Türkiye’de iktisat politikalarına ilişkin tartışmaların büyük bölümü, hâlâ “kaynak var mı, yok mu?” sorusu etrafında dönüyor. Oysa bu soru, siyasal iktidarın sorumluluğunu perdeleyen, teknik görünümlü ama ideolojik bir çerçeve sunuyor. Baki Demirel’in işaret ettiği gibi, asıl mesele kaynağın varlığı değil; kimin için, ne zaman ve hangi öncelikle kullanıldığıdır. Başka bir ifadeyle tartışmamız gereken, bütçe imkânsızlıkları değil, bütçe tercihleri olmalıdır.
Devletin para yaratma kapasitesini yok sayan ve kamu maliyesini hane bütçesine indirgenen “ortodoks” yaklaşım, yoksulluğu doğal ve kaçınılmaz bir sonuç gibi sunar. Bu yaklaşımda emekçilere, emeklilere ve yoksullara her seferinde aynı yanıt verilir: “Kaynak yok.” Oysa aynı devlet, faiz ödemeleri, garanti ödemeleri, vergi afları ve sermaye teşvikleri söz konusu olduğunda bu kıtlık anlatısını askıya alabilmektedir.
Paranın Kıtlığı Miti Ve Devletin Para Yaratma Gücü
Modern para teorisinin (MMT) de işaret ettiği üzere, parasal egemenliğe sahip devletler için temel sınırlayıcı unsur “para bulmak” değil, enflasyon ve üretim kapasitesidir. Devlet, kendi parasını yaratabilir; harcama yapabilmek için önceden vergi toplamaya ya da borçlanmaya teknik olarak mecbur değildir. Verginin işlevi, harcamaya kaynak yaratmaktan ziyade, gelir dağılımını düzenlemek ve enflasyonu kontrol etmektir.
Bu gerçek, kamuoyuna nadiren açık biçimde anlatılır. Çünkü paranın kıt olduğu fikri, siyasal iktidar için son derece işlevseldir. Emekliye yapılan bir artış “enflasyonist risk” olarak sunulurken, milyarlarca liralık faiz ödemesi ya da kamu-özel işbirliği projelerinin garanti bedelleri “zorunlu yükümlülük” olarak tanımlanır. Böylece ekonomi politikası, teknik bir zorunluluk alanı gibi gösterilir; siyasal tercih alanı görünmez kılınır.
Faize Kaynak Var, Emekçiye Yok Mu?
Bütçe rakamları incelendiğinde, “kaynak yok” söyleminin seçici biçimde kullanıldığı açıkça görülür. Devlet, faiz ödemeleri için para yaratabilmekte; iç ve dış borçlara ilişkin yükümlülükleri tartışmasız yerine getirmektedir. Ancak konu asgari ücret, emekli maaşı ya da sosyal harcamalar olduğunda aynı esneklik ortadan kalkmaktadır.
Bu noktada sorulması gereken soru nettir: Faiz için para yaratılabiliyorsa, neden emekçiler için yaratılmıyor? Eğer yanıt enflasyon ise, o hâlde enflasyonu yapısal olarak besleyen dolaylı vergiler neden azaltılmıyor? Eğer bütçe disiplini ise, neden bu disiplin yalnızca alt gelir grupları için geçerli?
Vergi Politikası: Adalet Değil, Yeniden Dağıtımın Tersine Çevrilmesi
Türkiye’de vergi sistemi, açık biçimde emek aleyhine, sermaye lehine çalışmaktadır. Dolaylı vergilerin toplam vergi gelirleri içindeki payı yüksekliğini korurken, servet, rant ve büyük sermaye kazançları yeterince vergilendirilmemektedir. Üstelik büyük sermayenin vergi borçları sık sık yapılandırılmakta ya da fiilen silinmektedir.
Bu tablo, yoksulluğun yalnızca ekonomik değil, siyasal olarak da üretildiğini göstermektedir. Hükümet, kaynak yaratma kapasitesine sahip olduğu hâlde, bu kapasiteyi toplumsal refahı artırmak için değil; sermaye birikimini güvence altına almak için kullanmaktadır. Dolayısıyla mesele, “kaynak yokluğu” değil, kaynağın sınıfsal yönelimidir.
Tasarım Meselesi: Ekonomi Kimin İçin Yönetiliyor?
Baki Demirel’in altını çizdiği gibi, hükümetin ekonomi politikaları yanlış uygulamalardan ibaret değildir; baştan sona belirli bir sınıfsal tasarımın ürünüdür. Bu tasarımda öncelik; emeğin korunması, gelir dağılımının düzeltilmesi ya da yoksulluğun azaltılması değil, sermayenin maliyetlerinin düşürülmesi ve finansal istikrarın korunmasıdır.
Bu nedenle eleştiriyi, yalnızca faiz oranlarına, teknik hedeflere ya da bütçe kalemlerine sıkıştırmak yetersiz kalır. Asıl itiraz, bu politikaların hangi toplumsal kesimler lehine işlediğine yöneltilmelidir. “Kaynak yok” söylemi, bu tercihin üzerini örten ideolojik bir perdeden ibarettir.
Sonuç: Yoksulluk Bir Zorunluluk Değil, Bir Karardır
Türkiye’de yoksulluk, ekonomik zorunlulukların değil, siyasal kararların sonucudur. Devletin para yaratma gücü vardır; vergi sistemini dönüştürme imkânı vardır; bütçe önceliklerini değiştirme yetkisi vardır. Ancak bu araçlar, bilinçli olarak emekçilerden ve yoksullardan yana kullanılmamaktadır.
Dolayısıyla mesele teknik değil, politiktir. Kaynak vardır; soru, kimin için vardır sorusudur. Bu soruya verilecek yanıt, ekonomi politikalarının değil, iktidarın toplumsal yöneliminin gerçek göstergesidir.

















