Deniz Göktaş tutuklandı. Devletimizin savcısı Göktaş’ın dinimize, kutsallarımıza, kitabımıza ve başkanımıza hakaret ettiğini söylüyor. Savcının bu yargısı henüz özgür mahkemelerin nezdinde kesinleşmedi. Bununla birlikte Nihat Hatipoğlu gibi hükümete yakın uzmanlar bu suçlamanın neden geçerli olduğunun altını çizdiler. Buna karşın hükümete mesafeli sanat çevreleri bu suçlamanın politik olduğunu söylediler. Bu iki çevre devletin etkin olması gerektiğini öneriyor. Türkiye Cumhuriyeti kendisini demokratik anayasal düzenin temsilcisi olarak görür. Bu devletin yargı sistemi adına bir savcının yaptığı suçlamayı şimdiden devletin bütün kurumalarına mal etmek, devletin bütün kurumlarının bu yargıyı temsil ettiğini düşünmek doğru değil. Hatta bu suçlamanın kimi çevrelerin dünya görüşüyle uyumlu olması, bu çevrelerin devletin kimi kurumlarını temsil etmesi bile bu çevre ve kurumların bütünüyle tek taraflı olduğunu, olanı onayladığını göstermeye yetmez. Bazen iyi koordineli görünen iş bile kimi tesadüflerin sonucunda ortaya çıkar. İnsanlar böyle dönemlerde belli bir yere odaklandıkları için Almanların değimiyle tek tek ağaçlardan bütün ormanı göremezler. Örneklendirmek gerekirse; şu anda dünyadaki nüfusun sadece %4 göç ediyor. Ancak göç bütün halkların ana konularından. Aynı şekilde, vücudun sadece ağrıyan yerini hissederiz. Kısaca, bu konuda da önyargılı olmak doğru değil. Bakıp göreceğiz.
Soru Deniz Göktaş’ın kim olduğu, suçunun ne olduğu, neyi ve kimi temsil ettiğiyle ilgili. Diğer bir değişle, Deniz Göktaş gerçekten de dinimize, devletimize ve başkanıza hakaret etti mi? Öncelikle, sağ, dindar, tutucu kesim, insanı devletle düşünür. Devletin etkisizliğini barbarlıkla eşdeğer görür. Aristoteles’in anlayışla, insanı diğer hayvanlardan ayıran onun devlet kurabilme yetisidir. Kimi sol çevreler ise devletin zaten başından beri kimi çıkar gruplarının temsilci olduğunu düşünür. Her iki bakış, toplum, devlet ve iktidar ilişkisini birbiriyle yakınlaştırdığı ve hatta tekleştirdiği için devletin her yaptığını iyi ya da kötü kategorilerine indirgerler. Oysa Deniz Göktaş’a karşı açılan soruşturma da görülebileceği gibi, bu matematiksel bir formülle hazırlanmış bir suçlama değil. Dolayısıyla da bu sorunun cevabını yasalarda, devletin kurumlarında, çıkar gruplarında aramak doğru olmaz. Neyin adli suç, neyin zekice yapılmış espri, neyin bir an önce ortadan kaldırılması gereken çöp ve neyin mizah, sanat olduğuna yasalar, mahkemeler değil, vatandaşlar olarak bizler karar veririz. Bu sadece sanatı, bilimi değil genel olarak kamuyu, herkesi ilgilendiren bir karar. Böyle bir konuda devletin bizim adımıza bu kararı vermeye çalışması, onun korumacı değil zihniyetçi, farklı çıkar ve düşünce gruplarıyla ortak iyiye uygun iletişim kurma işlevselliğini değil özel ilişkiler içinde olduğuna işaret eder.
