GeçmiÅŸ ne vakit geçmiÅŸ olur. İçinden geçtiÄŸimiz, daha doÄŸrusu içimizden geçen geçmiÅŸ… Günümüz koÅŸullarında gelecek bize sivri uçlu mızrak gibi saldırmayı beklerken, insanın geçmiÅŸe daha bir sarılası geliyor. Bu günün taÅŸlarının da geçmiÅŸte döşendiÄŸinin bilmez deÄŸilim tabii ki… Memlekette neden her ÅŸey olması gerekene bu kadar aykırı. Solculara sorsak, emek sermaye çeliÅŸkisi; saÄŸcılara sorsak, takdiri ilahi… Yok mu bunun ikisinin ortası…
Gazeteciler tutuklanıyor, HDP milletvekilleri bir bir mahkûm edilmek isteniyor. Yalan, düzmece iddianamelerle… Her an göz önünde olan insanlara bunlar yapılırken, sıradan insanlara neler yapılmaz ki.
Evet, yalanla beslenmeye alışmış bir toplumuz; kabul, yalan sevimlidir; her an yüzünde gülümseyen bir maskeyle karşılar bizi; bilirim, yalan, gece önümüze tutulan cılız ışıktan baÅŸka nedir ki; ömrü sabaha kadardır, bunu da bilirim. Olan bitene baktığımda, insanlar bu kadar kötü olmak zorunda mı diyorum kendi kendime. Yoksa, tanrı insanı yaratırken ölmüş, “eseri” yarım mı kalmıştı, diye düşünmeden de edemiyorum. İnsan el yordamıyla eksik kalan yanını tamamlamaya mı çalışıyor, iÅŸte bunu bilmiyorum. Anlamaya ve anlamlandırmaya çalıştığım konu bu…
Yolumun, sevdiÄŸim yerde, sevdiÄŸimin yanında bitmesini istiyorum; hayal bu ya, ondan öte yol olmasa da olur diyorum. Ama muktedirler çoktan öğrenmiÅŸ olmalı bir halkı yok etmenin onun hayallerini yok etmek olduÄŸunu. Böyle olunca, içime doÄŸru açıyorum kapılarımı, yeni giysiler biçiyorum düşlerime; gövdeme gömmeyi deniyorum acılarımı. Gözümün gördüğü mesafe yetmiyor bana; ufkun arkasını da bilmek istiyorum. Ama baÅŸaramıyorum bunu. Åžu sıralar, zamanı düşerimle yoÄŸurmak tek uÄŸraşım. Biliyorum ki zaman üç aÅŸamada var olur: GeçmiÅŸ, bugün ve gelecek. İmkânım olsa sıcak bir sarhoÅŸluk içinde olmayı tercih ederdim bugün. Çok ahlâklı bir toplumda bunun olamayacağını biliyorum; gelecekte de…
Güzel ahlâkın sadece erdemli insanlara ait bir özellik değil, toplumun tümüne; bulutlar, gökyüzü kadar, herkese ait bir şey olduğunu görmek istiyorum.
Oysa kendi inancımızdan, ideolojimizden olmayanın içine zehir akıtan bir toplumuz. Ne güzel olurdu, herkesin adalette, erdemde eÅŸitlendiÄŸi bir toplum… YaÅŸadığım ülke bizi, gözyaşı damlası kadar korunaksız kılıyor. Bir caddenin kenarı, bir sokağın köşesi ya da bir bodrum katı “son yerimiz” olarak, uçurum sessizliÄŸine bürünebilir.
