back to top
Ana Sayfa Haber Dipnotlar 8 – (96-106)

Dipnotlar 8 – (96-106)

96) “Bizimkiler” niye bu kadar dertleniyorlar ki; “bizimkiler” derken kastettiğim gazeteci ya da akademisyen unvanı almış ya da böyle bir unvan verilmiş, sermayenin, sarayların ya da yalıların kanalizasyonlarında yaşayan,  onların artıklarından beslenen cardonlar! Herkes alınmasın! Dert edindikleri konu ise Paris’in kaldırım taşları ya da Şanzelize Bulvarında sıralanmış lüks markaların camları, malları… “Buna vandallık denirmiş, olur muymuş böyle şey!”

Şöyle bir durum var; internette “vandallık” anahtar kelimesiyle yakın tarihli bir tarama yaptığınızda Fransa’dan daha fazlasına yerli ve milli gazetecilerimizin paranoyak yazılarında rastlanıyor! Neden? Korkuyor olabilirler mi, “onlara” özenilmesinden. Korkmamalarını söyleyebilirim an itibariyle, çünkü her türden haksızlığa, sömürüye, baskıya, günden güne derinleşen yoksulluğa, açlığa boyun eğmiş, çöküşe rızası olan yerli ve milli on milyonlar var; ve diğer taraftan sakin olun; zaten “sol” diye de bir şey yok ülkede; aslında “yok” demek bile bir değer biçme halidir, “yok sayılabilir” denilebilir.

Parantez içinde; “solculuk” ise neredeyse siyasi parti kadrolarının, STK/NGO kadrolarının, onların yancılarının ve bu güvenli limanlardaki aktivistlerin oluşturduğu orta/orta üst sınıfların onlara kendisini daha bi kaliteli hissettiren hobi faaliyetine dönüşmüş gibi!

97) Bir soru: haklı bir protesto amacıyla kaldırım taşlarının sökülmesi mi vandallıktır yoksa sıkça şahit olunduğu üzere birkaç ayda bir yandaş sermayeye para aktarmak amacıyla hiç de gereği yokken “kaldırımları yeniliyoruz” diyerek kaldırım taşlarının sökülüp yerlerine eskisinden farkı olmayan yenilerinin konması mı? Bu da pek popülist bir soru oldu?

98) Bundan yaklaşık bin beş yüz yıl önce, Roma imparatorluğunu eski gücünü kaybettiği ya da global Roma şiddetinin bir başka tanımlaması olan pax-romana’nın çözülmeye başladığı günlerde, önce Hun zulmünden kaçarak Kuzey Afrika’ya geçen bir Cermen halkı, sonraları ata topraklarına dönme yolunda Roma İmparatorluğuna olan bağımlılıklarından vaz geçip, Roma şiddetinden adeta öç alırcasına, bağımsızlıklarını ilan etme yolunu seçerler. Yüzyıllar sonra bu halk, “iktidar kurumu” tarafından “şiddete” mahkûm edilir: Vandallar!

Roma barışı ya da gelenekselleşen söylemle “Pax-Romana”nın küresel bir iktidar için ideal bir kurgu olduğu düşünülebilir. Vandal halkına yönelik bir hükmün tanımı olan “vandalizm”, işte böylesine bir kurgunun, kontrol dışına çıkmış bir şiddeti olumsuz bağlamda tanımlamasından başka bir şey değildir.