Burada amaç, aktörlerin farklı kaygı ve motiflerine rağmen tek bir güç etrafında bir arada tutmak, bir araya getirmektir. Buradan bakıldığında, Sivas katliamının 33. yıldönümü, Deniz Göktaş’ın tutuklanması ve 36. NATO zirvesinin Ankara’da toplanması bir haftanın farklı günleri değil, bir olgunun bileşenleri gibi görülebilir. Dolayısıyla yapılması gereken bu bileşenler arsındaki farklılıkları göstermektir. Analitik düzlemde de, bu gruplar arasındaki iş birliktelikleri, ideolojik yakınlıkları onların ne ideolojik olarak aynılaştırdığını ne de aralarındaki çıkar çatışmalarını ortadan kaldırır. Yapılması gereken, bu çevrelerin birbiriyle olan farklılıklarını, yakınlıklarını, benzerliklerini ne aynılık ne de zıtlık kavramına dönüştürmektir. Bunlar daha çok bütün farklılıklarına, çelişkilere rağmen kimi temel konularda ortak çıkarlar etrafında bir araya gelebilen taraflar. Yani muhalifler tek bir güç ve anlayışla karşı karşıya değil, mutlak gücü temsil eden kararlar veren, vermek zorunda kalan ama günün sonunda çatılmalı çıkar ve fikir çevreleriyle iletişimdeler. Diğer bir söylemle; devlet, iktidar, toplum, kültür, yaşam biçimi ve çıkar grupları arasında ayrıştırılmanın yapılmaması, hali hazırda iktidarda olan güç odaklarının istediği bir bakış. Deniz Göktaş sadece kimi savcıların değil ama aynı zamanda bu tekçi zihniyetin, farklıkları yok sayan, ya da benzeşmeleri karşıtlıklara dönüşme dileğiyle yaşayan ideolojik zorlamanın da kurbanı.
Soru Deniz Göktaş’ın gerçekten de dinimize, devletimize ve başkanıza hakaret edip etmediği değil, niçin tutukladığıyla ilgili. Deniz Göktaş neden tutuklandı? Bunun bir cevabı şöyle: Deniz Göktaş kendisi olduğu için tutuklandı. Deniz alevi, solcu, genç, muhalif ve Don Kişot’ça eylediği için tutuklandı. O sadece düşündüklerini, yaşam biçimini anlatıyor, ona inanıyor, onu savunuyor, onu yaşıyor. O yaptığının yanlış, eksiz, günah ve suç olduğunu düşünmüyor. Yoksa hakkın da tutuklama kararı olduğunu bildiği halde yurtdışından Türkiye’ye sırt çantasıyla giriş yapmasını nasıl açıklayacağız. O politik ama kötü biri de değil. O, kendisini ne ayıpladığı ve ne de kendisine özel bir atıfta bulunduğu için tutuklandı. Kendisini ayıplamadığını onun insanların karşısına çıkmasında, insanların önünde kendisini ifade etmesinde görüyoruz. Kendisine özel bir atıfta bulunmadığını ise onun konuları dillendirme biçiminde görüyoruz; Deniz Göktaş halka değil, ilgililere, sanat sevicilerine sesleniyor. Deniz Göktaş çok kişinin beğenisini değil, her iyi sanatçı ve aklı selim her insan gibi özel bir konumun, konunun, dilin, söylemin ve eylemin peşinde. Onun yetenekli, bu özel durumu hak eden iyi bir sanatçı olduğunu, onun sanat camiası nezdindeki değerinde görülebilir; Deniz Göktaş Türkiye’nin en önemli sanat merkezlerinde sahne almış, televizyon, radyo, sosyal medya mecralarında kabul görmüş bir sanatçı. Deniz Göktaş örneğin her dönemin yüzü olma becerileriyle tanınan Okan Bayülgen ve Fatih Altaylı gibi kişiliklerinde konuğu oldu. O bir suçlu, günahkâr, ya da saldırgan değil, bir yüzün, bir kişiliğin, yani alevi, solcu, genç, muhalif ve Don Kişot’çu kişiliğin normalleştirme çabası. Dolayısıyla, onun tutukluğunu bu kimlikler üzerinden okumak gerek. Bu ve benzeri tespitler doğrudur. Ama bu Deniz Göktaş’ın suçsuz, hatta apolitik olduğuna vurgu yapan kanaatlerin ikna ve etki oranları düşük.
