back to top
Ana Sayfa Haber İnsan Deposu Uygarlığın Başını Öne Eğdiği Bir Hapishane

İnsan Deposu Uygarlığın Başını Öne Eğdiği Bir Hapishane

Bir insanın saçlarını sıfıra vurabilirsiniz. Üzerindeki giysileri çıkarıp herkese aynı beyaz fanilayı, aynı beyaz şortu giydirebilirsiniz. Ellerini ve ayaklarını zincirleyebilir, başını önüne eğdirebilir, yüzünü kameraya göstermesini engelleyebilir, adını bir dosya numarasına çevirebilirsiniz. Sonra onu yüzlerce başka insanla birlikte beton bir zemine dizip dünyanın televizyonlarına servis edebilirsiniz. Bütün bunları yaptıktan sonra, yaptığınız şeyin barbarlık olmadığını söylemek için elinizde çok güçlü bir sözcük bulunur: güvenlik.

Çağımızın en korkutucu yanı belki de zulmün gizlenmemesi artık. Eskiden devletler kimi utançlarını bodrumlarda, karanlık hücrelerde, gözlerden uzak sınır karakollarında saklamak zorunda hissederlerdi. Bugün bazı iktidarlar tam tersini yapıyor; baskıyı kameraya çeviriyor, profesyonelce görüntülüyor, sosyal medyaya yüklüyor ve yurttaşlarına bir başarı öyküsü olarak sunuyor. El Salvador’daki Centro de Confinamiento del Terrorismo, kısa adıyla CECOT, tam da böyle bir çağın mimarisi. Devasa beton blokları, sıra sıra demir kafesleri, sürekli yanan ışıkları, silahlı muhafızları, saçları kazınmış ve birbirine benzetilmiş mahkûmlarıyla yalnızca bir hapishane değil; iktidarın insan bedeni üzerinde kurduğu egemenliğin sahnesi.

2025 yılının mart ayında Amerika Birleşik Devletleri’nden uçaklara bindirilen yüzlerce insan bu sahnenin ortasına indirildi. Trump yönetimi 238 Venezuelalı erkeği Tren de Aragua adlı suç örgütüyle ilişkili olmakla suçladı; bunların 137’sini, 1798 tarihli Alien Enemies Act, yani Yabancı Düşmanlar Yasası altında gönderdi. Yasa savaş dönemlerinin yasasıydı. Amerika tarihinde daha önce yalnızca savaş bağlamında kullanılmıştı. İki yüz yılı aşkın zaman sonra dünyanın en güçlü demokrasilerinden birinin yönetimi, bir suç örgütünü fiilen savaş düşmanı kategorisine yerleştirerek bu olağanüstü yetkiyi yeniden uyandırdı.

Sorun yalnızca kullanılan yasanın yaşı değildi. Sorun, hukukla insan arasındaki bağın koparılmasıydı.

Reuters, sınır dışı edilen elli kişinin aileleriyle yaptığı incelemede bunlardan 27’sinin haklarında kesinleşmiş sınır dışı kararları bulunmadığını, göçmenlik duruşmalarını beklediklerini saptadı. Aralarında berberler, inşaat işçileri, kuryeler vardı. CBS’nin hükümet belgeleri ile Amerikan ve yabancı adli kayıtlarını karşılaştırdığı araştırma ise çok daha sarsıcı bir sonuç verdi: CECOT’a gönderilen 238 Venezuelalının yüzde 75’i için herhangi bir sabıka kaydı bulunamadı. Yüzde 22’sinin bir biçimde sabıka ya da suç kaydı vardı; bunların çoğu hırsızlık, dükkândan mal çalma veya izinsiz giriş gibi şiddet içermeyen suçlardı. Yaklaşık bir düzine kişi ise cinayet, tecavüz, saldırı ya da kaçırma gibi ağır suçlarla ilişkilendiriliyordu. Amerikan yönetimi buna karşılık sabıka kaydının bulunmamasının kişinin çete üyesi olmadığı anlamına gelmediğini savundu.

Tam da burada hukuk denen şeyin neden icat edildiğini hatırlamak gerekiyor.

