back to top
Ana Sayfa Haber Fidan Atalay tutuklandı: Gazetecilik Soruşturmayı mı İzledi, Magazini mi?

Fidan Atalay tutuklandı: Gazetecilik Soruşturmayı mı İzledi, Magazini mi?

“Müstehcenlik” ve “suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama” suçlamalarıyla tutuklanan Fidan Atalay hakkındaki haberlerin önemli bölümü, soruşturmanın hukuki dayanaklarını ve tutuklama gerekçesini tartışmak yerine sosyal medya gelirine ve görünüşüne odaklandı. Cumhuriyet’in “Kazancı dikkat çekti” başlıklı haberi ise bu yaklaşımın en çarpıcı örneklerinden biri oldu. Oysa kamu yararı açısından asıl soru, bir sosyal medya kullanıcısının ne kadar para kazandığı değil; hangi içeriklerin hangi gerekçeyle suç sayıldığı ve bu içeriklerden elde edilen gelirin nasıl “suç geliri” olarak değerlendirildiği.

Sosyal medyada “Fidan Hoca” adıyla tanınan Fidan Atalay’ın tutuklanmasıyla sonuçlanan soruşturma, yalnızca bir sosyal medya fenomeninin gözaltına alınması olarak geçiştirilemeyecek kadar önemli hukuki ve basın özgürlüğü boyutları taşıyor. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Atalay’ın Instagram hesabındaki bazı paylaşım, video ve fotoğrafların Türk Ceza Kanunu’nun 226. maddesinde düzenlenen “müstehcenlik” suçunu oluşturduğu değerlendirmesiyle resen soruşturma başlattı. Başsavcılık ayrıca bu içeriklerden gelir elde edilmesinin TCK’nin 282. maddesinde düzenlenen “suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama” suçunu oluşturabileceğini ileri sürdü.

Atalay, soruşturma kapsamında İzmir’de gözaltına alındı. DHA’nın 28 Ağustos tarihli haberine göre gözaltı işlemi İzmir’de gerçekleştirildi. Ertesi gün, 29 Ağustos’ta SEGBİS üzerinden ifadesi alınan Atalay, tutuklama talebiyle Ankara Nöbetçi Sulh Ceza Hâkimliği’ne sevk edildi ve hâkimlik tarafından tutuklandı. Dolayısıyla dosyanın maddi kronolojisi açısından “İzmir’de tutuklandı” ifadesi doğru değil; Atalay İzmir’de gözaltına alındı, Ankara’daki hâkimlik tarafından tutuklandı.

Bu ayrıntı küçük görünebilir. Oysa gazetecilik tam da bu ayrıntılarda başlar.

Çünkü bir kişinin özgürlüğünden mahrum bırakıldığı bir dosyada haberin görevi, savcılığın suçlama metnini yeniden üretmekten ibaret değildir. Gazetecilik, suçlamanın ne olduğunu, hangi somut olgulara dayandığını, hangi delillerin bulunduğunu, tutuklama tedbirinin gerekçesini ve şüphelinin savunmasını mümkün olduğunca görünür kılmak zorundadır.

Fidan Atalay dosyasında ise haberlerin önemli bir bölümünde hukuki soruşturmanın kendisinden çok başka bir unsur öne çıktı: Atalay’ın sosyal medya geliri.

Bir tutuklama haberinin merkezine neden “kazanç” konuldu?

Cumhuriyet’in 29 Ağustos tarihli haberi bunun çarpıcı bir örneği.

Gazetenin başlığı, “Tutuklanan Fidan Atalay’ın sosyal medya geliri ortaya çıktı: Kazancı dikkat çekti!” şeklinde kuruldu. Haberin spotunda da Atalay’ın 701 bin takipçisi bulunduğu, 12 bin 100’den fazla ücretli abonesi olduğu ve 79,99 liralık abonelik ücreti üzerinden Instagram’dan yaklaşık 1 milyon lira gelir elde ettiği vurgulandı.