Tespit doğru ise, sorulması gereken soru, ne yapılması gerektiğidir. Bu sorunun bir cevabı ise Selahattin Demirtaş’ın mektubundan hareketle en azından üç bileşenden oluşmaktadır. O da şöyle: Sevgili Deniz Göktaş, Demirtaş gibi cezaevinde çürümek istemiyorsan, gel bir an önce bu yanlış yoldan dön! Sen sevgili Deniz Göktaş bundan böyle devletin savcılarına, kolluk güçlerine ve ortalama aklın temsilci olduğuna inanan çevreye orijinal içerikler değil de ısmarlama konularda espri yapacağının garantisini ver! Sen Deniz Göktaş, devlete güvenilir bir vatandaş olduğunu göster! Sen aileni, dostunu, mahallini ve çevreni değil, devletini önemsendiğini şüphe götürmez eylemlerinle ispat et! İki, Deniz Göktaş’ın bir an önce devletimizin ona çizdiği bu iyi yola girmesi, getirilmesi için, bizlere büyük bir sorumluluk düşüyor: Deniz Göktaş’ı alkışlayanların, onun esprilerine gülenlerin, onu mekânlarına konuk edenlerin ona sahip çıkması gerekiyor. Bu bizim çocuğumuz. Ayıptır, günahtır, dinimizde yeri yoktur! Bu çevreler devletlerine toplumun Deniz Göktaş’a anlattıklarının kendi düşünce biçimleriyle çelişmediklerini hatta uyumlu olduğunu iletmeliler. Örneğin solcuların, ateistlerin, Alevilerin, feministlerin vs. Kur’an-ı Kerimi okumadığını, ona inanmadığını, onun yolunda gitmediğini dillendirmeliler. Örneğin laikler, denizden çıkan siyah giysili kurtarıcılardan rahatsız olduklarını bağıra bağıra herkese bildirmeliler. Bunlar zaten toplumsal ortak sır statüsündeki bilgi, yargılar değil mi? Üç, bu ve buna benzer önerileri dillendirilmenin, laf kalabalığı olmadan öte bir işe yaramadığını bilen kişililerin neden hala herhangi bir şey düşündüklerinin hesabını yapmalılar; düşünmenin, düşünce ifadesi için eylemin gereksiz olduğu düşünüldüğü bir yerde düşüncelerinden dolayı hapis yatan insanların varlığını nasıl açıklamalı? Bu gereksiz gibi görünün paragrafın amacı ne böyle önerilerin ne de böyle paradoksal bir durumu tespit ediyormuş gibi yapılan çok derin analizlerin Deniz Göktaş’ın durumunu açıklamaya yeteceğinin altını çizmektir.
Bizler bugün dünyanın hemen hemen her yerinde (aşırı) sağcı, dindar, köktenci, cinsiyetçi gruplarla (aşırı) solcu, dünyaya, çevreye, insana, düşüncelere, eylem biçimlerine açık, paylaşımcı gruplar arasındaki siyasi, ekonomik ve buna uygun ruhsal, hukuksal ve ahlaki çatışmaların tanıklığını yapıyoruz. Bu ise bize iki kutuplu dünyanın iki kutuplu topluma dönüştüğü iltibasını veriyor. Gerçekten de bir yandan Donald Trump ve Benjamin Netanjahu hükümetlerinin bütün baskılarına rağmen tamda Yahudilerin baskın olduğu bir şehirde Zohran Mamdani gibi sol figürler tekrardan popülerlik kazanıyor. Viktor Orban yerine Petar Magyar gelmesi, radikal sağ hareketlerin yerine ılıman güçlerin gelebileceğine dair bir fikir veriyor. Kair Starmer yerine Andy Burnham gelmesi alttan hareketlerle iktidardaki parti yönetimi tek bir kişinin burnu kanamadan değişebileceğini gösteriyor. Öte yandan zengin-fakir, güney-kuzey, teknolojiye erişebilirlik dengesizlikleri, küresel ısınma gibi herkesi ilgilendiren konular artık çıplak gözle bile de görünür oldu. Buna rağmen aşırılıklar, rasyonalitesi düşük eylem biçimleri gündemimizi belirlemeye devam ediyor; örneğin iş dünyası önemli bir çevresi yeşil dünya projeleri etrafında tekrardan bir rasyonellik prensibi etrafında örgütlenirken, ana akım siyaset hala retorik düzlemde kalarak iş dünyasında gözlemlenen gelişmelerin bile arkasında kalıyor. Siyasette doğruyu söyleyerek, bizi bekleyen sorunlara cevaplar geliştirerek iktidara gelmek, mümkün değil gibi. Siyaset bu gibi yetmezliklerin dolay genel kamuda iş birliktelikleri geliştiren eylem sanatı değil de daha çok çıkar çatışmalarını ahlaki söylemlere indirgeyen, toplumsal gruplar arasında farklılıkları iyi durumda rekabete, yenik düştüğünde öngördüğünde ise düşmanlığa, toplumsal fay hatlarını tehlikeli çatışmalara, savaş ortamına dönüştüren güç olarak algılanır oldu.