Çünkü hukuk suçsuzu sevmek için değil, suçlu olduğu iddia edilen insanın bile iktidarın keyfine bırakılamaması için vardır. Bir insan hakkında en ağır şüphelere sahip olabilirsiniz. Onu sevmek zorunda değilsiniz. Karakterini beğenmek, geçmişini onaylamak, ülkenizde kalmasını istemek zorunda da değilsiniz. Fakat uygarlık denilen şey tam burada başlar: Bir devletin “bu adam suçludur” demesiyle o insanın suçlu sayılmaması. Suçlama ile hüküm arasındaki mesafe mahkemedir; devlet ile insan arasındaki mesafe hukuktur. O mesafe ortadan kalktığında geriye devletin kanaati kalır. Devletin kanaati ise tarihin hiçbir döneminde insan özgürlüğü için güvenli bir yer olmadı.

Franco José Caraballo Tiapa bunun simgelerinden biri haline geldi. Venezuela’dan gelmiş yirmi altı yaşında bir berberdi ve Amerika’ya sığınma talebinde bulunmuştu. ABD İç Güvenlik Bakanlığı belgelerinde Tren de Aragua ile bağlantılı olduğu ileri sürülüyordu, fakat aynı belgeler Amerika’da sabıka kaydının bulunmadığını da gösteriyordu. Avukatına göre iddiayı bir hâkim karşısında çürütme fırsatı bulamadan CECOT’a gönderildi. Başka insanların dosyalarında dövmeler, giysiler, sosyal medya paylaşımları ve çevresel ilişkiler çete üyeliğinin göstergeleri arasında kullanıldı.

Bir zamanlar insanı suçlu ilan etmek için itiraf, tanık, delil aranıyordu. Modern çağın kimi sınırlarında bazen bir dövme yetiyor.

Bir taç resmi.

Bir saat.

Bir giysi.

Yanlış biriyle çekilmiş bir fotoğraf.

Yanlış mahallede yaşamış olmak.

Yanlış pasaport.

Ve nihayet en büyük suç: yanlış tarafta doğmuş olmak.

Kilmar Abrego García’nın hikâyesi, mekanizmanın ne kadar ileri gidebileceğini gösterdi. Salvadorlu Abrego García Maryland’de eşi ve çocuklarıyla yaşıyor, çalışma izni taşıyor ve 2019 tarihli bir mahkeme kararı onun El Salvador’a gönderilmesini yasaklıyordu. Buna rağmen 15 Mart 2025’te CECOT’a gönderildi. Amerikan Adalet Bakanlığı daha sonra bunun bir “idari hata” olduğunu kabul etti. Yani insan hayatına tercüme edildiğinde şu oldu: Bir bürokratik yanlışlık yapıldı, bir adam uçaktan indirildi, başı tıraş edildi, zincire vuruldu ve dünyanın en sert hapishanelerinden birine kapatıldı. Amerikan Yüksek Mahkemesi yönetimin onun dönüşünü kolaylaştırması gerektiğine hükmetti.

“İdari hata.”

Bürokrasinin dili böyledir. İçinde insan çığlığı duyulmaz.

Oysa yanlış adrese gönderilen bir mektuptan söz edilmiyordu. Bir dosyanın yanlış klasöre konmasından da. Bir insanın hayatından söz ediliyordu. Modern devletin en ürpertici yeteneklerinden biri burada ortaya çıkar: İnsan hayatında yarattığı felaketi teknik bir terime dönüştürerek ahlaki yükünden kurtulmak. “İdari hata” dediğiniz anda zincirin sesi kaybolur, hapishanenin beton kokusu silinir, evinde kocasını bekleyen kadının yüzü görünmez olur. Acı bir işlem numarasına dönüşür.

CECOT’a getirilen insanlara uygulanan ilk işlemler de bunun devamıydı. Saçlar kesildi, giysiler değiştirildi, bedenler aynılaştırıldı. Başları aşağı bastırılmış halde yürütüldüler. Kameraların önünde diz çöktürüldüler. Beyaz giysiler içinde birbirine benzeyen yüzler artık berber, futbolcu, kurye, makyaj sanatçısı, baba, eş ya da oğul değildi. Devletin görüntüsünde hepsinin tek bir kimliği vardı: tehlike.

İktidarın eski bir tekniğidir bu. Önce insanın bireyselliğini ortadan kaldırırsınız. Adını alırsınız, saçını kesersiniz, giysisini değiştirirsiniz. Sonra onu bir kategoriye yerleştirirsiniz. Mahkûm. Düşman. Terörist. Kaçak. Yabancı. Tehlikeli. İstenmeyen.

