back to top
Ana Sayfa Yorum Akıl Kârı Olmayan Birkaç Söz

Akıl Kârı Olmayan Birkaç Söz

Bugüne kadar akla muhalefet eden ne bir söz, ne bir deyim, ne bir nasihat duydum. Akıl adına duyduğum ya da okuduğum her şey onu olumlama, dahası yüceltme adınaydı. Zaten toplumda yerleşik kanı da akla aykırı olanın “akıl kârı” olmadığı yönündeydi. Dolayısıyla akla muhalefet etmek sağduyuya, iyiliğe, güzelliğe muhalefet etmek gibi anlaşılıyordu. Bu nedenle akılcılaşmak, o popüler deyimle “rasyonelleşmek” gerekiyordu.

Şimdi ben bu deneme yazısında, akla muhalefet etmeyi deneyeceğim:

Ey insanlar! Akıl diye biat ettiğiniz şey aslında bildiğiniz gibi bir şey değil diyeceğim. Üstelik bunu sadece bir çıkıntılık/ işgüzarlık/ laf ola beri gele olsun diye de değil, gerçekten üzerinde –kendimce- düşündüğüm ve doğru olanın bu olduğuna inandığım için yapacağım.

Prof. Dr Nebil Reyhan’ın dikkat çektiği gibi akıl Arapça bir sözcükmüş. Araplarda akıl, develerin ayağına vurulan köstek demekmiş. Bu tanımı Nebil Reyhan hocadan duyunca daha bir rahatladım; çünkü böylece akıl konusundaki düşüncemi kendime bir kez daha doğrulamış ve kanıtlamıştım. Akıl sözcüğünün etimolojik olarak buradan türemiş olmasının bir anlamı var tabii. Çölün ortasında devenin ayağına köstek niye vurulur. Çünkü onu bağlayacak ne bir ağaç, kazık olmayacağı için kestirmeden ayağına köstek vuruluyor, böylece deve başını alıp gitmiyor. Bu anlamda kösteğin adı “akıl” oluyor. “Akıl” vurulmuşsa devenin ayağına, o deve “akil” oluyor. Artık o deve “akil”, alıp başını gitmez; dolayısıyla da akıllıdır. Küçük bir çocuk, korunaksız/yüksek bir yerde duruyor olsa yüreğimiz ağzımıza gelir. Neden? Çünkü o, oradan düşebilir; akıllı değildir. Ama okul çağına gelmiş bir çocuk için artık korkmayız; çünkü o aklını biliyordur. Bu anlamıyla akıldan, insanın yetilerini amacına uygun kullanması anlaşılıyor. Diğer yandan da, doğayla uyum içinde yaşamak için değil, doğayı amacına uygun kullanmak/ uydurmak için çalışıyor akıl. Dolayısıyla insan çoğu zaman aklı tıpkı küçük bir çocuk gibi, amacına uygun değil, daha çok doğaya / kendine zarar vermek için kullanıyor.

Peki, böyle bakınca hayvanlar bizden daha akıllı değil mi? Yavrusu, küçüğü, büyüğü kendine zarar vermiyor. Sadece insan yavrusu yetilerini kullanırken kendine zarar veriyor. Oysa hayvanlar bunu yapmaz; o bilir, içgüdüsel olarak “beladan” uzak durur. Ama insan yavrusu beladan uzak durmaz. Buradan bakınca hayvanlar insanlar gibi “akılsızca” iş yapmıyor. Aklı varken “akılsızca” iş yapan canlı, insandır. Hayvanlardaki bu durum doğasında var olan bir özelliktir. Oysa insan, yetilerini nasıl akıllıca kullanacağını kendisi bulmak zorunda. Peki, bulabildi mi? Ebette bulamadı. İşte “akılsızlığın” nedeni, niçini bu yazının konusu…

Akılla ilgili birkaç tespit yapacak olursam: akıl her türlü kötülüğü (iyiliği de) rasyonalize etme eğilimindedir; akıl faydacıdır; akıl sonuçla ilgilenir, süreç o kadar da umurunda değildir; akıl zihin ve beden faaliyetlerini organize eden bir mevhumdur; akıl başlı başına bir ideolojidir neredeyse; akıl gücü besler; akıl duygu ve şefkatten yoksundur; duygu ve şefkati sınırlar; akıl ölçülebilir şeylerle ilgilenir genellikle; aklın işleyiş yasalarına bugüne kadar insan fikri erişebilmiş değildir; akıl etikten ziyade yarar ile ilgilenir.

İşte bizi saatten saate çürüdükçe çürüten ve bu işin böyle sürüp gitmesini sağlayan aklın hikâyesi… Bilim insanlarının söylediğine göre, beynimizin sol lobu hafızayla (görsel yaratma, işitsel yaratma, hissel durum) ilgili verileri saklarken, sağ lobumuz yaratıcı düşünceler (görsel hatırlama, işitsel hatırlama, rasyonalleştirme) üretmekten sorumludur.

