Anayasa Mahkemesi, Gezi Davası’nda 18 yıl hapis cezasına mahkûm edilen Tayfun Kahraman hakkında verdiği ilk ihlal kararını uygulamayan İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne ikinci kez ve bu kez çok daha açık bir dille anayasal sınırı hatırlattı. Yüksek Mahkeme, yerel mahkemenin AYM’yi “yetki gaspı” yapmakla suçlayarak yeniden yargılamayı reddetmesinin hukuki görüş olarak dahi kabul edilemeyeceğini belirtti; yeniden yargılamanın tercih değil anayasal zorunluluk olduğunu vurguladı. Karar, yalnız Tayfun Kahraman’ın özgürlüğünü değil, Gezi Davası’nın yıllardır biriken hukuki tartışmalarını ve Türkiye’de yüksek mahkeme kararlarının bağlayıcılığı sorununu yeniden yargının önüne koydu.
İkinci İhlal Kararı Bu Kez Yerel Mahkemenin Tutumuna
Anayasa Mahkemesi Genel Kurulu’nun 2 Nisan 2026’da verdiği ve 6 Ekim’de Resmî Gazete’de yayımlanan ikinci Tayfun Kahraman kararının konusu artık yalnız Gezi Davası’ndaki ilk yargılamanın adil olup olmadığı değil. Bu kez AYM, kendi verdiği bir hak ihlali kararının derece mahkemesi tarafından uygulanmamasını değerlendirdi. Yüksek Mahkeme, Kahraman’ın bireysel başvuru hakkının ihlal edildiğine oybirliğiyle, hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlal edildiğine ise oyçokluğuyla karar verdi; yeniden yargılama işlemlerinin başlatılması için dosyanın İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilmesine ve Kahraman’a 100 bin lira manevi tazminat ödenmesine hükmetti. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığı ile Hâkimler ve Savcılar Kurulu’na gönderilmesi de kararlaştırıldı.
Kararın ağırlığı ise hüküm bölümünden çok gerekçesinde ortaya çıktı. AYM, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin yüksek mahkemeyi “yetki gaspı” yapmakla suçlayarak yeniden yargılama talebini reddetmesini anayasal sistem içinde olağan bir içtihat ya da yorum farklılığı olarak görmedi. Yüksek Mahkeme, derece mahkemelerinin AYM kararlarının uygunluğunu ve yerindeliğini yeniden değerlendirme yetkisine sahip olmadığını, dosya kendilerine ulaştığında yapmak zorunda oldukları şeyin kararın bağlayıcılığını tartışmak değil ihlali ortadan kaldıracak işlemleri başlatmak olduğunu açık biçimde kayda geçirdi.
“Yetki Gaspı” Suçlaması Geri Döndü
Tayfun Kahraman hakkında ilk AYM kararı 31 Temmuz 2025’te verilmişti. Yüksek Mahkeme, Gezi Davası’ndaki yargılamada hakkaniyete uygun yargılanma hakkının ihlal edildiğine hükmetmiş ve dosyayı yeniden yargılama için İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne göndermişti. Ancak yerel mahkeme 6 Kasım 2025’te yeniden yargılama, infazın durdurulması ve tahliye taleplerini reddetti. Kararın gerekçesinde AYM’nin “süper temyiz mahkemesi” gibi davrandığı ve “yetki gaspında” bulunduğu ileri sürüldü.
AYM’nin ikinci kararı tam da bu noktaya cevap veriyor. Yüksek Mahkeme, anayasal düzende AYM kararlarına direnme veya bu kararların bağlayıcılığını tartışma yetkisinin derece mahkemelerine verilmediğini belirtti. İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin yeniden yargılamayı başlatmasının hem yasal hem anayasal zorunluluk olduğunu vurgulayan AYM, kararların uygulanmamasının yalnız bireyin hakkını değil hukuk düzeninin kendi iç bütünlüğünü de tehdit edeceğini kayda geçirdi.
Karardaki bazı ek gerekçelerde kullanılan dil daha da sertleşiyor. Derece mahkemelerinin AYM kararlarını tanımamasının anayasal hiyerarşiyi zedelediği, yargı içinde “anayasaya sadakatsizlik görüntüsü” yarattığı ve bunun basit bir usul tartışmasının ötesinde anayasal aşınmaya dönüşebileceği belirtiliyor. Bir başka ek gerekçede ise tek bir AYM kararının keyfî biçimde uygulanmamasının bile hukukun üstünlüğüne ve bireysel başvuru sistemine ağır zarar verebileceği ifade ediliyor. Bunlar kararın çoğunluk gerekçesinin tamamı değil, bazı üyelerin ek gerekçeleri; ancak yüksek yargı içindeki kaygının ulaştığı düzeyi göstermesi bakımından dikkat çekici.
