Prof. Dr. İlhan Uzgel, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın mevcut savunma iş birliklerini aşan, Türkiye’yi bölgesel çatışmaların doğrudan tarafı haline getirebilecek ağır güvenlik taahhütleri içerdiğini savundu. Uzgel’e göre “birine yapılan saldırının üçüne yapılmış sayılması” ilkesi, anlaşmayı özellikle İran’la yaşanabilecek gerilimler bakımından riskli hale getirirken, Ankara’nın aynı anda Rusya, İran ve Hindistan’la karşı karşıya gelebilecek bir dış politika hattına sürüklendiği görülüyor.
Uzgel: Bu Bir İş Birliği Değil, Çatışmaları Sahiplenme Riski
Prof. Dr. İlhan Uzgel, sosyal medya hesabından yaptığı değerlendirmede Mekke’de Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Ortak Savunma Anlaşması’nı, AKP iktidarının dış politikadaki yöneliminin yeni bir aşaması olarak nitelendirdi. Uzgel, Türkiye ile Suudi Arabistan ve Pakistan arasında savunma sanayii, ortak projeler ve askeri eğitim alanlarında zaten mevcut iş birlikleri bulunduğunu hatırlatarak, asıl sorunun neden şimdi üç ülkeyi birbirinin güvenliğinden sorumlu hale getiren bağlayıcı bir anlaşmaya ihtiyaç duyulduğu olduğunu sordu.
Uzgel’in dikkat çektiği temel nokta, anlaşmanın üç ülkeden birine yönelik silahlı saldırının tamamına yapılmış kabul edilmesini öngörmesi. Akademisyene göre bu hüküm, sıradan bir savunma sanayii iş birliğinden farklı olarak Türkiye’yi Suudi Arabistan ve Pakistan’ın dahil olduğu bölgesel çatışmaların sonuçlarını üstlenebilecek bir konuma getiriyor.
Uzgel bu durumu, “bölgesel sahiplenme” değil, “çatışmaları sahiplenme” olarak tanımlıyor.
İran Merkezli Çevreleme İddiası
Uzgel’in analizinin merkezinde İran bulunuyor. Üç ülkenin de İran’la doğrudan veya yakın coğrafi bağları bulunduğunu belirten Uzgel, anlaşmanın Tahran tarafından kaçınılmaz olarak bir İran’ı çevreleme hamlesi şeklinde okunacağını ileri sürüyor.
Bu değerlendirmeye göre Suudi Arabistan’ın İran’la geçmişten gelen rekabeti, Pakistan’ın İran’la sınır komşuluğu ve Türkiye’nin bölgesel güvenlik denklemindeki konumu bir araya geldiğinde, Mekke Anlaşması yalnızca üçlü savunma iş birliği olarak değerlendirilemeyecek bir jeopolitik anlam kazanıyor.
Uzgel, Suudi Arabistan’ın halen İran ve Yemen kaynaklı füze ve insansız hava aracı saldırılarıyla karşı karşıya kalabileceğini belirterek, anlaşmanın kolektif savunma hükmünün Ankara açısından nasıl uygulanacağına ilişkin kritik bir soru yöneltiyor: Suudi Arabistan’a yönelik yeni bir saldırı gerçekleştiğinde Türkiye bunu kendisine yapılmış bir saldırı kabul ederek askeri karşılık mı verecek?
Bu soru, anlaşmanın siyasi açıklamalarla sınırlı kalmayan, doğrudan askeri sonuçlar doğurabilecek niteliğine dikkat çekiyor.
Pakistan Cephesindeki Riskler
Uzgel’in itirazları yalnızca İran-Suudi Arabistan hattıyla sınırlı değil. Pakistan’ın son yıllarda hem İran’la hem Hindistan’la ciddi güvenlik krizleri yaşadığına dikkat çeken Uzgel, Türkiye’nin bu çatışmalara ilişkin pozisyonunu da sorguluyor.
Ocak 2024’te İran ve Pakistan karşılıklı füze saldırıları gerçekleştirirken, Mayıs 2025’te Hindistan ile Pakistan arasında ciddi bir askeri gerilim yaşanmıştı. Uzgel, iki ülke arasında yeniden çatışma çıkması ve Pakistan topraklarına yönelik bir saldırı gerçekleşmesi halinde Mekke Anlaşması’nın Ankara açısından ne anlama geleceğinin belirsiz olduğunu vurguluyor.
Uzgel ayrıca Afganistan’daki Taliban yönetimiyle Pakistan arasında ortaya çıkabilecek olası bir çatışmayı da örnek gösteriyor. Pakistan’a yönelik bir saldırının anlaşma gereği Türkiye’ye yapılmış sayılması durumunda Ankara’nın askeri olarak taraf olup olmayacağını soran Uzgel, böyle bir tablonun Türkiye’yi doğrudan kendi güvenlik çıkarlarıyla ilgisi tartışmalı bölgesel çatışmalara sürükleyebileceği uyarısında bulunuyor.
“Fiilen Savaş Halindeki Bir Ülkeyle Böyle İttifak Yapılır Mı?”
Uzgel’in değerlendirmesinin en sert noktalarından biri, Pakistan’ın çevresindeki devam eden güvenlik krizleri nedeniyle Ankara’nın yaptığı tercihin sorgulanması.