99) Bir şiddet biçemi olarak vandalizm, “güzel şeyleri yok etme eğilimi” olarak tanımlanır. Unutulmamalıdır ki egemen olan her zaman kendisini ve kendine ait olanları “güzel” olarak tanımlama eğilimindedir; güzeli tanımlayan da o dur. Tanım, yalnızca eylemi ifade etmez; aşağılayıcı bir eksende ideolojik bir etiketlemede söz konusudur.  Bu anlamda Vandalların kendilerini “vandalist” olarak tanımlamayacağı açık. Vandallar Roma İmparatorluğu ve Hun İmparatorluğu altında gördükleri şiddete karşı aynı yöntemi kullanmışlardır. Şiddetin Vandallar tarafından bu şekilde ifadesi, “güzel şeylerin” ya da yüzyıllar boyu sürecek bir şiddet imparatorluğu kurmuş olan ve kendisinden sonrakilere böyle bir “hukuk” bırakmış olan Romalıların değer verdiği “şeylerin” imha edilmesine yol açmış olabilir. Ancak tüm bunları okurken unutulmaması gereken, bir Roma “devleti”nin varlığıdır. Ve adı ne olursa olsun devletler ve iktidar kurumu, ancak kendi şiddetlerini legalize ederek var olabilirler. Bu var olma durumu hukuk ile güvence altına alınırken, yönelecek tehditler illegal olarak tanımlanır, şiddete şiddetle mahkûm edilirler.

100) Üzerinde durulması gereken önemli bir konu, “kavramları tanımlama ve gerektiğinde yeni kavramlar üretebilme yetkisine ve erkine sahip olabilme” durumudur. Devlet, böyle bir gücün adlandırılmasıdır. Sorun, erkin tanımladığı kavramları onların tanımladığı şekilde kullanıp kullanmamadır. Özetle “bizim” Vandalları ve diğerlerini ister en dolaylısından isterse en kestirme yoldan vandalizme mahkûm etme hakkımız yoktur olmamalıdır. Gerekirse yeni kavramlar üretilebilir, ancak bunun da bir şartı olmalı: üretimlerimiz bir iktidar kurgusu içinde şiddet unsuru içermemeli…

101) Bir soru daha; mesela herhangi bir ülkedeki servetin yüzde sekseninin yüzde beş tarafından paylaşılması, geride kalan açlığa, yoksulluğa mahkûm yüzde doksan beş için vandallık hali sayılabilir mi?

102) “Mülkiyet hırsızlıktır”; devlet ise bu hırsızlığın şiddet yoluyla legalize edilmesidir. Mülkiyet şiddetin en yoğun biçimidir. Bu bağlamda “suç” bu organizasyona yönelik şiddet biçimidir. Bir tarafta, “bu organizasyonun” var oluş nedeni eşitsizliği, var oluş için zorunlu korunması gereken eşitsizliği garanti altına alan şiddet varken diğer tarafta eşitsizlikten doğan şiddet yer almaktadır.

103) Vandalların bir toplum/topluluk tarih sahnesinden silinişinden yüzlerce yıl sonra Çarlık Rusya’sında yaşayan Neçayev şiddeti bu bağlamda yeniden tanımlamaya çalışır. Neçayev ile simgeleştirilebilecek “devrimci” şiddetin hedefini “eskiye ait olan” oluşturur. Bu alana yönelik şiddete başvurmaktan kaçınmayacak devrimcinin hedefi, var olanın ortadan kaldırılması olmalı ve devrimci yaşamını tümüyle bu hedefe göre biçimlendirmelidir. Uzlaşma götürmez bir savaştır bu!  Neçayev, Fransız Devriminden Ekim Devrimine uzanan yüzyılda, şiddet kavramını algılayışı ve şiddeti yorumlayışıyla önemli etkilerde bulundu. Kendisini izleyenlerle birlikte, şiddetin iktidara yöneltilmesi, iktidarı ele geçirmek için şiddet kullanılması iktidarı yok etmek için şiddetin gerekliliği gibi şiddet alanı tanımlamalarını siyasi tartışmalarda önemli yerlere taşıdı. Bu bağlamda şiddet kavramına etik değer yükleyerek, ünlü aforizmasını dile getirdi: “devrim için olan ve devrimi zafere taşıyacak her şey ahlaka uygundur”. Tartışmalar,  ayrımcılığın; ayrılmalar ise özel bir şiddet türünün ortaya çıkmasına neden oldu.

