Alman gazeteci ve yazar Sascha Lobo, Der Spiegel’de yayımlanan kapsamlı analizinde, Donald Trump’ın ikinci başkanlık döneminde ABD’de yaşanan siyasal ve kurumsal çözülmenin medya eliyle “normalleştirildiğini” savunarak, ana akım gazeteciliğin irrasyonalizmi perdeleyen bir işlev üstlendiği uyarısında bulundu.
“Sanewashing” Kavramı: İrrasyonelin Akılcı Gibi Sunulması
Der Spiegel yazarı Sascha Lobo, köşe yazısında son yıllarda özellikle ABD medyasında yaygınlaşan “sanewashing” kavramına dikkat çekiyor. “Sane” (akıl sağlığı yerinde, makul) ve “washing” (aklama, örtme) sözcüklerinin birleşiminden türeyen bu kavram, Lobo’ya göre, açıkça irrasyonel, uç ve kimi zaman patolojik siyasi davranışların, sanki rasyonel ve meşruymuş gibi ele alınmasını ifade ediyor.
Lobo, bu kavramın ilk kez Donald Trump’ın 2016’daki yükselişi sırasında sosyal medyada dolaşıma girdiğini, bugün ise Trump’ın 2025’te başlayan ikinci başkanlık döneminde ana akım medya için neredeyse bir “varsayılan haber dili” hâline geldiğini savunuyor. Yazara göre, bu yaklaşım yalnızca Trump’a özgü değil; çağdaş medya kültürünün yapısal bir sorunu olarak derinleşiyor.
Medyanın Kör Noktası: Kurumsal Wahn’ın Görünmezliği
Lobo’nun en sert eleştirilerinden biri, Trump yönetiminin “kurumsal akıl dışılığının” haberleştirilme biçimine yönelik. Yazara göre, ana akım medya, Trump yönetiminin adalet, hukuk ve denge-denetleme mekanizmalarını fiilen işlevsizleştirmesini parça parça ele alsa da, büyük resmi –yani sistematik bir irrasyonaliteyi– görünür kılmakta başarısız oluyor.
Örneğin Trump’ın Adalet Bakanlığı’nı hâlâ “normal” bir kurum gibi ele alan haber dili, Lobo’ya göre yanıltıcı. Trump’ın kişisel avukatı geçmişine sahip bir ismin adalet sisteminin başına getirilmesi, yazara göre, kurumsal tarafsızlığın fiilen sona erdiğinin göstergesi olmasına rağmen, medya bunu çoğu zaman teknik bir atama olarak sunuyor.
Bilişsel Gerileme Tartışması: Görmezden Gelinen Bir Gerçeklik
Lobo, yazısında Trump’ın zihinsel ve bilişsel durumuna ilişkin gözlemlerin de sistematik biçimde geri plana itildiğini savunuyor. Trump’ın son yıllarda kamuoyuna yansıyan konuşmalarında tutarsızlıklar, kelime bulma güçlükleri, konu kopuklukları ve tekrarların belirgin biçimde arttığını ifade eden Lobo, buna rağmen ana akım medyada bu durumun neredeyse hiç tartışılmamasını eleştiriyor.
Trump’ın kamuya açık konuşmalarında ülkeleri ve coğrafyaları sık sık karıştırması, Grönland konuşmasında defalarca “İzlanda” demesi, mantık zincirleri kuramaması ve fiziksel duruşundaki değişimler, Lobo’ya göre artık “basit gaf” olarak geçiştirilemeyecek bir tabloya işaret ediyor. Buna rağmen Almanca ve İngilizce ana akım medyada “demans” veya bilişsel gerileme tartışmalarının neredeyse tamamen yokluğu, yazara göre bilinçli bir sansür değilse bile ciddi bir mesleki zaaf.
Grönland Krizi Örneği: Akıl Dışının Diplomasiye Dönüşümü
Lobo, sanewashing olgusunu somutlaştırmak için Trump’ın Grönland’a yönelik taleplerini örnek gösteriyor. Trump’ın Grönland üzerinde hak iddia eden açıklamalarının, jeopolitik, hukuki ve diplomatik açıdan “neredeyse tamamen irrasyonel” olduğunu savunan Lobo, buna rağmen bu çıkışların ana akım medyada sıradan bir uluslararası anlaşmazlık gibi sunulduğunu belirtiyor.
Yazara göre bu tür haberleştirme, kamuoyunda “tarafların karşılıklı talepleri var” algısı yaratarak, meselenin özündeki absürtlüğü görünmez kılıyor. Oysa Lobo’ya göre Trump’ın bu çıkışı, ancak iç politikada kaos yaratmak veya NATO’yu zayıflatmak gibi dolaylı hedeflerle açıklanabilecek nitelikte.
Gazetecilik Etiği Tartışması: Mäßigung Ne Zaman Örtmeye Dönüşür?
Lobo’nun yazısının merkezinde, gazeteciliğin temel ilkelerinden biri olan “ölçülülük” (Mäßigung) kavramının bugün nasıl tersine döndüğü sorusu yer alıyor. Yazara göre, duygusuzluk ve mesafe, bir noktadan sonra gerçeği örtmenin aracına dönüşebiliyor.
Sosyal medya çağında, bağlamın parçalandığı ve bilginin kısa, kopuk içerikler hâlinde tüketildiği bir ortamda, “satır arası” gazeteciliğin etkisiz kaldığını savunan Lobo, bu durumun sanewashing’i daha da güçlendirdiğini belirtiyor. Ona göre, irrasyonalitenin adını koymamak, fiilen onu meşrulaştırmak anlamına geliyor.
“Söylemek Yetmez, Adını Koymak Gerek”
Lobo, yazısını Spiegel’in kurucu yayıncısı Rudolf Augstein’ın “Söylenmesi gerekeni söylemek” ilkesine gönderme yaparak tamamlıyor. Ancak bu ilkenin statik değil, değişken olduğunu vurgulayan yazar, gazeteciliğin değişen gerçekliğe göre kendini güncellemesi gerektiğini savunuyor.
Lobo’ya göre bugün gazeteciliğin görevi yalnızca “olanı aktarmak” değil; akıl dışı olanla makul olan arasındaki farkı açık biçimde ortaya koymak. Aksi hâlde medya, istemeden de olsa, irrasyonalitenin taşıyıcısı hâline geliyor.
Kaynak: Sascha Lobo, “Donald Trump und das Chaos im Weißen Haus: Der Irrwitz regiert die USA”, Der Spiegel, 6 Şubat 2026
- İmamoğlu’ndan Sert Çıkış: “İftira Düzeni Kuruldu, Aileme Saldırılıyor” - 7 Şubat 2026
- Değişimin Filozofu Herakleitos: Akan Dünyada Düşünmek - 7 Şubat 2026
- Galatasaray Meydanı’nda 1089. Hafta: Israrla Sorulan Bir Kayıp - 7 Şubat 2026

