Bundan sonra ona ne yaptığınız daha az rahatsız eder.

Çünkü artık karşınızda José yoktur.

Bir “yabancı düşman” vardır.

Bu yüzden El Salvador’dan yayımlanan görüntüler yalnızca hapishane fotoğrafları değildir. Onlar siyasal bir dilin fotoğraflarıdır. İnsanın bireyselliğinin ortadan kaldırılmasını gösterirler. Yüzlerce bedenin aynı giysiye sokulması, aynı biçimde oturtulması, aynı biçimde başını eğmesi tesadüf değildir. Devlet orada yalnız mahkûmlara değil, dışarıdaki milyonlara da konuşmaktadır: Bakın, gücümüz bu.

Ve dünya baktı.

Mart 2025’te bu görüntüler yayımlanırken tartışmanın büyük bölümü insanların gerçekten çete üyesi olup olmadığı üzerinde yürüdü. Oysa daha büyük soru yeterince sorulmadı: Bir insan suçlu olsa bile ona ne yapmaya hakkımız vardır?

İnsan haklarının gerçek sınavı burada başlar. Hakları yalnızca sevdiğimiz insanlara tanıyorsak onların adı zaten insan hakkı değildir. Masum, eğitimli, düzgün, bize benzeyen insanlara iyi davranmak uygarlığın ölçüsü olamaz. Uygarlığın ölçüsü toplumun en sevilmeyen insanına ne yaptığıdır. Katil olduğu kanıtlanmış bir insan bile işkence görmeme hakkına sahiptir. Bir çete üyesinin bile mahkeme önüne çıkma hakkı vardır. Çünkü insan onuru iyi hâl belgesi değildir; devlet tarafından dağıtılan bir ödül hiç değildir.

Human Rights Watch ve Salvadorlu insan hakları örgütü Cristosal’ın Kasım 2025’te yayımladığı kapsamlı çalışma bu nedenle özellikle önemlidir. Araştırmacılar CECOT’ta tutulmuş kırk Venezuelalıyla, ayrıca yaklaşık yüz elli aile üyesi, avukat ve tanıkla görüştüler; tıbbi ve adli verileri incelediler. Raporda Venezuelalıların sistematik biçimde dövüldüğü, insanlık dışı koşullara maruz bırakıldığı, kimi vakalarda cinsel şiddet gördüğü ileri sürüldü. Araştırmaya göre CECOT’a gönderilen Venezuelalıların yaklaşık yarısının herhangi bir suç geçmişi yoktu; yalnızca yüzde 3 kadarı Amerika’da şiddet içeren veya şiddet potansiyeli taşıyan suçlardan hüküm giymişti.

Cezaevi tasarımı bile insana verilen değeri anlatmaya yeter. CECOT’ta avlu yok. Rekreasyon alanı yok. Hücrelerde mahremiyeti olmayan tuvaletler bulunuyor. Human Rights Watch’ın aktardığı açık kaynak araştırmasına göre sekiz blokta toplam 256 büyük hücre bulunuyor; bunların her biri onlarca insanı barındıracak biçimde tasarlanmış. Bukele yönetiminin açıkladığı 40 bin kişilik kapasite gerçekleşirse kişi başına düşen alanın son derece düşük olacağı hesaplanıyor.

Bir devletin uygarlık anlayışını bazen anayasasından önce hapishanesine bakarak anlayabilirsiniz.

Anayasa güzel sözcüklerle yazılabilir.

Özgürlük.

Adalet.

Eşitlik.

İnsan onuru.

Hukukun üstünlüğü.

Fakat insanın uyuduğu yere bakın. Tuvaletine bakın. Işığın gece söndürülüp söndürülmediğine bakın. Avukatıyla görüşebiliyor mu, ailesi nerede olduğunu biliyor mu, hastalandığında doktora gidebiliyor mu, mahkeme karşısına çıkabiliyor mu?

Uygarlığın gerçek metni bazen anayasanın önsözünde değil, hücrenin içinde yazılıdır.

