back to top
Ana Sayfa Haber Madencinin Hakkını Aramak Suç, Alacağını Ödememek Serbest mi?

Madencinin Hakkını Aramak Suç, Alacağını Ödememek Serbest mi?

Bağımsız Maden-İş Genel Başkanı Gökay Çakır ile Örgütlenme Uzmanı Başaran Aksu’nun, aylardır ücret ve tazminatlarını alamayan maden işçilerinin direnişi sırasında “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçlamasıyla tutuklanması, sendikal hak ve örgütlenme özgürlüğü açısından yeni ve ağır bir tartışmayı beraberinde getirdi. İşçilerin alacakları için yürüttüğü mücadeleye yönelik polis müdahaleleri ve gözaltıların ardından gelen tutuklama kararı, devletin işçi-patron ilişkisindeki konumunu da yeniden gündeme taşıdı.

Alacaklarını İsteyen Madenciler Tutuklamayla Karşılaştı

Bağımsız Maden-İş Genel Başkanı Gökay Çakır ile sendikanın Örgütlenme Uzmanı Başaran Aksu, Yıldızlar SSS Holding bünyesindeki Doruk Madencilik ve Eti Gümüş işçilerinin aylardır ödenmeyen ücret, kıdem tazminatı ve diğer alacaklarının tahsili için Ankara’da sürdürdüğü direnişin ardından tutuklandı. Çakır Soma’da, Aksu ise Ankara’da gözaltına alınırken, savcılık her iki sendikacıyı “halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama” suçlamasıyla tutuklama talebiyle hakimliğe sevk etti. Sulh ceza hakimliği de tutuklama kararı verdi.

Oysa söz konusu süreç, bir anda ortaya çıkan bir adli olaydan çok, aylarca biriken işçi alacakları ve çözülemeyen bir emek uyuşmazlığının sonucunda gelişti. Yıldızlar SSS Holding’e bağlı işletmelerde çalışan yüzlerce madenci, ücret, kıdem tazminatı ve sigorta alacaklarının ödenmesi talebiyle günlerdir Ankara’da eylem yapıyordu. 26 Ağustos itibarıyla direniş 17’nci gününe ulaşmıştı.

Bu nedenle tutuklama kararının merkezindeki soru yalnızca Çakır ve Aksu’nun hangi söz veya eylemleri nedeniyle suçlandığı değil. Asıl soru, işçilerin haklarını almak amacıyla yürüttüğü sendikal mücadelenin hangi noktada kamu düzenine karşı bir suç olarak tanımlanmaya başladığı. Sendikal faaliyetin asli unsuru olan toplu eylem, protesto ve hak arama yöntemlerinin cezai soruşturma ve tutuklamayla karşılanması, Türkiye’de zaten daralan örgütlenme alanının daha da daraltılması anlamına gelebilecek bir tablo ortaya çıkarıyor.

“Halkı Kin Ve Düşmanlığa Tahrik” Suçlaması Tartışmanın Merkezinde

Çakır’ın sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek gözaltına alındığı, Aksu’nun ise madenci eylemi sırasında gözaltına alındıktan sonra yeniden gözaltına alınarak aynı suçlama üzerinden tutuklama talebiyle hakimliğe sevk edildiği bildirildi. Bağımsız Maden-İş, Çakır ve Aksu’nun tutuklanmasına tepki gösterirken, kararın siyasi iktidarın talimatıyla yürütülen ve holdingin çıkarlarına hizmet eden bir “sınıf saldırısı” olduğunu savundu.

Buradaki hukuki tartışmanın siyasal boyutu da göz ardı edilemez. Çünkü işçiler, yıllardır birikmiş alacaklarını talep ederken sendika yöneticilerinin tutuklanması, uyuşmazlığın ekonomik tarafı ile cezai süreç arasındaki sınırı tartışmalı hale getiriyor. Ücretini alamayan işçinin eylemi kriminalize edilirken, işçinin alacağını ödemeyen işveren bakımından aynı ölçekte bir devlet müdahalesinin neden görünür olmadığı sorusu, kararın toplumsal ve sınıfsal sonuçlarını anlamak açısından kritik önem taşıyor.

Üstelik bu tutuklamalar, sendikacılar açısından ilk adli müdahale de değil. Çakır ve Aksu, 17 Ağustos’ta Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı önündeki madenci eylemi sırasında gözaltına alınmış, ardından adli kontrol şartıyla serbest bırakılmıştı. Madencilerin eylemini 24 saate çıkarma kararının ardından gerçekleşen müdahale, sendikal faaliyete yönelik baskı tartışmalarını daha önce de gündeme getirmişti.