Günümüzde yapılan her toplumsal durum tespiti tabii ki baskın liberalizm ve kapitalizm sembiyozun analizi üzerine kurulu. O halde soru şu: Acaba bu çatışmaların arka planında liberalizmin çöktüğü gerçeğimi yatıyor. Liberalizmin topluma verili kurumların korunması gerektiğini söyledi, öngörülebilirliğin ve bireysel özgürlüğün garantisi olduğunu vaat etti. Ancak bugün verili kurumlar toplumsal gelişmenin önündeki engeller rolünde; siyasi partiler, anayasa mahkemeleri, uluslararası düzen, IMF, BM vs. gibi kurumlar eşitsizliklerin sonucu değil, nedenleri işlevinde. Liberalizmin bireye çalışırsan, iyi bir eğitim yoluyla başarılı ve hayatını istediğin gibi şekillendirme özgürlüğüne sahip olursun sözünü verdi. Bu özgürleşme vaatti bugün kimseyi ikna etmiyor. Son derece iyi eğitimli, dürüst insanlar cezaevinde, işsiz ve son derece vasat insanlar ise dünyanın en güçlülerin, en meşhurların, en saygı görenlerin listesinde. Liberalizmin eşitsizlikleri, sınıfsal ilerlemenin tıkanıklığını, belirsizliklerin artışını, kutuplaşmayı ve hatta siyasi argümanları retorik iletişime dönüştürülme çabasında da akli selim her dinleyiciye, her çıkar ve fikir grubu temsilcisine ekonomik olarak yerinde patinaj yaptıklarını, gerilediklerini de hatırlatıyor. Bugüne kadar bu yükseliş ve özgürleşme tıkanıklığının söyleminden hem ekonomik ve hem de siyaseten sol değil sağ gruplar fayda sağladığı.
Bunun iyi bir örneğini AfD gibi faşist partilerin iktidara gelme ihtimalinin her gecen gün daha bir büyümesinde görmek mümkün; bu partinin ekonomi, eğitim, çevre, uluslararası ilişkiler vs. alanlarında sunduğu önerilerin hiçbiri rasyonel bireylerin eylem mantığına uymaz. Ancak parti her geçen gün daha bir güç kazanıyor. Bu aşırılıklara diğer bir örnek ise AfD destekleyicisi Alan Mask. Mask gibi iş erkeklerinin dünya siyaseti üzerindeki yaptırım gücü devletlerin etkisinden daha büyük. Buna karşın dünyaya karşı sorumluluğu sıfır. Ne meşruluğu ne de kamuya karşı herhangi bir sorumluluğu olmayan bir kişinin bu devası gücü elinde tutmasının rasyonel bir açıklaması yok. Bu rasyonellik karşıtlığı uluslararası Rusya gibi totaliter rejimlerin manevralarında ve Suriye gibi ülkelerdeki beklemedik rejim değişikliklerinde görmek mümkün. Bunların ortak özellikleri öngörülebilirlik üzerine kurulu iş birlikteliklerini zorlaştırmak ve bunun yerine keyfiyeti tahsis etmede. Bunlar dünyayı T. Hobbes’in bahsini ettiği doğal duruma geri götürme güçleri.
Aşırılıklar, gerilikler, uçlar, zıtlıklar hep vardı. Yeni olan bu zıtlıkların artık mutlak bir şekilde alt ve orta sınıfların aleyhine geliştiği gerçeğinin yaşam dünyasında da görünür olması: eskiden de zenginler ve fakirler vardı. Eskiden de zenginler misliyle zenginleşiyordu. Yeni olan fakirlerin ve orta sınıfa ait kesimlerin toplum adına meşrulaştırılan bu “ilerlemenin” her bireye açık olduğu, örneğin eğitim yoluyla elde edilebileceği argümanının yalan olduğu ve telafisi mümkün olmayan zararlar verdiği gerçeğinin berraklaşmasıdır. Örneğin sermaye ve iş arasındaki çelişkide her ne kadar sermaye orantısız kazamdıysa da emeğe katkısından dolayı sürdürülebilir bir ilişki olarak görüldü. Bugün bu çelişkide kazanan sadece sermaye ve mutlak olarak kaybeden orta ve ezilen sınıftır. Ve bu kaybeden sınıfların bugünkü sistemde ne kazanma ne de başka bir ülkeye veya kıtaya giderek bu sistemin dışına çıkma ihtimali var. Bu ise insanların sıfır toplamlı, yani bir başkasının kazanımının benim kaybım olduğu anlayışı, “mademki ben kaybediyorum, o halde sende kaybet” gibi pratik, tepkici eylem biçimlerine yönelmesine neden oluyor – du. Sağ partilerin güç kazanmasını bu mekanizmayla açıklamak mümkün. Ancak bu mekanizmanın sevil itaatsizliklere dönüşme ihtimali de var.