İlk Kararda Sorulan Soru Basitti: Şiddetle Bağ Nerede?
AYM’nin ilk Tayfun Kahraman kararının Gezi Davası bakımından önemi ise daha temel bir yerde duruyor. Mahkeme Kahraman’ın beraat etmesine karar vermedi; delillerin yerine kendi değerlendirmesini de koymadığını özellikle belirtti. Fakat 18 yıllık mahkûmiyetin hangi somut eylem ve delillere dayandığının yeterli biçimde açıklanmadığını tespit etti.
AYM’ye göre Kahraman’ın sosyal medya paylaşımları ve basın açıklamalarından hangilerinin doğrudan şiddeti teşvik ettiği gösterilmemiş, bu açıklamalarla Gezi sırasında meydana gelen hangi şiddet eylemleri arasında nedensellik bulunduğu ortaya konulmamıştı. Yüksek Mahkeme ayrıca bir gösteride şiddet olaylarının yaşanmasının, kendi eylemleriyle bu şiddet arasında somut bağ kurulmadıkça kişiyi doğrudan sorumlu tutmaya yeterli olmayacağını belirledi.
Dahası AYM, Kahraman’ın mahkûmiyetinin onanmasında kullanılan bazı iletişim kayıtlarının Yargıtay aşamasında belirleyici biçimde değerlendirilmesine rağmen savunmanın bunlara etkili biçimde karşı çıkma imkânı bulamadığını tespit etti. Böylece sorun yalnız delilin ne olduğuna değil, kişinin kendisini o delile karşı savunup savunamadığına da bağlandı.
AYM Beraat Demedi, Adil Yargılamayı Zorunlu Kıldı
Bu ayrım Gezi Davası tartışmasında özellikle önemli. AYM ilk kararında Tayfun Kahraman’ın suçsuz olduğuna ve beraat ettirilmesi gerektiğine hükmetmedi. Yeniden yapılacak yargılamanın sonunda mahkûmiyet ya da beraat kararı verilmesinin derece mahkemesinin yetkisinde olduğunu açıkça belirtti. Yüksek Mahkemenin söylediği, böylesine ağır bir cezanın ancak suçlama ile delil arasındaki bağ açıkça kurulmuş, savunma hakkı korunmuş ve karar yeterli gerekçeye dayanmışsa hukuken ayakta kalabileceğiydi.
Tam da bu nedenle İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin ilk AYM kararını uygulamamak için dosyanın esasına yeniden girerek yüksek mahkemenin değerlendirmesini reddetmesi yeni bir hukuki sorun yarattı. İkinci AYM kararında tartışılan şey artık Kahraman’ın 2013’te ne yaptığı kadar, 2025’te verilen bir Anayasa Mahkemesi kararının bir alt mahkeme tarafından uygulanıp uygulanamayacağı oldu.
Böylece Tayfun Kahraman dosyası bir Gezi Davası dosyası olmanın ötesine geçti; devletin kendi yargı düzeni içerisinde hangi mahkemenin hangi anayasal yetkiye sahip olduğu tartışmasına dönüştü.
Gezi Davası On Üç Yıldır Yargının Önünde
Gezi Parkı protestoları Mayıs 2013’te Taksim’deki parkın yeniden düzenlenmesine yönelik müdahaleye karşı başlayan protestoların ülke geneline yayılmasıyla ortaya çıktı. Protestolar sırasında barışçıl gösterilerin yanında farklı kentlerde şiddet olayları da yaşandı. Daha sonra açılan Gezi Davası’nda Osman Kavala, Tayfun Kahraman, Can Atalay, Mine Özerden, Çiğdem Mater, Mücella Yapıcı, Hakan Altınay ve diğer isimler hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs suçlamalarıyla yargılandı.
Şubat 2020’de görülen ilk davada mahkeme, mahkûmiyete yeterli somut ve hukuka uygun delil bulunmadığı gerekçesiyle sanıklar hakkında beraat kararı verdi. Ancak süreç burada sona ermedi; beraat kararının bozulması ve davaların yeniden birleştirilmesinin ardından İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi 25 Nisan 2022’de Osman Kavala’ya ağırlaştırılmış müebbet, Tayfun Kahraman’ın da aralarında bulunduğu yedi sanığa hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüse yardım suçundan 18’er yıl hapis cezası verdi.
Yargıtay 3. Ceza Dairesi 28 Eylül 2023’te Kavala’nın ağırlaştırılmış müebbet cezasıyla Can Atalay, Tayfun Kahraman, Mine Özerden ve Çiğdem Mater’in 18’er yıllık cezalarını onadı. Mücella Yapıcı, Hakan Altınay ve Yiğit Ali Ekmekçi hakkındaki cezalar ise bozuldu. Böylece aynı dosyanın içinde bile farklı sanıklar yönünden delillerin cezai sorumluluk yaratıp yaratmadığı konusunda ayrışan sonuçlar ortaya çıktı.