Oysa aynı haberde verilen rakam basit bir matematik işleminden ibaret: 12 bin 100 abone ile 79,99 liranın çarpımı yaklaşık 968 bin liraya denk geliyor.

Bu rakam elbette soruşturmanın ekonomik boyutu açısından haber değeri taşıyabilir. Ancak burada gazetecilik açısından kritik bir ayrım var:

Bu para gerçekten elde edilmiş net gelir mi? Brüt abonelik hacmi mi? Platformun komisyonu düşülmüş mü? Vergiler ne durumda? Abonelikler aynı ay boyunca devam eden abonelikler mi? Gelirin hangi kısmının hangi içerikten kaynaklandığı belirlenmiş mi?

Haber bunların hiçbirini ortaya koymadan “yaklaşık 1 milyon TL” rakamını öne çıkarıyor.

Daha önemlisi, çok para kazanmanın kendisi suç değildir.

Bir sosyal medya kullanıcısının aylık yaklaşık 1 milyon liralık brüt abonelik hacmine ulaşması şaşırtıcı olabilir, tartışılabilir, ekonomik açıdan incelenebilir. Ancak bir gelirin yüksek olması onu suç geliri haline getirmez. Suç gelirinden söz edebilmek için öncelikle o gelirin hangi suçtan kaynaklandığının hukuken ortaya konulması gerekir.

Fidan Atalay dosyasındaki savcılık iddiası ise tam tersine kuruluyor: Önce içeriklerin “müstehcenlik” suçunu oluşturduğu ileri sürülüyor; ardından bu içeriklerden elde edilen gelirin “suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama” kapsamında değerlendirilmesi isteniyor.

Dolayısıyla gazeteciliğin asıl sorusu “Fidan Atalay ne kadar kazanıyordu?” değil.

“Savcılık hangi içeriği neden suç olarak değerlendiriyor ve bu içerikten elde edildiği ileri sürülen gelirin suç geliri olduğuna hangi somut delillerle ulaşılıyor?”

Gazetecilik ile teşhir arasındaki çizgi

Dosyanın medyada ele alınışındaki bir başka problem ise haberlerde kullanılan görsel ve dil.

Fidan Atalay’ın sosyal medya paylaşımları hakkında soruşturma yürütülüyor olabilir. Ancak bir gazetecilik metninin, soruşturmanın hukuki boyutunu açıklamak yerine kişinin bedenini, kıyafetini, sosyal medya görünürlüğünü veya “kazancını” öne çıkarması, haber ile teşhir arasındaki çizgiyi bulanıklaştırıyor.

Bu açıdan Cumhuriyet’in haberinin kullandığı başlık özellikle dikkat çekici.

Kazancı dikkat çekti!

Neden dikkat çekti?

Çünkü suçlama mı dikkat çekti?

Tutuklama mı?

Savcılığın TCK 226 ve TCK 282 bağlantısı mı?

Yoksa bir kadının sosyal medya üzerinden yüksek miktarda para kazanması mı?

Haberin başlığı okura üçüncü seçeneği sunuyor.

Oysa gazetecilik açısından kamusal önemi en yüksek olan bilgi, kişinin ne kadar para kazandığından önce neden tutuklandığıdır.

Üstelik kullanılan fotoğrafın da haberin anlamını nasıl değiştirdiğini gözden kaçırmamak gerekiyor. Hukuki bir soruşturmayı haberleştiren bir gazetenin, kişiyi sınıf ortamında görüntüleyen bir fotoğraf yerine sosyal medya görünürlüğünü ve bedenini öne çıkaran bir görsel tercih etmesi, haberin hukuki niteliğini geri plana iterek magazinleştirme etkisi yaratabiliyor.

Bu, yalnızca Fidan Atalay’a ilişkin bir mesele de değil.

Kadınların sosyal medya içerikleri üzerinden yürütülen adli süreçlerde bedenlerinin ve özel hayatlarının haber malzemesine dönüştürülmesi, gazeteciliğin temel ilkelerinden biri olan gereksiz zarar vermeme ilkesini de gündeme getiriyor.