El Salvador’un rolü bu hikâyeyi daha da karanlık hale getiriyor. Çünkü burada yalnızca sınır dışı etme yaşanmadı. Bir devlet başka bir devlete insan teslim etti; diğer devlet para karşılığında onları hapsetti. İlk anlaşmada yaklaşık üç yüz kişinin bir yıl tutulması karşılığında 6 milyon dolardan söz edildi. İnsan özgürlüğü böylece uluslararası bir hizmet sözleşmesinin konusu haline geldi. Hapishane yatağı ihraç edilebilir bir hizmete dönüştü.

Kapitalizm uzun zamandır emeği, zamanı, toprağı, suyu, tohumu, bilgiyi ve hatta insan dikkatini metalaştırmayı başarmıştı. Görünen o ki şimdi sıra özgürlükten yoksun bırakmanın küresel pazarına geliyor. Zengin devlet istemediği insanı yoksul bir ülkeye gönderiyor; yoksul devlet para karşılığında onun gardiyanlığını üstleniyor. Hapishane sınırı geçiyor. Egemenlik taşeronlaşıyor. İnsan ise sözleşmenin nesnesi oluyor.

Böyle bakıldığında CECOT yalnız El Salvador’un hapishanesi değildir.

Washington’ın sınır dışına taşınmış hücresidir.

Ve bu hikâyenin en büyük ikiyüzlülüğü tam burada ortaya çıkıyor. Dünyaya yıllardır “hukuk devleti”, “demokrasi”, “insan hakları”, “özgür dünya” üzerine ders veren devlet, kendi sınırları içinde gerçekleştirdiğinde büyük hukuki engellerle karşılaşacağı bir işlemi başka bir ülkenin beton duvarlarının ardına taşıdığında kendisini sorumluluktan kurtarmış mı oluyor?

Bir insanı kendiniz dövmez de dövüleceğini bildiğiniz yere gönderirseniz elleriniz temiz midir?

Bir hücreyi kendiniz işletmez de parasını öderseniz o hücre sizin değil midir?

Bir insanı kendi ülkenizde mahkeme önüne çıkarmak zorunda olduğunuz için başka bir ülkeye gönderirseniz hukuk devletine uymuş mu olursunuz, yoksa hukuku coğrafi olarak mı aşmış olursunuz?

Bunlar yalnız Trump’a sorulacak sorular değildir.

Bunlar çağımıza sorulacak sorulardır.

Çünkü üçüncü ülkelere sınır dışı etme modeli El Salvador’dan sonra genişledi. Haziran 2025’te Amerikan Yüksek Mahkemesi, Trump yönetiminin insanların kendi ülkeleri dışında üçüncü ülkelere gönderilmesine ilişkin bazı yargısal kısıtlamaları kaldırdı. Ağustos 2026’ya gelindiğinde ABD, Esvatini’ye Vietnam, Küba, Jamaika, Yemen ve başka ülkelerden insanlar göndermiş; Washington ile Mbabane arasındaki anlaşmanın değeri 5,1 milyon dolara ulaşmıştı. Reuters’ın 27 Ağustos 2026 tarihli haberine göre uygulama hâlâ sürüyor.

Yani CECOT bir istisna olmayabilir.

Bir prototip olabilir.

Sınırın artık yalnız tel örgü olmadığı bir çağın prototipi.

Zengin ülkeler sınırlarını coğrafi sınırlarının yüzlerce, hatta binlerce kilometre ötesine taşıyor. Göçmen önce Meksika’da durduruluyor, sonra Guatemala’da bekletiliyor, başka bir devlet tarafından geri alınıyor, bir üçüncü ülkeye gönderiliyor, gerektiğinde başka kıtadaki bir hapishaneye konuluyor. İnsan hareket ediyor ama hukuk onunla birlikte hareket etmiyor.

Burada göçün kendisine dair daha eski bir unutkanlık da var.

Batı dünyasında göçmen çoğu zaman tarih sahnesine sınır kapısında çıkar. Kameralar onu Rio Grande’yi geçerken görür. Akdeniz’de botun içinde görür. Bir sınır duvarına tırmanırken görür. Böylece hikâye orada başlamış gibi anlatılır.

Oysa hiçbir insan sınırda doğmaz.

O sınırın arkasında bir hayat vardır.

Bir köy.

Bir kent.

Bir savaş.

Bir işsizlik.

Bir darbe.

Bir kuraklık.

