back to top
Ana Sayfa Haber İstanbul’u Yağmur Değil, Plansızlık Boğuyor

İstanbul’u Yağmur Değil, Plansızlık Boğuyor

İstanbul’da şiddetli yağışın ardından hastaneler, metro istasyonları, yollar, konutlar ve iş yerleri sular altında kaldı. TMMOB Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi, yaşananların yalnızca meteorolojik bir olay olarak açıklanamayacağını belirterek betonlaşmayı, dere yataklarına müdahaleyi ve rant odaklı planlama politikalarını işaret etti. Bilim insanlarının yıllardır yaptığı uyarılar dikkate alınmıyorsa, yağışın afete dönüşmesinin sorumluluğu kime ait? Doğanın işleyişine mi, yoksa bilimi ve kentlerin taşıma kapasitesini görmezden gelen yönetim anlayışına mı?

Yağış Doğal, Afetin Boyutu İnsan Eliyle Büyüyor

İstanbul’da salı gece yarısı başlayan ve aralıklarla süren şiddetli yağış, kentin birçok ilçesinde günlük yaşamı felç etti. Sarıyer, Eyüpsultan, Bakırköy, Esenyurt ve başka ilçelerde cadde ve sokaklar su altında kaldı; metro istasyonları, hastaneler, alt geçitler, konutlar ve iş yerleri etkilendi. Ulaşımda ciddi aksamalar yaşanırken bazı araçlar sel sularına kapıldı. Sarıyer’de istinat duvarları, Sultangazi’de bir okulun duvarı çöktü; Beykoz Deresi taştı, Kağıthane Deresi’nde taşkın riski oluştu. Kent genelinde okullar tatil edildi.

TMMOB Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi Yönetim Kurulu, yaptığı açıklamada bu tabloyu yalnızca yağışın şiddetiyle açıklamanın mümkün olmadığını vurguladı. Açıklamada, her kuvvetli yağışın can ve mal güvenliğini tehdit eden bir afete dönüşmesinin olağan olmadığı belirtilerek, kentin doğal eşiklerini ve altyapı kapasitesini göz ardı eden kentleşme politikalarına dikkat çekildi.

Nitekim henüz altı yıllık bir yatırım olan Şişli Hamidiye Etfal Hastanesi’nin, Sarıyer Ayazağa’daki bir alışveriş merkezinin, üniversite yurdunun ve metro istasyonlarının su baskınlarından etkilenmesi, meselenin yalnızca eski ve bakımsız yapıların sorunu olmadığını gösteriyor. Yeni yatırımların da yer seçimi, drenaj, altyapı kapasitesi ve çevresel koşullar bakımından sorgulanması gerekiyor.

Betonlaşan Kent, Suyun Yolunu Kapatıyor

Yağmur suyu, doğal koşullarda toprağa sızar, bitki örtüsü ve orman alanları tarafından tutulur, dere yatakları boyunca akışını sürdürür. Beton ve asfalt yüzeyler arttığında suyun toprağa sızabileceği alanlar daralır; yüzey akışı hızlanır ve drenaj sistemlerine binen yük büyür. Dere yataklarının daraltılması, üzerlerinin kapatılması ve çevrelerinin yapılaşmaya açılması da suyun doğal akış güzergâhlarını sınırlar.

Şehir Plancıları Odası, İstanbul’da dere yataklarının uzun yıllardır ıslah adı altında kutu menfezlerle kapatıldığını, üzerlerinin yol, otopark ve yapı alanlarına dönüştürüldüğünü belirtiyor. Taşkın alanlarının imar planlarıyla yapılaşmaya açılması ve kaçak yapıların imar aflarıyla kalıcı hâle getirilmesi, yağışın etkilerini ağırlaştıran uygulamalar arasında gösteriliyor.

Sorun yalnızca bir derenin taşması değil. Birbirinden bağımsız gibi görünen plan kararları, parsel bazında artırılan yapı yoğunlukları ve altyapı kapasitesi gözetilmeden yapılan yatırımlar, aynı kentsel sistem üzerinde birikimli baskı yaratıyor. Her yeni yapı, yol ve betonlaşmış yüzey, suyun hareketini ve altyapının yükünü değiştiriyor. Planlama kararları bu toplam etkiyi hesaba katmadığında, olağanüstü yağışların sonuçları da ağırlaşıyor.

Kuzey Ormanları Ve Su Havzaları Üzerindeki Baskı

Şube açıklamasında, 2009 yılında onaylanan 1/100.000 ölçekli İstanbul Çevre Düzeni Planı’nın kuzeydeki ormanları ve içme suyu havzalarını kentin gelişimini sınırlayan doğal eşikler olarak tanımladığı hatırlatıldı. Kuzeye doğru kontrolsüz yayılmanın önlenmesini öngören plan kararlarının, Kuzey Marmara Otoyolu, Yavuz Sultan Selim Köprüsü ve İstanbul Havalimanı gibi büyük yatırımlarla aşındırıldığı belirtildi.