Aynı Mahkemenin Önünde Şimdi İki Yüksek Mahkeme Kararı Var
Gezi Davası bugün yalnız AYM’nin Tayfun Kahraman kararı nedeniyle yeniden kritik bir eşiğe gelmiş değil. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Büyük Dairesi de 25 Ağustos 2026’da Osman Kavala hakkında verdiği ikinci ve kesin kararında birden fazla hak ihlali tespit etti; Türkiye’nin Kavala’yı mümkün olan en kısa sürede serbest bırakması ve mahkûmiyetinin sonuçlarını ortadan kaldırması gerektiğine hükmetti. AİHM, Sözleşme hukuku bakımından Kavala hakkındaki mahkûmiyetin geçerli kabul edilemeyeceğini belirtti.
Bu kararın ardından Kavala da yeniden yargılama ve tahliye talebiyle başvurdu. Böylece İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin önünde bugün aynı davanın iki sanığı bakımından iki ayrı yüksek yargı merciinin kararları bulunuyor: Osman Kavala için AİHM, Tayfun Kahraman için AYM. Her iki dosyada da tartışmanın merkezinde artık yalnız 2013’teki Gezi eylemleri değil, bağlayıcı yüksek mahkeme kararlarının iç hukukta sonuç doğurup doğurmayacağı bulunuyor.
İktidar Ortağından Da “Tartışılacak Tarafı Yok” Mesajı
AYM’nin gerekçesinin yayımlanmasının ardından MHP Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız’ın açıklaması da dikkat çekti. Yıldız, Yüksek Mahkemenin yeniden yargılama kararı verdiğini belirterek bunun uygulanmasının “tartışılacak bir tarafı olmadığını” söyledi. Böylece kararın bağlayıcılığı konusundaki mesaj yalnız AYM’den değil, Cumhur İttifakı’nın hukuk politikalarında etkili isimlerinden birinden de gelmiş oldu.
Tayfun Kahraman’ın avukatları ise yerel mahkemenin artık yeniden yargılama işlemlerini gecikmeksizin başlatması ve tahliyeyi değerlendirmesi gerektiğini savunuyor. AYM’nin çoğunluk kararı doğrudan tahliye hükmü kurmadı; tahliye ve infazın durdurulması meselesinin yeniden yargılamanın başlamasından sonraki aşamada değerlendirilmesi gerektiğini belirtti. Bu nedenle önümüzdeki hukuki adım İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin yeniden yargılamayı başlatıp başlatmayacağı olacak.
Tartışma Artık Gezi’den Daha Büyük
On üç yıl sonra Gezi Davası’nın geldiği yerde birbirinden ayrılması gereken iki soru bulunuyor. Birincisi sanıkların cezai sorumluluğu; buna ancak hukuka uygun delillerin tartışıldığı adil bir yargılama sonunda mahkeme karar verebilir. İkincisi ise çok daha temel: Bir derece mahkemesi, Anayasa’nın açıkça bağlayıcı saydığı Anayasa Mahkemesi kararını kendi yorumuyla geçersiz hale getirebilir mi?
AYM’nin ikinci Tayfun Kahraman kararındaki yanıt artık yoruma fazla alan bırakmıyor: Hayır.
Bu nedenle dosyanın bundan sonraki aşaması yalnız Tayfun Kahraman’ın yeniden yargılanıp yargılanmayacağını göstermeyecek. Türkiye’de anayasal hiyerarşinin fiilen işleyip işlemediğinin de yeni bir sınaması olacak. Çünkü bir hukuk düzeninde sorun yalnız yanlış karar verilmesi değildir; hukuk, kendi yanlışını düzeltecek mekanizmaları kurduğu halde bu mekanizmaların kararlarının uygulanmaması, tartışmayı tek tek davaların ötesine taşır.
Gezi Davası bugün tam da bu noktada duruyor. Bir yanında 2013’ün meydanları, öte yanında 2026’nın mahkeme salonları var. Aradan geçen on üç yılın sonunda sorulan soru ise giderek daha yalın hale geliyor: Mahkemeler Anayasa’ya bağlıysa, Anayasa Mahkemesi kararının uygulanıp uygulanmayacağı gerçekten hâlâ tartışılabilir mi?
NHY / Anayasa Mahkemesi, Resmî Gazete, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Anadolu Ajansı, DW Türkçe, T24, Medyascope, Bianet, Avrupa Konseyi