Sermayeye Karşı İşçiyi Korumak Yerine İşçiye Karşı Devlet Gücü mü?

Tutuklama kararının hemen öncesinde Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Oktay Saral’ın ilgili bakanlıklara maden işçilerinin haklarının korunması ve alacaklarının ödenmesi için çağrı yapması da tartışmanın çarpıcı ayrıntılarından biri oldu. Ancak aynı günlerde işçilerin hak arama eylemlerine müdahale edilmesi ve sendika yöneticilerinin tutuklanması, devletin söylemi ile sahadaki uygulaması arasında ciddi bir çelişki bulunduğu eleştirilerine yol açtı.

YENİ Parti Sivas Milletvekili Ulaş Karasu, Çakır ve Aksu’nun tutuklanmasını “örgütlü emeğin sesini bastırmaya yönelik siyasi bir karar” olarak nitelendirdi. Karasu, madencilerin ücret ve haklarını savunmanın nasıl olup da “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” kapsamına sokulduğunu sorarken, işçilerin hakkını gasp eden düzenin ve onu koruyan siyasal anlayışın asıl sorumluluk alanında bulunduğunu savundu.

İnsan Hakları Derneği de tutuklamalara tepki göstererek kararı “işçi haklarının, örgütlenme özgürlüğünün ve sendikal hakların açık bir ihlali” olarak değerlendirdi. İHD, Ankara’daki direniş sırasında madencilerin defalarca gözaltına alınmasını hatırlatırken, hak arama mücadelesinin baskı, gözaltı ve tutuklamalarla engellenmesini kabul edilemez buldu.

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları ise tutuklamanın zamanlamasına dikkat çekerek, aylardır direnen madencilerin haklarını alma noktasına geldiği bir aşamada iki sendikacının tutuklandığını belirtti. Hatimoğulları’nın “Alın teri suç değildir. Hakkını aramak suç değildir. Direnmek suç değildir” sözleri, tartışmanın özünü de ortaya koydu.

Mesele İki Sendikacıdan Daha Büyük

Çakır ve Aksu’nun tutuklanması, yalnızca iki sendikacının özgürlüğünün kısıtlanması olarak ele alınamayacak kadar geniş bir tabloya işaret ediyor. Çünkü Türkiye’de sendikal örgütlenme, toplu eylem ve grev hakkının fiili kullanım alanı zaten uzun süredir çeşitli idari ve yargısal müdahalelerle sınanıyor. Madencilerin yaşadığı örnekte ise ekonomik bir uyuşmazlığın çözümü için kullanılan sendikal mücadele araçlarının giderek bir güvenlik ve ceza hukuku meselesine dönüştürülmesi dikkat çekiyor.

Bu tablo, “Devlet işçinin alacağını güvence altına almak için mi, yoksa işçinin alacağını isteme biçimini denetlemek için mi devreye giriyor?” sorusunu kaçınılmaz hale getiriyor. Eğer işçinin ücretinin, tazminatının ve sigorta hakkının ödenmesi konusunda aylarca süren bir uyuşmazlık çözülemiyor; buna karşılık hak arayan sendikacılar kısa sürede gözaltı ve tutuklama ile karşılaşıyorsa, burada yalnızca bir yargı kararını değil, çalışma hayatındaki güç ilişkilerini de tartışmak gerekiyor.

Çünkü sendikanın varlık nedeni, işveren karşısında tek başına güçsüz olan işçilerin kolektif bir güç oluşturmasını sağlamaktır. Bu kolektif güç, yalnızca masa başındaki görüşmelerle sınırlı tutulduğu ve sokağa çıktığında cezai yaptırımlarla karşılaştığı ölçüde sendikal hakların anayasal güvencesi kâğıt üzerinde kalma riski taşır.

Bağımsız Maden-İş’in öncülüğündeki direniş bu nedenle yalnızca bir ücret anlaşmazlığı değil; işçinin hakkını ararken karşısında hangi kurumları bulduğu, sermayenin karşısında devletin nerede durduğu ve sendikal özgürlüğün fiilen ne kadar kullanılabildiği sorularının da sınandığı bir mücadeleye dönüşmüş durumda.

Çakır ve Aksu’nun tutuklanmasıyla birlikte artık yalnızca “madencilerin alacakları ödenecek mi?” sorusu değil, “Türkiye’de işçinin hakkını topluca araması hangi noktada suç sayılacak?” sorusu da gündemin merkezine yerleşmiş bulunuyor.


  • TB / Bianet, T24, Diken, Ekonomim, Medyascope, Cumhuriyet ve Mezopotamya Ajansı