Tabii ki burada şöyle bir soru akla geliyor; acaba Deniz Göktaş bu kaybedenler grubunun mizahını yaptığı için mi tutuklandı? Onun tutuklanması bu gruba verilen sembolik bir mesaj mı? Deniz Göktaş kendisini bizim için mi kurban etti? Deniz Göktaş bize sevil itaatsizliğimi öneriyor? Peki nasıl? Analitik düzlemde, örgütlü güçler direngenlik, etkinlik ve verimlilik üçgeninde hep kazanırlar. Bunun rasyonalitesini ise Mancur Olson’un 1960’ların ortasında yayımladığı The Logic of Collective Action: Public Goods and the Theory of Groups çalışmasıyla açıklamak isterim: Olson çalışmasında grup çıkarlarına hizmet etme arzusunun, isteminin o grup adına eyleme düşüneceği anlamına gelmediğini savunuyor. Yani, Deniz Göktaş adına düşünmek Deniz Göktaş’ı çıkarlarına uymayabilir. Ya da Deniz Göktaş’ın ortak çıkarlarımız ve ideolojimizi savunmayı düşünmesi, onun bunu koordine edebileceği anlamına gelmez. Olson bu tezini kamusal mallar alanında gösterir. Bu türden mallar bir kez üretildiğinde hiç kimsenin dışlanamayacağı bir yapıya sahip. Örneğin sendikal mücadeleler sonucu elde edilen kazanımlardan, sendikal mücadeleye karşı olanlar da yararlanırlar, bu kazanımlar onların da maaşlarına, yaşamlarına yansır. Toplumsal güven ve barış ortamından, barışa karşı olanlar, çevre temizliğinden çevreyi kirletenler de yararlanır. Sanatın etkin, insanların birbiriyle samimi ilişkiler kuruduğu, insanların mutlu olduğu bir toplumda sanattan bi haber, hep araçsal davranan ve mutsuz insanlarda faydalanır. Sonuç itibariyle, kamusal malların en tipik özelliği, onların bedavacıları dışlayamayışında.
Olson grup büyüklüğü ile grup baskısı arasında orantısal ilişki kurar. Bu içgörüye göre küçük gruplarda sosyal baskın etkin, bedavacılık asgari, buna karşın büyük gruplarda bu etki küçük ve bedavacılık cazip hale gelir. Büyük gruplarda sosyal baskı değil de yasal yaptırım daha bir önemli olmaya başlar. Bunun bir sonucu olarak, kamusal mallar etrafında birleşen yaygın grupların örgütlenmesi zor, küçük ve yoğunlaşmış çıkar gruplarının örgütlenmesi ve etkin olması ise daha kolaydır. Küçük yoğunlaşmış gruplara örnek olarak inşaat sektöründe faaliyet göster beş büyük şirketi gösterebiliriz. Bu alanlarda yapılacak bir vergilendirme, kota gibi tedbirlere karşı ortak, konsantre lobi eylemlerinden olası kazançları sadece bu beş şirket arasında paylaşılacağından ötürü karları ve bu eylemlerin başarısızlığı durumunda ise zararları büyük olacaktır. Buna karşın örneğin 20 milyon taksi müşterisini korumak üzere örgütlenen bir derneğin örgütlenmesi büyük sermayeleri gerekli kılacaktır ve bu örgütlenme sonunda her bir tüketicisi için elde edeceği aylık gelir ise son derece küçük olacaktır. Dolayısıyla böyle yaygın grupların böyle küçük bir kazanç için bir araya gelme ihtimali düşer. Yaygın grupların küçük paydaları onların örgütlenmesini engeller. Çünkü böyle küçük paydaya rağmen bu dağınık, birbiriyle herhangi bir organik ilişkisi olmayan büyük grup üyeleri arasında iletişim kurmak, koordinasyonu sağlamak, doğru bilgiyi iyi zamanda vermek zor ve pahalı. Buna karşın gelirin büyük, üyelerin az olduğu gruplarda gerektiğinde elde edilecek olası gelirin büyüklüğünden ötürü tek bir kişi bile bütün maliyetleri karşılamaya hazır olabiliyor.
