back to top
Ana Sayfa Kültür ve Sanat Şair Ceketli Çocuk: Kazım Koyuncu’nun Türküsü Hâlâ Yarım Kalmadı

Şair Ceketli Çocuk: Kazım Koyuncu’nun Türküsü Hâlâ Yarım Kalmadı

Bazı insanlar yalnızca şarkı söylemez; yaşadıkları çağın vicdanını da seslendirir. Bazıları yalnızca müzisyen değildir; yaşadıkları coğrafyanın hafızasına dönüşür. Kazım Koyuncu da onlardan biriydi. Henüz 33 yaşında aramızdan ayrıldı ama geride bıraktığı birkaç albüm, yüzlerce konser ve sayısız beste, birçok sanatçının onlarca yılda kuramadığı güçlü bir toplumsal belleğe dönüştü. Çünkü o, yalnızca ezgiler üretmedi; kimlik, doğa, emek ve özgürlük üzerine konuşan bir hayat yaşadı.

1971 yılında Artvin’in Hopa ilçesinin Yeşilköy’ünde doğan Kazım Koyuncu, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ndeki eğitimini yarıda bıraksa da hayatını hiç bırakmadı. 1990’ların başında kurduğu Dinmeyen grubuyla başlayan müzik yolculuğu, daha sonra Zuğaşi Berepe ile Karadeniz müziğinde gerçek bir kırılma yarattı. O güne kadar çoğunlukla folklorik kalıplar içinde değerlendirilen Karadeniz ezgileri, onun elinde rock müziğin enerjisiyle buluştu. Elektrik gitarla tulumu yan yana getiren bu cesur yaklaşım, yalnızca müzikal bir tercih değil, kültürel bir itirazdı.

Kazım Koyuncu’nun en büyük başarısı ise belki de müziğin ötesindeydi. O, yıllarca görünmez kılınan Laz kimliğini ve Lazcayı büyük şehirlerin, televizyonların ve konser salonlarının gündemine taşıdı. Lazca söylediği şarkılarla yalnızca bir dili yaşatmaya çalışmadı; bu ülkenin tek dilden, tek kültürden, tek renkten ibaret olmadığını da hatırlattı.

Türkiye uzun yıllar boyunca farklı kimliklerin kamusal alanda görünür olmasını bir tehdit olarak gören resmi bir anlayışla yönetildi. Lazca da bu görünmezleştirmenin payını aldı. Kazım Koyuncu ise bunu sloganlarla değil, şarkılarla kırdı. İnsanlar onun konserlerinde sözlerini anlamadıkları Lazca ezgilere eşlik ederken aslında başka bir gerçekle tanışıyordu: Bir dili anlamak için önce ona kulak vermek gerekiyordu. Müziği, kültürel önyargıları aşmanın en güçlü yollarından biri hâline geldi.

Bu nedenle Kazım Koyuncu, Laz kültürünün temsilcisi olmanın çok ötesinde, Anadolu’nun çoğulcu ruhunun sembollerinden biri oldu. Çünkü onun anlattığı Karadeniz yalnızca hırçın dalgaların kıyısı değildi; Lazların, Hemşinlilerin, Gürcülerin, Türklerin, Çerkeslerin ve daha nice kültürün birbirine değdiği ortak yaşam alanıydı. Tek tip kimlik inşasına karşı, Anadolu’nun bin yıllık çoğulluğunu türküyle savundu.

Onun müziğinde milliyetçi bir övünme değil, ait olduğu toprağa duyduğu sevgi vardı. Bu yüzden Karadeniz’i anlatırken insanı doğadan ayırmıyordu. Dereler yalnızca su değildi; yaşamın kendisiydi. Orman yalnızca ağaç değildi; geleceğin nefesiydi. Yıllar sonra Fırtına Vadisi’nde, HES projelerine karşı yükselen toplumsal mücadelenin sesi olmasının nedeni de buydu. Çevre mücadelesi onun için romantik bir doğa sevgisi değil, yaşam hakkı mücadelesiydi.

Kazım Koyuncu’nun sanatını farklı kılan bir başka özellik de politik tavrını sloganın kolaycılığına teslim etmemesiydi. Haksızlığın karşısında duruyor, emekten yana konuşuyor, barışı savunuyor; ama bunu insanları ayrıştıran değil, birbirine yaklaştıran bir dille yapıyordu. Bu nedenle yalnızca belirli bir siyasi çevrenin değil, birbirinden çok farklı dünya görüşlerine sahip insanların da sevgisini kazandı. Çünkü samimiyet, ideolojilerin çok ötesinde bir dildir.

Kansere yakalandığında bile umudunu kaybetmedi. Tedavi sürecinde söylediği “Ben bu ülkenin insanlarını seviyorum” cümlesi, onun hayat felsefesini özetliyordu. Ne kırgınlığı ne de öfkesi sevgisinin önüne geçti. 25 Haziran 2005’te hayata veda ettiğinde yalnızca genç bir müzisyen değil, Türkiye’nin ortak vicdanlarından biri uğurlandı.

Bugün geriye dönüp bakıldığında Kazım Koyuncu’nun asıl mirasının albümlerinden ibaret olmadığı daha iyi anlaşılıyor. O, Anadolu’nun tek sesli olmadığını; farklı dillerin, kültürlerin ve inançların bu coğrafyanın zenginliği olduğunu gösterdi. Lazcayı görünür kılarak yalnızca bir dili yaşatmadı; farklı olmanın korkulacak değil, korunacak bir değer olduğunu anlattı.

Belki de bu yüzden ona “şair ceketli çocuk” denildi. Çünkü ceketi kadar sözü de sadeydi; sesi kadar yüreği de temizdi. Arkasında ne büyük servetler ne de gösterişli unvanlar bıraktı. Bıraktığı şey, insanların birbirini anlamaya biraz daha yaklaşabileceğine dair güçlü bir inançtı.

Kazım Koyuncu hâlâ şarkılarında yaşamaya devam ediyor. Çünkü bazı insanlar öldükten sonra unutulmaz; söyledikleri, savundukları ve cesaret ettikleri her yeni kuşakta yeniden doğar. Onun sesi, Karadeniz’in dalgaları gibi, kıyıya her vurduğunda aynı şeyi hatırlatıyor: Bu ülke, tek renkten değil; birbirini tamamlayan bütün renklerinden güzeldir.