104) Neçayev ile yeni bir biçimde başlayan tartışmaları önceleyen, hiç kuşku yok ki Fransız Devrimidir. Jakoben iktidar şiddet vurgusunu bir nüans üzerinden yapmaya özen gösteriyordu: Nüans monarşinin varoluş nedeni şiddet ile monarşinin yerini alan halk iktidarının ya da jakoben iktidarın korunması için şiddet. Ve bunu “terör dönemi” olarak adlandırırken, ilan ettiği politika “zorbalığa karşı zorbalıkla yanıt verileceği” şeklinde özetlenebilir. Devrimci iktidar ancak bu yanıtın gücü ölçüsünde korunabilirdi. Güç, şiddetin ölçüsü ve onu kullanabilme yeteneğiyle doğru orantılıdır. Ne var ki şiddetin iktidar eksenli kullanıldığı bu politikalar, doğal olarak, devletin yeni bir kurgu ile üstelik eskisinden daha güçlü bir şekilde ortaya çıkmasına da aracılık edecektir. İşte devleti yeniden kurgulayan bu şiddet olgusu nedeniyle Fransız Devrimi önce kendi evlatlarını yiyen tanrı Satürn’e benzetilecektir. Şiddet, böyle şekillenmiş bir kurguda, idea’nın değil doğrudan devletin kontrolündedir.

105) Blanqui tamamlanmamış dönüşümün çocuğudur. Devrimci şiddet kavramının etkin bir tanımlayıcısı olan Blanqui’ye göre şiddet, politikanın teknik bir aracıdır, ancak zorunlu – sine qua non– bir araçtır. Proleterler adına devrim yolunu açacak bir grup seçkinin şiddet eksenli örgütlenmesi, politikanın teknik alanını tanımlarken, şiddet, bu yolu açacak bir isyanı ortaya çıkaracak bütün argümanları içeren bir kavram olarak görülür. Ancak böylesine bir şiddetin tıpkı Fransız Devriminde olduğu gibi, şiddetin doğrudan sahiplerinin diktatörlüğü üzerinden devletin yeni biçimiyle ortaya çıkıp çıkmayacağı sorusu da Blanqui’ın halka “onlar silahlarını asla sana çevirmeyeceklerdir” sözüne rağmen yanıtsız kalmaktadır. Blanqui çağında verilen bu sözün tutulduğu devrimci süreç olarak Paris Komünü’nün unutulmaması gerekir.

106) Neçayev de dâhil birçok Rus devrimcisinin hayatında bir dönüm noktasıdır, Blanqui. 19.yüzyılı etkileyen, nihilistlerin “bireyi hiçe sayan şiddeti” en yetkin biçimlerini devrime hızla ilerleyen Rusya’da gösterir. Şiddetin yoğunlaşması yalnızca devletin gücünü göstermekle kalmaz, paradoksal olmayarak onun, o anki haliyle çözülüşünü de gösterir. Çözülüş ve yerine koyma ideasının bu bağlamdaki yetkin örneklerinden bir diğerini Çernişevski oluşturur: Ne yapmalı ile çizdiği ideal-uyumlu bir topluma ulaşmak için önerdiği yol kargaşa ve savaştan geçiyordu. Bu dönemden anımsadığımız -veya anımsamadığımız- birçok isim, şiddeti, devrimci mücadelede neredeyse tek yol olarak görme eğilimindeydi. Devrimci mücadele yöntemleri içinde “siyaset” küçümsenen bir olguydu: ta ki devrim somut bir olgu olarak karşılarına gelene dek. Çok bildik bir söylemle “devrimci şartlar olgunlaştığında” siyaset, devrimci mücadele içinde etkin bir kurum olarak yerini aldı. Bu yer şiddetin önündeydi ve şiddet kavramının yeniden tanımlanması bir zorunluluk haline geldi. Yeniden tanımlama sürecindeki köşe taşlarından biri Ulyanov’dur ve Çar’a yapılan başarısız bir suikast girişiminin ardından ölüme mahkûm edilmesi “solda” şiddet kavramının bir kez daha ele alınmasına yol açacaktır.

-devam edecek-