Açıklamada, Kanal İstanbul güzergâhının Sazlıdere Barajı havzasını doğrudan ortadan kaldırdığı; İstanbul Kuzey Demiryolu Geçişi (INRAIL) güzergâhının ise Ömerli, Büyükçekmece, Alibeyköy ve Sazlıdere havzalarının koruma alanlarını tehdit ettiği ifade edildi. Şube, ulaşım yatırımlarının arazi kullanım kararlarının önüne geçirilmesinin kuzeyde yeni yapılaşma baskısı yarattığını, yağışı tutan ve yüzey akışını düzenleyen orman ve havza alanlarını kentsel gelişme alanlarına dönüştürdüğünü savundu.

Açıklamada, en yüksek yağışın Sarıyer Ayazağa, Ömerli ve Arnavutköy’de ölçülmüş olması da bu alanların korunmasının önemiyle ilişkilendirildi. Bu tespit, tek başına yağışın nedenini açıklamasa da doğal alanların ve havzaların kent açısından taşıdığı işlevi yeniden gündeme getiriyor: Ormanlar ve su havzaları yalnızca yapılaşmaya açılabilecek araziler değil, kentin su döngüsünü ve ekolojik dengesini sürdüren alanlar.

Şehir Plancıları Uyarıyor, Yönetimler Ne Yapıyor?

Şehir Plancıları Odası, dere yatakları ve taşkın alanlarının bütün plan kademelerinde yapılaşma dışında tutulmasını, kapatılmış dere yataklarının yeniden açılarak doğal akış rejimine kavuşturulmasını istiyor. Taşkın tehlike ve risk haritaları ile jeolojik ve jeoteknik etütlerin plan kararlarında bağlayıcı olması, yapı yoğunluğunun teknik altyapının taşıma kapasitesine göre belirlenmesi ve parçacı plan değişiklikleriyle bu kapasitenin aşılmasına son verilmesi gerektiğini vurguluyor.

Oda ayrıca Kanal İstanbul ve INRAIL başta olmak üzere kuzey ormanlarıyla içme suyu havzaları üzerinde baskı yarattığını belirttiği projelerden vazgeçilmesini ve üst ölçekli planların koruma kararlarının yeniden uygulanmasını talep ediyor.

Bu uyarıların önemi, yalnızca şehir plancılarının mesleki değerlendirmelerinden kaynaklanmıyor. Kentin nerede büyüyeceği, hangi alanların korunacağı, altyapının ne kadar nüfusu taşıyabileceği ve hangi risklerin göze alınamayacağı, milyonlarca insanın yaşamını belirleyen kamusal kararlar. Bilimsel planlama bu kararların yerini alamaz denilerek dışarıda bırakıldığında, sonuçları yalnızca plan paftalarında kalmıyor; hastanelerin koridorlarında, su basan evlerde, ulaşımın durduğu yollarda ve geçim araçları zarar gören insanların hayatında ortaya çıkıyor.

Doğanın Sorumluluğu Nerede Başlar, Yönetimin Sorumluluğu Nerede?

Şiddetli yağışların tek başına önlenmesi mümkün değil. İklim değişikliği yağış rejimlerini ve aşırı hava olaylarının risklerini etkileyebiliyor; hiçbir kent, bütün doğal afetlerden bütünüyle korunabileceğini ileri süremez. Ancak afet riskinin boyutu yalnızca gökten düşen yağmurla belirlenmiyor. Arazi kullanımı, dere yataklarının durumu, geçirimsiz yüzeylerin oranı, altyapının kapasitesi ve erken uyarı ile müdahale sistemleri de sonuçları belirliyor.

Bu nedenle her su baskınını yalnızca “aşırı yağış” başlığı altında açıklamak, sorunun önemli bir bölümünü görünmez kılabilir. Yağış meteorolojik bir olaydır; fakat suyun nerede birikeceği, hangi yapıların risk altında kalacağı ve kentlilerin ne ölçüde korunacağı, insan eliyle alınan kararlarla da ilgilidir.

Şehir plancılarının uyarıları dikkate alınmıyorsa, bilimsel raporlar planlama süreçlerinde belirleyici olmuyorsa ve doğal eşikler yapılaşma baskısı karşısında geri çekiliyorsa, yaşanan kayıpların ardından yalnızca doğayı suçlamak sorumluluk tartışmasını kapatmaya yarar. Burada sorulması gereken, kentin hangi kararlarla bu kadar kırılgan hâle getirildiği ve bu kararları alanların sonuçlar karşısında nasıl hesap vereceğidir.

Şehir plancılarının uyarılarını dinlemiyorsanız, hiç değilse onları uyarıları nedeniyle suçlamayın; bilimsel bilgiye başvurmayı bir engel değil, kamusal sorumluluğun gereği sayın. Çünkü mesele, doğanın insanla hesaplaşması değil, insanın doğanın sınırlarını yok sayan kararlarının bedelini kimin ödediğidir.

Bir sonraki şiddetli yağışta yine evler, hastaneler, yollar ve iş yerleri su altında kaldığında, bunu kaçınılmaz bir doğa olayı olarak mı kabul edeceğiz, yoksa bilinen risklere rağmen alınmayan önlemlerin ve sürdürülen planlama tercihlerinin hesabını mı soracağız?


TB / ANKA