Ajans haberi daha sade, medya haberi daha magazinel

İlginç olan, dosyanın ilk haberlerinde ajans dilinin görece daha ölçülü olması.

Anadolu Ajansı’nın haberlerinde temel çerçeve; Atalay’ın İzmir’de gözaltına alınması, savcılığın TCK 226 ve 282 kapsamında soruşturma yürütmesi, 29 Ağustos’ta SEGBİS üzerinden ifadesinin alınması ve Ankara Nöbetçi Sulh Ceza Hâkimliği tarafından tutuklanması şeklinde aktarılıyor.

DHA da benzer biçimde savcılık açıklamasını esas alıyor ve gözaltı ile tutuklama arasındaki süreci aktarıyor.

Buna karşılık bazı haberlerde olayın hukuki boyutu geri plana çekilerek “dudak uçuklatan kazanç”, “kazancı dikkat çekti” gibi ifadeler öne çıkarılıyor. Sözcü’nün soruşturmanın ilk aşamasındaki haberinde de “aylık 968 bin lira kazanıyordu” bilgisi başlığın ve haberin önemli unsurlarından biri haline getirildi.

Bu yaklaşım, Türkiye’de haber medyasının giderek daha fazla karşı karşıya kaldığı başka bir sorunu gösteriyor:

Hukuki olayın kendisini anlatmak yerine, olayın en çok tıklanacak tarafını öne çıkarmak.

Tutuklama var.

Cinsel içerik iddiası var.

Bir kadın var.

Sosyal medya var.

Yüksek gelir var.

Bunların hepsi bir araya geldiğinde tıklanabilir bir hikâye ortaya çıkıyor.

Fakat tıklanabilir olmak ile gazetecilik değeri aynı şey değil.

Asıl haber nerede?

Fidan Atalay dosyasının gerçek haber değeri başka yerde.

Bir sosyal medya paylaşımının hangi koşullarda “müstehcenlik” olarak değerlendirildiği;

bu değerlendirmede hangi somut içeriklerin esas alındığı;

bu içeriklerin kamusal mı yoksa abonelere özel mi olduğu;

abonelik sisteminin hukuki statüsü;

elde edilen gelirin hangi yöntemle “suçtan kaynaklanan” gelir olarak kabul edildiği;

tutuklama kararında hangi somut gerekçelerin gösterildiği;

adli kontrol gibi daha hafif tedbirlerin neden yeterli görülmediği;

ve Atalay’ın bu suçlamalara karşı ne söylediği.

Bunlar gerçek gazetecilik soruları.

Üstelik şu ana kadar kamuoyuna yansıyan bilgiler ağırlıklı olarak savcılığın değerlendirmesinden oluşuyor. Atalay’ın savunmasının içeriği, tutuklama kararının ayrıntılı gerekçesi ve soruşturmanın dayandığı somut deliller konusunda kamuya açık kaynaklarda henüz aynı ölçüde ayrıntılı bilgi bulunmuyor.

Dolayısıyla haberin görevi boşlukları magazinle doldurmak değil, boşlukların kendisini görünür kılmak olmalı.

“Müstehcenlik” suçlaması ne kadar açık?

Burada bir başka gazetecilik sorunu ortaya çıkıyor.

“Müstehcenlik” kavramı haber metinlerinde çoğu zaman sanki tartışmasız, herkesin üzerinde uzlaştığı bir olguymuş gibi kullanılıyor.

Oysa bu dosyada hukuken tartışılması gereken şey tam da bu.

Hangi fotoğraf?

Hangi video?

Hangi ifade?

Hangi bağlam?

Hangi içerik?

Neden TCK 226?

Ve bu değerlendirme hangi uzmanlık veya bilirkişi incelemesine dayanıyor?

Kamuoyunun bunları bilmesi gerekir.

Çünkü bir kişinin “müstehcen içerik ürettiği” iddiasıyla tutuklanması ile gerçekten müstehcenlik suçunu işlediğinin mahkeme tarafından kesin hükme bağlanması arasında çok önemli bir fark vardır.