Bir çete.

Bir fabrika kapanması.

Bir baskı rejimi.

Bir ekonomik çöküş.

Bir çocuğunu doyuramama korkusu.

Orta Amerika’dan kuzeye yönelen göçü inceleyen çalışmalar kırk yılı aşkın süredir siyasal ve ekonomik istikrarsızlığın, yaygın şiddetin, yoksulluğun ve çevresel felaketlerin birbirine eklenerek göçü beslediğini gösteriyor. Dünya Gıda Programı, MIT ve Migration Policy Institute’un ortak çalışması ekonomik sıkıntı, açlık, işsizlik, şiddet ve iklim felaketlerinin bölgedeki göç kararlarında temel etkenler olduğunu ortaya koyuyor.

Fakat “uygar dünya” bu koşulların karşısında masum bir seyirci değildi.

Özellikle Orta Amerika’nın tarihi bunun kanlı kayıtlarıyla doludur. ABD’nin kendi Dışişleri Bakanlığı arşivleri, Washington’ın 1980’lerde El Salvador’daki iç savaşta hükümeti ekonomik ve askerî olarak desteklediğini açıkça gösteriyor. Salvador ordusu ve güvenlik güçleri ağır insan hakları ihlalleriyle suçlanırken yardım sürdü; Amerikan hükûmet belgelerinde bile bu müdahalenin kapsamı görülebiliyor. 1980-1990 arasında ABD’nin El Salvador’a askerî yardımının yaklaşık bir milyar dolara ulaştığı hesaplandı.

Bugün kuzeye yürüyen insanların çocukluklarının üzerine düşen bazı gölgeler dün Washington’daki masalarda çizilmişti.

Bunu söylemek, Latin Amerika’daki bütün kötülüklerin Washington tarafından yaratıldığını iddia etmek değildir. Böyle bir açıklama tarihi başka türlü basitleştirirdi. Yerel oligarşilerin, askerî yönetimlerin, yolsuzluğun, çetelerin, otoriter hükümetlerin, ekonomik yanlışların ve bölgesel iktidar mücadelelerinin sorumluluğu ortadan kalkmaz. Venezuela bunun iyi örneğidir. Maduro yönetiminin otoriterleşmesi, kötü ekonomik yönetim ve petrol sektörünün çöküşü büyük göç dalgasının temel nedenlerindendir. Fakat ABD hükümetinin kendi denetim kurumu GAO bile Amerikan yaptırımlarının, özellikle 2019 petrol yaptırımlarının, Venezuela ekonomisindeki sert düşüşü ağırlaştırdığını kabul ediyor. Bugün dünyaya dağılmış Venezuelalıların sayısı yaklaşık 7,9 milyona ulaşmış durumda.

İşte ahlaki hesap burada ağırlaşıyor.

Bir bölgenin siyasal düzenine on yıllarca müdahale edeceksiniz.

Hükümetlerini destekleyecek ya da devirmeye çalışacaksınız.

Ordularını silahlandıracaksınız.

Ekonomilerini yaptırımlarla sıkıştıracaksınız.

Şirketleriniz kaynaklarından yararlanacak.

Ucuz emeğine ihtiyaç duyacaksınız.

Sonra bütün bu tarihsel süreçlerin içinden çıkıp kapınıza gelen insana dönerek:

“Buraya ait değilsin.”

diyeceksiniz.

Ve ardından onu bir uçağa bindirip başka bir ülkenin hapishanesine göndereceksiniz.

Böyle bir dünyada göçmen, küresel düzenin en büyük çelişkisini bedeninde taşır. Sermaye sınırları rahatça geçer. Para saniyeler içinde kıta değiştirir. Şirketler üretimi ücretlerin düşük olduğu ülkelere taşır. Bir maden şirketinin sermayesi pasaport göstermez. Bir yatırım fonu vize kuyruğuna girmez. Bir banka havalesine sınır polisi “nereden geldin?” diye sormaz.

Ama insan yürümeye kalktığında duvarla karşılaşır.

Dünyanın zenginliği serbest dolaşır.

Dünyanın yoksulu dolaşamaz.

Belki çağımızın en büyük ahlaki skandallarından biri budur.

