Bazı davalar vardır; tartışma suçun işlenip işlenmediği üzerinden yürür. Bazı davalar vardır; tartışma delillerin yeterliliği üzerinedir. Bir de öyle davalar vardır ki, zaman geçtikçe asıl tartışma davanın kendisinden çıkar ve tutukluluğun kendisine dönüşür.
İBB davası giderek böyle bir yere evriliyor.
Çünkü kamuoyunun önünde artık yalnızca iddialar ve savunmalar değil, aynı zamanda cevabı verilemeyen bir soru duruyor: Eğer tutukluluk bir tedbir ise, bu kadar uzun süren şey nedir?
Eski CHP Milletvekili ve Genel Başkan Yardımcısı Aykut Erdoğdu’nun durumu bu soruyu en görünür hale getiren örneklerden biri olarak öne çıkıyor.
Erdoğdu aylardır cezaevinde. Hakkındaki suçlamalar, deliller ve iddialar mahkeme önünde tartışılabilir. Savcılık tezlerini ortaya koyabilir, mahkeme bunları değerlendirebilir. Hukukun yolu budur.
Ancak hukuk devletlerinde tutukluluk, cezanın kendisi değildir.
Henüz hüküm verilmemiş bir kişiye, alacağı muhtemel cezadan daha ağır sonuçlar doğuran bir özgürlük kısıtlaması uygulanmaya başlandığında, ortaya çıkan sorun artık yalnızca bireysel bir mağduriyet olmaktan çıkar; yargı sisteminin meşruiyetine ilişkin bir tartışmaya dönüşür.
Bu nedenle Aykut Erdoğdu’nun eşi Tuba Torun’un sorduğu soru yalnızca bir eşin feryadı değildir.
“Siz Aykut Erdoğdu’yu rehin mi aldınız?” sorusu, hukuk tekniği açısından değil belki ama vicdan ve kamuoyu açısından cevap bekleyen bir sorudur.
Çünkü uzun tutuklulukların yarattığı duygu tam da budur.
Kişi hakkında hüküm verilmemiştir.
Suçu sabit görülmemiştir.
Mahkeme yargılamaya devam etmektedir.
Ancak özgürlüğünden mahrum bırakılmaya devam edilmektedir.
Bu noktada hukuk devleti açısından sorulması gereken soru şudur: Tutukluluğun devamını zorunlu kılan somut gerekçe nedir?
Daha da önemlisi, bu gerekçe her yeni tahliye talebinde yeniden ve ikna edici biçimde ortaya konulabiliyor mu?
İBB dosyasında dikkat çeken noktalardan biri de budur.
Kamuoyuna yansıyan bilgiler ışığında bazı sanıkların ifadelerinin henüz alınmadığı, bazılarının ise dava anlatısında merkezi bir yer tutmadığı görülüyor.
Hatta bazı isimlerin dosyada ne ölçüde yer aldığı, hangi somut eylemle ilişkilendirildiği konusunda kamuoyunda ciddi soru işaretleri bulunuyor.
Eğer bir kişi hakkında kuvvetli suç şüphesi varsa bunun ortaya konulması gerekir.
Eğer kaçma şüphesi varsa bunun gerekçelendirilmesi gerekir.
Eğer delil karartma ihtimali varsa bunun somutlaştırılması gerekir.
Ama bunların hiçbiri kamuoyunu tatmin edecek açıklıkta ortaya konulamıyorsa, tartışma ister istemez tutukluluğun kendisine yöneliyor.
Aykut Erdoğdu örneğinde sıkça gündeme gelen baz istasyonu kayıtları da bu tartışmanın bir parçası.
Teknik verilerin nasıl yorumlandığı elbette mahkemenin değerlendirme alanındadır. Ancak savunma tarafının dikkat çektiği çelişkiler kamuoyu önünde ciddi biçimde tartışılıyorsa, bunların yargılama sürecinde açıklığa kavuşturulması gerekir.
Çünkü hukuk, yalnızca karar vermekle değil, verdiği kararın nedenlerini toplum nezdinde anlaşılır kılmakla da yükümlüdür.
Aksi halde ortaya çıkan şey adalet duygusunun aşınmasıdır.
Bugün İBB davasında yaşanan tam da budur.
Toplumun bir kesimi davanın esasından önce tutuklulukların neden sürdüğünü konuşuyor.
İnsanlar artık iddianamenin ayrıntılarından çok şu soruyu soruyor:
Eğer yargılama devam edecekse neden tutuksuz devam etmiyor?
Eğer deliller toplanmışsa neden insanlar hâlâ içeride?
Eğer kaçma riski varsa bunun somut göstergeleri nelerdir?
Bu soruların cevabı verilmedikçe, uzayan her tutukluluk süresi yeni sorular üretiyor.
Hukuk devletleri tam da bu nedenle tutuklamayı istisna, özgürlüğü ise kural kabul eder.
Çünkü özgürlüğün istisna haline geldiği yerde adalet yalnızca sanıklar için değil, toplumun tamamı için tartışmalı hale gelir.
Bugün İBB davasında asıl mesele yalnızca kimin suçlu olup olmadığı değildir.
Asıl mesele, yargılamanın sonunda verilecek karardan bağımsız olarak, insanların neden bu kadar uzun süre özgürlüklerinden mahrum bırakıldıklarının kamuoyuna hukuk içinde ve ikna edici biçimde anlatılamamasıdır.
Ve belki de bu nedenle, davanın ilerleyen günlerinde en çok hatırlanacak soru iddianamedeki suçlamalar değil, bir eşin mahkeme salonlarının duvarlarına çarpan şu cümlesi olacaktır:
“Aykut Erdoğdu’yu gerçekten yargılıyor musunuz, yoksa onu içeride tutmaya mı çalışıyorsunuz?”











