Türkiye’yi sarsan fon krizi finans piyasalarının sınırlarını aşarak siyasetin merkezine yerleşirken, Yeni Parti Genel Başkanı Özgür Özel’in iktidar çevrelerine uzanan iddialarına AKP Sözcüsü Ömer Çelik’ten kısa bir cevap geldi: “Belge olan yargıya götürsün.” Türkiye’de yargının bağımsızlığı yıllardır içeride ve dışarıda tartışılırken yapılan bu çağrı, ister istemez başka bir soruyu beraberinde getiriyor: İktidara yönelik bir suçlama söz konusu olduğunda gidilmesi önerilen yargı, muhalefetin kapısını çalarken gösterdiği hevesi iktidarın kapısında da gösterebilecek mi?
Fon krizi başlangıçta yatırım fonları, portföy şirketleri ve olağanüstü getiriler üzerinden tartışılan teknik bir finans meselesi gibi görünüyordu. Ancak 131 fonun tasfiye sürecine girmesi, yüz binlerce yatırımcıyı ve milyarlarca dolarlık varlığı ilgilendiren büyüklüğün ortaya çıkması, soruşturmaların siyaset ve bürokrasi dünyasından bazı isimlere uzanmasıyla birlikte mesele doğal olarak başka bir yere taşındı. Böylesine büyük miktardaki para yıllarca Türkiye’nin finansal denetim mekanizmalarının arasından nasıl dolaştı; SPK, MASAK, bankalar, portföy şirketleri ve denetim kurumları bütün bunlar olurken ne gördü, neyi göremedi?
Paranın özellikle çok büyüdüğünde yalnız banka hesaplarında dolaşmadığı biliniyor. Şirketlerin arasından geçiyor, bürokrasinin kapısını çalıyor, siyasetin koridorlarına yaklaşıyor ve yeniden piyasaya dönüyor. Fon krizinin birkaç kurnaz yatırımcıya ya da birkaç açgözlü fon yöneticisine indirgenememesinin nedeni de burada yatıyor. Yarım milyon dolayında yatırımcıyı ve yaklaşık 20 milyar dolarlık varlığı ilgilendiren bir yapıdan söz ediliyorsa soru artık yalnız “Kim yaptı?” değildir; “Bu kadar büyük bir yapı hangi ilişkiler içinde büyüdü ve neden zamanında durdurulmadı?” sorusu da aynı dosyanın içine girmiştir.
Özgür Özel İsim Verdi, Çelik Yargıyı Gösterdi
Yeni Parti Genel Başkanı Özgür Özel, partisinin grup toplantısında fon soruşturmasında gündeme gelen bazı isimleri sıralayarak bunların siyasi bağlantılarının araştırılmasını istedi. Eski AKP milletvekili ve bürokrat Osman Arıkan Nacar üzerinden Ömer Çelik’e de sorular yönelten Özel, Nacar’ın fondan 20 milyar lira çektiğini öne sürdü; Nacar ile Çelik’in Bodrum’da birlikte tatil yaptığını söyleyerek AKP Sözcüsü’nden açıklama istedi.
Çelik suçlamaları reddetti ve Özel’e yargının adresini gösterdi: “Belge olan yargıya götürsün.” Başvuruların gereği yapılmazsa ondan sonra konuşulabileceğini de ekledi. Normal bir hukuk devletinde bundan daha doğal bir çağrı düşünülemez; suçlama varsa belge savcıya teslim edilir, savcı araştırır, mahkeme karar verir. Türkiye’de cümleyi ilginç hale getiren ise tam da bu “normallik”. Çünkü yıllardır yargının bağımsızlığını tartışan ülke sanki başka bir ülkeymiş gibi Çelik son derece sakin biçimde yolu tarif ediyor: Belgenizi alın, adliyeye gidin.
Demek mesele sandığımızdan kolaymış. Yıllardır hukukçular kuvvetler ayrılığını tartışmış, Avrupa kurumları raporlar hazırlamış, Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanması üzerine krizler yaşanmış, muhalefet siyasi davalardan yakınmış. Oysa bütün bu karmaşanın içinde gözden kaçırdığımız küçücük bir ayrıntı varmış: Adliyenin kapısı. Üstelik üzerinde de kocaman harflerle “Adalet Sarayı” yazıyor.
Yargıya Gideceğiz, “İrade”nin Kim Olduğunu da Biliyoruz
İşin daha ilginç tarafı, Ömer Çelik’in aynı açıklamada fon soruşturması için “Bu meselenin açığa çıkmasının ve temizlenmesinin başındaki irade Cumhurbaşkanıdır” demesi. Bir tarafta muhalefete bağımsız yargının kapısı gösteriliyor, öte tarafta meselenin temizlenmesinin başındaki iradenin Cumhurbaşkanı olduğu söyleniyor. Türkiye’de kuvvetler ayrılığını anlamaya çalışanların işi böylece biraz daha zorlaşıyor; birbirinden bağımsız olması gereken kuvvetlerin nerede ayrıldığını görmek için artık hukuk bilgisi kadar geometri bilgisine de ihtiyaç duyuluyor.