Burada belirleyici olan, küçük sayının pastadan büyük pay ve büyük sayının ise küçük paydan dolayı bir araya gelememesi durumudur.
Bu mantıktan bakıldığında AfD gibi sağ partilerin pastadan büyük pay alan küçük sayıyı ve isçi ve emekçilerin ise olası küçük paydan dolayı bir araya gelemeyen büyük sayıyı temsil ettiklerini rahatlıkla tespit edebiliriz. AfD gibi sağ partiler ben yandım sende yan gibi hızlı tepkileri kendi kulvarlarına kanalize ettiler. Çünkü, herkesin ulaşabildi bir malın (demokrasi, refah ve hukuk devleti, sosyal barış vs.) üretimine katkıda bulunmak belki moral değerlerin baskın olduğu yerde mümkün, ancak bu değerler anonim ortamlarda etkinliğini yetirirler. Bu ise insanların tekleşmesinin, bireyci tepkiler vermesinin önünü açar. Ancak herkesin böyle düşündüğü, daha da doğrusu davrandığı bir dünyada kollektif eylemi gerekli kılan kamusal malların (demokrasi, refah ve hukuk devleti, sosyal barış vs.) üretimi tıkanır. Toplum ve birey yerinde saymaya hatta geriye gitmeye başlar. Bu ise ister istemez bu tepkici bireyleri bile düşünmeye zorlar. Bu bireyler söylemin içeriğini, tepkilerinin sonuçlarını anladıkça, tecrübe ettikçe yeni tepkiler, yeni eylem biçimleri, yeni örgütlemeler geliştirirler. Artık küçük, etkin grup değer yargılarının baskısından değil, ortak çıkar ve iyi üzerinden iletişim kurmaya başlarlar.
Konumuza bağlarsak; Deniz Göktaş tutuklanması tesadüfü ise, bu piyangonun yarın kime çıkacağını şimdiden tahmin etmek mümkün değildir. Tesadüflerin kanun yaptığı, kanun uyguladığı ve meşrulaştırdığı bir yerde, güvenin, öngörülebilirliğin değil güçlünün ve sürekli kazandığı bir ilişkiler ortamı oluşur. Böyle toplumlarda sanat soytarılığa, şarlatanlığa, dalkavukluğa dönüşür. Sanatçı düşünlerini değil, duyulmak isteneni dillendirir. Ondan zekâsını kullanmasını değil, günübirlik çıkarlarını gözetmesi beklenir. Dinleyicide düşünmek, katılmak, birlikte üretmek için değil, hatırlatılmak, yerinden memnun olduğunu göstermek ve tüketmek için oradadır. O dans eden değil, dansı pasif izleyendir. O mesajı anlayan değil, haberin edilgen alıcısıdır. Mekân da mücadeleler sonucu elde edilmiş, özgürlük, eşitlik, adalet gibi modern beklentiler etrafında örgütlenmiş ve sivil toplum bireyleri tarafından belirlenen kamusal alan değil, sultanın memurlarına tahsis ettiği, halktan, haklardan ve üretimden tamamen kopuk sarayın bir odasıdır. Burada kimin neyi kime nasıl söyleyeceği, kimin neye ne zaman neden güleceği mutlak sınırlarla bellidir. Sınırların dışına çıkmak günah, ayıp, yanlış ve suçtur.