Pek çok ÅŸeyi anlıyorum da, insanlık onurunun yerini, cep telefonunun, arabanın, lüks bir dairenin onurunun almasını anlayamıyorum. Bir gün insanın üstündeki bu sis kalkacak mı bilmiyorum. İnsanların birbiriyle karanlığa benzer bir sesle konuÅŸması, anlayan insanların gövdesine hançer sallanması gibi acı veriyor. Oysa umudumuz insandı! GeçmiÅŸte tüm muhabbetimiz insanın “güzel” olduÄŸu üstüneydi… Kaçmak yerine, bir dostun elini tutmayı öğütlüyorduk birbirimize. Oysa, iki komÅŸu pencere gibi, soÄŸuk ve ruhsuz, bakakaldı insan komÅŸusuna. Yalanla lekelenmiÅŸ pul pul ikiyüzlülük dökülmemeli biz yönetenlerin yüzünden. Buna izin vermemeliydi insan…
Başkasının sevincinde payımız olsa, onların yüreğine doğru yürüyebilsek ne kaybımız olurdu. Bunun için aklımızı, dilimizi eğitmeliydik, eksiğimiz bu muydu? İnsandan medet ummamak, onu bir salgın hastalık gibi görmek, yok olmasını istemek ne acı…
DiÄŸer taraftan dayanıklı olmak peÅŸindeyiz. Bu, canlının doÄŸasında var. Kendini koruma ve güçlü kılma çabası; bu anlaşılabilir bir ÅŸey; hatta buna mecbur. Peki ya kayıtsızlık, “öteki”ne karşı kayıtsızlık; bu anlaşılır bir ÅŸey deÄŸil. İnsan ırkı bu kayıtsızlıkla nereye kadar gidebilir ki; bir geleceÄŸi olur mu…? Bakın C. Pavese ne diyor: “Ah ÅŸu kayıtsızlığın gücü! Budur taÅŸlara milyonlarca yıl deÄŸiÅŸmeden dayanabilme olanağı veren.” Ama biz insanlar taÅŸ deÄŸiliz, milyonlarca yıl yaÅŸayacak da deÄŸiliz üstelik.
Evet, insan giderek kibrini artırmaktadır; aynı zamanda giderek de çocuklaşmaktadır (burada negatif anlamda bir çocukluktan bahsediyorum, pozitif anlamda çocuklaşmak iyi olurdu aslında). İnsan başka bir maddi araca bağlı olmadan yaşayamıyor. Örneğin, elinden cep telefonunu alsanız sudan çıkmış balığa dönüyor. Ama her gün -sadece benim yaşadığım coğrafyada- onlarca belki yüzlerce insan hayatın içinden çekilip alınıyor, bana mısın demiyor! Kendi öz gerçeklerinin bilincinde olmayan insanlar, kendi tam gerçekliklerinin bilincine varabilseler, cahillikleri karşısında şaşırıp kalırlardı herhalde.
Sonuç olarak, ölüm girmeden tenimize; insanlar savaÅŸta, sığınakta, hastalıktan, açlıktan, ve kurÅŸundan ölmeden; korkudan, endiÅŸeden yarılmadan yüreÄŸi, yeni yollar yapmalı aklına; yeni kapılar ve pencereler açmalı dünyaya bakan… Belki o vakit yaÅŸam bizi, o bildik kollarıyla, daha önce bilmediÄŸimiz ÅŸefkatiyle ve ölçüsüzce sarar gövdesine. Keza o vakit, yaÅŸam bizim için “mecburi iskâna” tâbi tutmuÅŸ kullardan gönüllü konukluÄŸa kabul buyurur, belki kim bilir…
O vakit, içimizden yeni sözle çıkar, söyleriz tüm bildiklerimizi, kem sözlerin yüzüne; sabır taşı çatlar; derinlerimizde sır tutmuş tüm sevdalarımız yeşerir… Geçmiş, bugün, gelecek kardeşleşir…
Şükran Kurdakul’un bir ÅŸiiriyle sonlandırayım yazıyı:
Bir de ben vardım elimden geldiği kadar/ Sözcükleri sokağımızda arayan biri /…/ Kaç gözyaşı gülü varsa dünyada/ Hasretimin büyüttüğü sabırda güllendi /…/ Bir de ben vardım, düşünebildiğim kadar/ Aldığı yaralara içerleyen biri.
Sahi, “bir de ben varım” diyebilen kaç kiÅŸi kaldı ki…?
- Tam Yeri Denk Geldi Manzara Koyduk - 13 Nisan 2026
- İçimizdeki İsimsiz Kişi - 19 Mart 2026
- Akıl Kârı Olmayan Yazı - 21 Şubat 2026
