“Dünyada hangi ülke, fiilen savaş halindeki bir ülkeyle bu tür bir ittifak anlaşması imzalar?” sorusunu yönelten Uzgel, Türkiye’nin savunma anlaşmasıyla kendi güvenlik yükümlülüklerini daha da genişlettiğini savunuyor.
Bu çerçevede anlaşmanın yalnızca Ortadoğu’yu değil, Güney Asya’daki Hindistan-Pakistan rekabetini de Türkiye’nin güvenlik hesabına dahil ettiğini belirten Uzgel, Ankara’nın tek bir diplomatik hamleyle farklı jeopolitik krizlerin tarafı haline gelebileceği uyarısında bulunuyor.
Ankara’nın Dış Politikasında Eksen Tartışması
Uzgel, Mekke Anlaşması’nı Türkiye’nin son dönemde izlediği dış politika çizgisinin diğer adımlarıyla birlikte değerlendirilmesi gerektiğini savunuyor.
Türkiye’nin Ukrayna savaşında “Gönüllüler Koalisyonu” olarak adlandırılan Avrupa merkezli girişime katılmasını ve Mekke’deki üçlü savunma anlaşmasını aynı çerçevede değerlendiren Uzgel, Ankara’nın Batı ile daha sıkı uyumlu bir güvenlik hattına yöneldiğini ileri sürüyor.
Uzgel ayrıca NATO’nun Ankara Zirvesi’nde Ukrayna’ya yardım konusunda verilen taahhütler ile İran’a yönelik güvenlik değerlendirmelerinin Mekke Anlaşması’nın ortaya çıkardığı tabloyla birlikte okunması gerektiğini savunuyor.
Akademisyene göre bu gelişmeler, Türkiye’nin geleneksel olarak farklı güç merkezleri arasında denge kurmaya çalışan dış politika çizgisinden uzaklaşarak, Ortadoğu merkezli güvenlik denklemlerinin daha doğrudan parçası haline geldiğini gösteriyor.
“Rusya, İran Ve Hindistan Karşımıza Alınıyor”
Uzgel’in eleştirisinin bir başka boyutu ise anlaşmanın Türkiye’nin diğer büyük bölgesel aktörlerle ilişkilerine olası etkisi.
Uzgel, Ankara’nın Mekke Anlaşması’yla aynı anda Rusya, İran ve Hindistan’ı karşısına alma riski yarattığını savunuyor. Özellikle Hindistan-Pakistan rekabetinin yeniden tırmanması halinde Türkiye’nin Pakistan’la yaptığı bağlayıcı savunma anlaşmasının Ankara’nın Yeni Delhi ile ilişkilerini daha da zorlaştırabileceği değerlendirmesini yapıyor.
İran açısından ise tablo daha doğrudan. Suudi Arabistan’ın bölgesel güvenlik mimarisindeki rolü ve Türkiye’nin Pakistan’la birlikte kolektif savunma yükümlülüğü üstlenmesi, Tahran’ın Ankara’nın yeni ittifakını kendi güvenlik çevresine yönelik bir gelişme olarak değerlendirmesine yol açabilir.
Bu nedenle anlaşmanın Türkiye açısından yalnızca yeni ortaklıklar yaratmadığını, aynı zamanda mevcut ilişkilerde yeni maliyetler oluşturabileceğini savunan Uzgel, dış politikanın “ittifak sayısını artırma” üzerinden değil, Türkiye’nin uzun vadeli güvenlik çıkarları üzerinden değerlendirilmesi gerektiğini belirtiyor.
“Türkiye Taşeron Olmamalı”
Uzgel, değerlendirmesinin sonunda Türkiye’nin herhangi bir küresel veya bölgesel gücün “taşeronu” olmaması gerektiğini savunarak, daha bağımsız ve çok boyutlu bir dış politika çağrısı yaptı.
Türkiye’nin NATO ve Batı ittifakı içerisindeki konumunu korurken aynı zamanda Rusya, Çin, Hindistan ve İran gibi aktörlerle ilişkilerini dengeli biçimde yürütmesi gerektiğini belirten Uzgel, Ankara’nın bölgesel çatışmalara doğrudan angaje olmak yerine “uzlaştırıcı, dengeleyici ve barış kurucu” bir rol üstlenmesi gerektiğini ifade etti.
Uzgel’in eleştirisinin temelinde ise anlaşmanın kamuoyuna açıklanması gereken maliyet ve yükümlülükleri bulunuyor. Akademisyen, hükümetin anlaşmayı yalnızca liderlerin fotoğraf kareleri ve diplomatik açıklamalar üzerinden sunmak yerine, Türkiye’nin hangi somut kazanımları elde ettiğini ve hangi askeri, siyasi ve diplomatik riskleri üstlendiğini kamuoyuna açık biçimde anlatması gerektiğini savunuyor.
Mekke Anlaşması’nın bundan sonraki en önemli sınavı da burada ortaya çıkıyor: Türkiye gerçekten yeni bir bölgesel caydırıcılık alanı mı oluşturdu, yoksa başka ülkelerin güvenlik sorunlarını kendi stratejik yükümlülükleri arasına mı dahil etti?
Bu sorunun yanıtı, anlaşmanın yalnızca diplomatik bir başarı mı yoksa Türkiye’nin dış politika risklerini büyüten stratejik bir tercih mi olduğunu belirleyecek.