Deniz Göktaş tutuklanması tesadüfü değilse, o zaman bu tutuklanma bir çevrenin bir başka çevreye verdiği mesajdır; mesajın adresi solcu, genç, eğitimli, Alevi, sanatçı, sanat sevicisi …. Bu liste uzun, çok uzun, hiç örgütlenmemiş, pastadan payı küçük, çok küçük kişi ve çevreleri buraya eklemek gerek. Mesajın içeriği: sürüden ayrılan, kurda yem olur. İktidar çevresine yakın bu içeriğin etkinliğini, içeriğin doğruluğundan çok, bu grupların verili kurumlar ve iletişim araçlarıyla olan organik ilişkileriyle açıklamak gerek. Bu ilişkileri dünya düzleminde D. Trump, A. Mask, N. Farage ve A. Weidel gibi kişiliklerin kamudaki gücünde, Türkiye ve Deniz Göktaş örneğinde ise din, devlet, Kuran gibi kurumların iletişiminde görmek mümkün. Nasıl ki Trump medya ve siyasete karşı, Musk iş dünyası karşı, N. Farage ve A. Weidel toplumsal mutabakata karşı var olan öfkeyi, kitlelerin sisteme karşı intikam arzularını kendilerini taktim etme iletişimine kanalize edebildiyseler, Türkiye’de de Akın Gürlük gibi kişiler bu sistemin yüzleri gibi. Gözlemci olarak bizler, kurumsal ve bireysel alanda tecrübe edilen hayal kırıklığının, adil olmayan paylaşım ve bu adaletsizliğin nasıl bir tip sıfır toplamlı eyleme dönüştüğüne tanıklık ediyoruz; “ben kaybettiğimde yanımda değildin, ben bugün niye yanında olayım”. Bu ise toplumsal barışa, kurumlara olan güvenirlik yerine tepkiciliğin, dayanışma yerine parçalanmanın, ortak eylem yerine tekli düşünmenin, ampirik verilere dayanarak karar verme yerine ideolojik direktiflerin yerine getirilmesinin önünü açacaktır.
Buradan bakıldığında Deniz Göktaş’ın tutuklanmasının nedenini, onun eylemlerinde değil, kimi çevrelerin bu eylemleri bir fırsata çevirip mesaj vermesinde ve sadece ulusal değil uluslararası ölçekteki iletişim araçlarının işleyişte aramak gerek. Bu araçlar 0-1, ya hep ya da hiç, ya benden yana ya da bana karşı, ya dost ya da düşman gibi ikili mantık üzerine kurulu. Oysa hayatta hep üçünü bir seçenek vardır. Ancak bu seçenek bu çevrelerce bilerek ve isteyerek yok sayılır. Bu çevrelerin amacı, sosyoekonomik çıkar çatışmalarını, düşünsel, dinsel, ulusal, kısaca söylemsel çelişkilere çevirip zaten dağınık ve zayıf olan muhalif grubun gücünü dağıtmak, iş birlikteliklerinin önüne geçmek, mümkün olduğu yerde ve gerektiğinde de bu ikili mantığı da kullanarak korku salıp durumu kendi lehlerine kullanmaktır. Bir sanatçı olarak Deniz Göktaş bu mekanizmayı anlamış olmalı ki, bize nasıl bu oyunun aktörü haline gelinebileceğimizi gösteriyor: yurtdışından sırt çantasıyla gelip teslim olmak ancak Don Kişot’a yakışır bir eylem. Sanat hep henüz olmayanı düşleme, çatırdayan bir dünyada yeniden yeni umutlu bir gelecek kurma çabasıdır. Don Kişot’u siyasete döktüğümüzde, bu iletişimsel eyleminin kavramsal ismi sivil itaatsizlik. Deniz Göktaş sivil itaatsizliğin bir versiyonunu bizlere seyrettiriyor. Bütün dünyanın gözleri önünde gayet açık bir mesaj veriyor; Korkmayın! Hiçbir gün ve güç ebedi değildir! Dünyanın her yerinde ver her zaman onurlu yaşam mümkün! Sahnede, yurtdışında, hücrede, cezaevinde, dün, bugün ve yarın. Kısaca, yorumlanması gereken bir soru kimin Deniz Göktaş’ı neden tutuklattığı değil bu sivil itaatsizliğin nasıl geliştirileceğidir.
07.07.2026
Kaynaklar:
Prof. Dr. Ali Demir, Ernst-Abbe-Hochschule Jena.URL: https://www.sw.eah-jena.de/fachbereich/personen/lehrende/ali-demir/
- Deniz Göktaş Neden Tutuklandı - 9 Temmuz 2026
- TÜİK Verileri Türkiye’nin İlçe İlçe Gelir Fay Hatlarını Ortaya Koydu - 28 Ocak 2026
- Yoksulluk Sınırı Tırmanıyor: Üç Asgari Ücretle Bile Geçim Mümkün Değil - 24 Aralık 2025
















