ise bu bastırmanın farkındayız. Not alıyoruz, hafızamıza kaydediyoruz. Hafıza yalnızca geçmişin değil; geleceğin de kurucu unsurudur.

O gülüş bir gün yeniden anlatılacak. Belki bir kitapta, belki bir şarkıda, belki başka bir direnişin içinde. Ama mutlaka bir yerde, yeniden ortaya çıkacak. Çünkü bazı imgeler silinmez, bazı yüzler unutulmaz; bazı gülüşler ise tarihin yönünü değiştirebilir.