Aslında fon soruşturmasının bundan sonraki seyri bu tartışmayı teorik olmaktan çıkaracak. Çünkü yargının bağımsızlığı, muhalefetten birinin kapısı çalındığında ne kadar hızlı hareket edildiğiyle ölçülmez; soruşturmanın yolu iktidarın çevresine ulaştığında da aynı kararlılıkla yürüyüp yürümediğiyle anlaşılır. Savcı bir muhalefet belediye başkanına ilişkin dosyada ne kadar özgürse, iktidarın etkili bir ismi hakkında önüne gelen belgede de o kadar özgür olmalıdır. Terazinin hassasiyeti üzerinde tartılan kişinin siyasi ağırlığına göre değişmeye başladığında, terazinin üzerinde “adalet” yazmasının pek fazla anlamı kalmaz.
Türkiye’nin yakın dönem pratiği de bu nedenle hafızanın bir köşesinde duruyor. Muhalefet belediyelerine yönelik operasyonlar, belediye başkanları ve yöneticiler hakkındaki soruşturmalar, siyasetçilerin tutuklanması ve muhalefet partilerinin iç işleyişine kadar uzanan yargı kararları son yılların siyasi gündeminin önemli bir bölümünü oluşturdu. İktidar bütün bunların bağımsız yargının işlemleri olduğunu savunurken muhalefet, hukuk çevreleri ve uluslararası kuruluşlar yargının siyasi iktidardan bağımsızlığı konusunda ciddi eleştiriler yöneltti. Ömer Çelik’in “Belgen varsa yargıya git” çağrısı işte bütün bu hafızanın üzerine düşüyor.
Fonlardan Önce Denetim Mekanizmasına Bakmak
Fon krizinin siyasi polemiğin gölgesinde kalan asıl sorusu ise hâlâ ortada duruyor. Böylesine büyük sermaye hareketleri herhangi bir denetimden geçmeden oluşamaz. Bankalar, portföy şirketleri, SPK, MASAK, bağımsız denetim kuruluşları ve ekonomi yönetimi yıllardır aynı finansal sistemin içinde bulunuyor. Bazı fonların olağanüstü büyüdüğü, küçük şirket hisselerinde dikkat çekici fiyat hareketlerinin yaşandığı bir sistem sonunda yüzü aşkın fonun tasfiyesine kadar gelmişse, soruşturmanın yalnız para kazanan ya da kaybeden insanlara değil, bu yapıyı denetlemekle görevli kurumlara da bakması gerekir.
Çünkü devlet bugün bir anlamda kendi denetim mekanizmasını da soruşturuyor. Fon yöneticilerinin ne yaptığı kadar, kamu kurumlarının bütün bunlar olurken neden daha önce harekete geçmediği de cevap bekliyor. Eğer sistem yıllarca işledi ve sorun ancak milyarlarca dolarlık büyüklüğe ulaştıktan sonra fark edildiyse ortada yalnız bireysel suç ihtimallerinin değil, kurumsal bir denetim sorununun da bulunduğunu düşünmek kaçınılmaz hale geliyor.
Belgeyi Aldık, Yargıya Gidiyoruz
Öyleyse Ömer Çelik’in önerisine uyalım. Belgeyi dosyaya koyup yargının kapısını çalalım. Türkiye’de yargının bağımsızlığı üzerine yıllardır süren tartışmaları, muhalefet siyasetçilerine yönelik soruşturmaları, Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları çevresinde yaşanan krizleri bir süreliğine unutalım ve kapının gerçekten herkese aynı biçimde açıldığına inanalım. Zaten hukuk devletinde olması gereken de budur.
Çelik bunun devamını da söylüyor: Başvuruların gereği yapılmazsa ondan sonra konuşulsun. Böylece önümüzde oldukça kullanışlı bir yol haritası bulunuyor. Belgeyi yargıya götüreceğiz, bekleyeceğiz; gereği yapılırsa hukuk işlemiş olacak, yapılmazsa konuşacağız. Konuştuğumuzda yeniden “Elinizde belge varsa yargıya götürün” denirse dosyamızı koltuğumuzun altına alıp bir kez daha aynı kapıya gidebiliriz. Türkiye’de bazı yollar insanı uzağa götürmez; yalnız başladığı yere geri getirir.
Fon soruşturmasının sonunda bu nedenle yalnız paranın nereye gittiğini öğrenmeyeceğiz. Hukukun nereye kadar gidebildiğini de göreceğiz. Soruşturma para ve ilişki zinciri nereye uzanıyorsa oraya kadar giderse, isimlerin ve makamların önünde durmazsa Ömer Çelik’in “Belgen varsa yargıya git” çağrısı gerçekten anlam kazanacak. Fakat yol iktidarın kapılarına yaklaştıkça daralır, dosyalar ağırlaşır ve hukuk birdenbire daha ihtiyatlı yürümeye başlarsa geriye fon krizinden daha kalıcı bir cümle kalacak:
Belgen varsa yargıya git.
Türkiye’de bazen ironiyi yazmaya gerek kalmıyor; siyaset zaten kendi metnini kendisi yazıyor.
NHY / Reuters · Anadolu Ajansı · Gazete Oksijen · bianet · Medyascope · Cumhuriyet · BirGün · Avrupa Komisyonu · Avrupa Konseyi