Fidan Atalay şu anda bir şüphelidir; mahkûm edilmiş bir kişi değildir.

Gazeteciliğin temel ilkelerinden biri de budur.

Bir gazetenin görevi savcılığın basın bürosu olmak değildir

Tam da burada Cumhuriyet’in tercihi daha fazla önem kazanıyor.

Çünkü Cumhuriyet’in tarihsel anlamı, herhangi bir haber sitesinden ibaret olmamasında yatıyor. Gazetecilik açısından Cumhuriyet’ten beklenen yalnızca savcılık açıklamasını yayımlaması değil; açıklamanın içeriğini sorgulaması, hukuki çerçeveyi araştırması, tutuklama tedbirinin gerekliliğini tartışması ve kamuoyunun bilmediği soruların peşine düşmesi.

Bir kişinin aylık gelirini hesaplamak kolay.

12 bin 100 ile 79,99’u çarpmak gazetecilik araştırması değil.

Asıl gazetecilik, o paranın neden suç geliri sayıldığını araştırmaktır.

Asıl gazetecilik, “müstehcen” denilen içeriğin ne olduğunu ortaya koymaktır.

Asıl gazetecilik, tutuklama kararının gerekçesine ulaşmaktır.

Asıl gazetecilik, savcılığın iddiası ile mahkemenin tespitini birbirinden ayırmaktır.

Asıl gazetecilik, bir insanın fotoğrafını ve bedenini haberin merkezine koymadan da olayın kamu yararını anlatabilmektir.

Haber medyasının geldiği yer tam da burada görülüyor

Fidan Atalay dosyası bu nedenle yalnızca bir tutuklama haberi değil.

Aynı zamanda Türkiye’de gazeteciliğin neye dönüştüğü konusunda küçük ama çarpıcı bir örnek.

Bir insanın özgürlüğünden mahrum bırakılması haber oluyor; fakat haberin en dikkat çekici kısmı özgürlüğünden neden mahrum bırakıldığı değil, ne kadar para kazandığı oluyor.

Bir soruşturmanın hukuki dayanakları haber oluyor; fakat suçlamaların delilleri yerine kişinin fotoğrafı daha görünür hale geliyor.

Savcılığın iddiası haber oluyor; fakat bu iddianın hukuken ne kadar güçlü olduğu sorgulanmıyor.

Ve bütün bunların sonunda okura şu soru bırakılıyor:

“Fidan Hoca ayda ne kadar kazanıyordu?”

Oysa gazeteciliğin sorması gereken soru çok daha basit ve çok daha ağır:

Bir insan hangi somut gerekçeyle tutuklandı?

Bu sorunun cevabını vermeden kişinin gelirini hesaplamak, soruşturmanın özünü anlatmaz.

Sadece merakı besler.

Gazetecilik ise merakı değil, kamusal bilgiyi büyütmek zorundadır.

Fidan Atalay’ın sosyal medya gelirinin gerçekten ne olduğu elbette araştırılabilir. Vergisel boyutu incelenebilir. Platform ekonomisi üzerine haber yapılabilir. Sosyal medyanın yeni gelir modelleri tartışılabilir.

Ama bir tutuklama haberinin manşetine “kazancı dikkat çekti” diye çıkıyorsanız, istemeden de olsa başka bir şey söylersiniz:

Bu ülkede artık bir insanın neden tutuklandığından çok, ne kadar para kazandığı daha fazla haber değeri taşıyor.

İşte asıl trajedi burada.

Çünkü gazeteciliğin görevi, insanları teşhir etmek değil; iktidarın, savcılığın ve mahkemenin önüne koyduğu iddiaları kamu adına sorgulamaktır.

Fidan Atalay dosyasında henüz cevaplanmamış onlarca soru varken, gazeteciliğin bunların yerine bir kadının bedenini ve banka hesabını koyması, yalnızca kötü bir haber tercihi değildir.

Basının kamusal aklını kaybetmesinin küçük ama son derece görünür bir işaretidir.