Hal böyleyken bir yandan rasyonalleşmek isterken bir yandan da özgürleşmek istiyoruz. Ne var ki, bir yandan rasyonalleşirken diğer yandan özgürleşemiyoruz. Kanımca köleleşiyoruz. Zira bunlar hayatın iki ayrı yönüdür aslında. Keza bu durum, resyonalleşirken ayın zamana özgürleşmeyi yeniden düşünmeye zorluyor bizi. Yani aynı anda hem doğuya hem batıya, hem kuzeye hem güneye gidebileceğimizi imliyor çünkü!

Gelecekte belki akıl ülke sınırlarını kaldıracak ama bu yeni yeni yaşam birimlerinin yaratılmasını engellemeyecek. Ama yeryüzünü yağmalayacak. Rasyonelleşeceğiz yani. Bu durum giderek yeryüzünde bir özgürlük açlığına yol açacak. Böylece akıl giderek kendi kendini yemek zorunda kalacak. Hatta yemeye çoktan başladı bile. Bu durumda, Nietzsche’nin “yeryüzünde hiçbir şey akla uygun değildir” sözü çok manidardır.

Aslında ideolojilerin akla yaklaşımı da sorunludur. Özellikle sol ideoloji, aklı tapılacak bir mevhum gibi görür. Belki de onun yumuşak karnı akıldır; sol düşüncenin sürekli yeniliyor olmasının nedenini onun haksızlığında, gayri-meşru oluşunda değil, başka yerde aranmalı. Ütopyasında, aklı fazlasıyla referans almasında aranmalı örneğin… Buradan bakınca “sol” akla uygun değildir; akıldan gelmeyen bir kötülük yoktur zira. Sol ideolojinin her şeyi rasyonelleştirme dileği gerçekleştiği oranda yaşam giderek mevzi kaybetmektedir. Aklın kendi matematiği vardır. Şu ana kadar ne bilim insanları ne ideolojiler bunun sırrına varabilmiş değildir. Birisi bana kapitalizmin hep kazanıp, karşısındaki düşüncenin sürekli kaybettiğini başka türlü nasıl açıklayabilir? Son tahlilde akıl neyin ve kimin hizmetindedir acaba? Sakın kapitalizmin hizmetinde olmasın; bunu bir düşünelim!

Akıl giderek insanın duyularını da körleştiriyor, farkında mısınız? Dünyayı kaç duyunuzla algılıyorsunuz şimdi; bunu bir kez daha ne vakit düşündünüz? Akıl duyuların yerini alıyor. Dünyayı akılla algıladıkça, diğer duyu organlarımız köreliyor. Akıl duyu organı oluyor. İnsan dışı canlılar tüm duyu organlarını 7/24 kullanmadan edemiyorlar. Ederlerse yaşayamazlar. Çünkü onların duyu organlarının yerine geçecek bir akılları yok. Ne garip, insan giderek duyu organlarını daha az kullandıkça medeni/uygar sayılıyor. Oysa medeniyet/ uygarlık tarifi tersyüz edilmeli; duyularını en fazla kullanan canlılar daha “medeni” sayılmalı; daha az kullananlar ise “ilkel”. Şayet “medeniyet” iyi bir şeyse…. İnsaniyetimizi ne oranda beş duyumuzu kullanarak yaşatabilirsek o kadar medeni sayalım kendimizi. Hayatı koklayarak, dokunarak, görerek değil, akıl ile yorumluyoruz. Gerçi aklın ürünü olan bilim, neyin nasıl olduğunu bizim ona temasımız olmadan söylüyor zaten! Ne var ki biz insanlar olarak duyularımızla varız ve onun işlevselliği oranında “canlı” sayılmalıyız. Evet, giderek bazı duyularımızı nadiren kullanıyoruz; giderek akıl, duyu organlarının rolünü oynuyor, hiç böyle bir yeteneği olmamasına rağmen.

Aklı insanın Aşil’in topuğudur. Ve akıl insanı yok edecek tek ve biricik mevhumdur. Ona tapmayı bırakıp, dilini, matematiğini anlamaya çalışalım. Tabii burada aklı tamamen reddetmek gibi bir fikri savunmak istemiyorum. Akılsız insan, insan değildir, bunu elbette biliyorum. Sadece akıl fetişizmine karşıyım. İnsan akıl mevhumunu sahip olduğu gibi “kalp” mevhumuna da sahiptir. Bu ikilinin yaşamdaki dengeli hali varlığa/canlıya hizmet edecektir zira. Umarım ki akıl “kalp”e ve elbette vicdana galip gelmez. Gelirse şayet –öyle de görünüyor- bu yaşamın ayağına vurulan “köstek” olarak sonumuzu getirecek.

Ali Rıza GELİRLİ
Latest posts by Ali Rıza GELİRLİ (see all)