CECOT görüntülerine tekrar bakınca bu nedenle yalnız birkaç yüz Venezuelalı görmüyorum. Başları tıraş edilmiş insanların arkasında daha büyük bir dünya düzeni beliriyor. İnsanların bazılarını gerekli, bazılarını gereksiz; bazılarını dolaşabilir, bazılarını hapsedilebilir; bazılarını yurttaş, bazılarını “yabancı düşman” sayan bir düzen.

Demokrasi burada sandığın ötesinde sınanıyor.

Çünkü demokrasi yalnız çoğunluğun kimi seçtiği değildir. Çoğunluğun, kendisine ait olmayan insana ne yapmasına izin verildiğidir aynı zamanda.

Hukuk devleti de güçlü yurttaşın hakkını korumak değildir. Pasaportu olmayanın, dili bilmeyenin, parasız olanın, toplumun sevmediği kişinin, hakkında korkunç iddialar bulunan insanın bile devlet karşısında yalnız bırakılmamasıdır.

İnsan hakları ise bir devletin iyi insanlara sunduğu nezaket kuralları değildir.

İnsan olmanın alt sınırıdır.

Bu nedenle CECOT meselesinin özünde “Bu adamlar gerçekten çete üyesi miydi?” sorusundan daha büyük bir soru duruyor.

Ya öyleyseler?

Yine de mahkeme gerekir.

Yine de avukat gerekir.

Yine de işkence yasaktır.

Yine de ailesi nerede olduğunu bilmelidir.

Yine de insan olarak kalır.

Çünkü uygarlık tam da bunu söyleyebildiğimiz ölçüde vardır.

Temmuz 2025’te 252 Venezuelalı CECOT’tan çıkarılıp Venezuela’ya gönderildi. Bu, hikâyenin mutlu sonu değildi. Bazıları geride dövülme izleriyle, psikolojik yaralarla, aylar boyunca maruz kaldıkları aşağılanmanın hatırasıyla döndü. Mart 2026’da on sekiz eski tutuklu, uğradıklarını söyledikleri işkence, cinsel saldırı ve tıbbi ihmal nedeniyle Amerika kıtası insan hakları sisteminde hesap sorulmasını istedi.

Fakat asıl ürpertici olan başka bir şeydir.

Dünya o görüntüleri gördü.

Başları kazınmış adamları gördü.

Ellerindeki zincirleri gördü.

Yüzlerce insanın beton zemine dizildiğini gördü.

Bir devletin onları “terörist” diye topluca ilan ettiğini gördü.

Aralarında sabıkası bulunmayanların olduğunu öğrendi.

Yanlışlıkla gönderilmiş bir insanın varlığını öğrendi.

Mahkemelerin devreye girmek zorunda kaldığını gördü.

İşkence iddialarını, ardından işkenceyi belgeleyen raporları okudu.

Ve hayat devam etti.

Borsalar açıldı.

Uçaklar kalktı.

Devlet başkanları el sıkıştı.

Demokrasi konferansları yapıldı.

İnsan hakları günleri kutlandı.

Belki çağımızın asıl korkunçluğu da burada yatıyor. Barbarlık artık uygarlığın uzağında gerçekleşmiyor. Onun hemen yanında, aynı ekranlarda, aynı diplomatik toplantıların arasında, aynı devletlerin imzaları altında gerçekleşiyor.

Bir zamanlar barbarlık uygarlığın karşıtı sayılırdı.

Şimdi barbarlık bazen takım elbise giyiyor, anlaşma imzalıyor, uçuş planı hazırlıyor, kişi başına maliyet hesaplıyor ve yaptığı işe “göç yönetimi” diyor.

CECOT’un beton koridorlarında asıl hapsedilen yalnızca birkaç yüz insan değildi.

Orada başka bir şey de hücreye konuldu:

İnsanlığın, bir insanı yalnızca insan olduğu için koruma iddiası.

Ve eğer bu görüntülere alışılırsa, bir gün dönüp çağımıza bakacak olanlar muhtemelen en çok şunu soracaklar:

Her şey bu kadar açıkça gözlerinin önünde yaşanırken nasıl oldu da bunu normal sayabildiler?

Çünkü insanlık tarihinin en ağır utançları her zaman insanların bilmediği zamanlarda yaşanmadı.

Bazıları herkesin bildiği, herkesin gördüğü ve yine de hayatına devam ettiği zamanlarda yaşandı.