back to top
Ana Sayfa Haber Anti-Emperyalizm NATO Kapısında Biter mi?

Anti-Emperyalizm NATO Kapısında Biter mi?

Kemal KılıçdaroÄŸlu haftalar süren sessizliÄŸini bozdu. KonuÅŸmasının merkezine NATO Zirvesi’ni yerleÅŸtirdi. Ancak dikkat çeken yalnızca söyledikleri deÄŸildi; söylemedikleri de en az onlar kadar dikkat çekiciydi.

“Türkiye NATO’nun güçlü ve güvenilir bir müttefikidir.”

“Türkiye NATO üyesidir.”

“Türkiye NATO’nun ileri karakolu deÄŸildir.”

KonuÅŸmanın omurgasını oluÅŸturan bu cümleler, aslında uzun yıllardır Türkiye’nin resmi dış politika literatüründe kullanılan ifadelerin farklı bir üslupla yeniden kurulmasından ibaretti. Ton deÄŸiÅŸmiÅŸti; içerik büyük ölçüde aynıydı.

Oysa asıl soru ÅŸuydu: Kendisini Cumhuriyet’in kurucu mirasına, tam bağımsızlık ilkesine ve zaman zaman anti-emperyalist referanslara dayandıran bir siyaset, NATO’yu sorgulamadan nasıl aynı cümlede var olabilir?

Bu soruya konuşmada bir yanıt yoktu.

Çünkü burada yalnızca bir dış politika tercihi değil, ciddi bir siyasal paradoks bulunuyor.

NATO herhangi bir uluslararası işbirliği örgütü değildir.

KuruluÅŸundan bu yana Yugoslavya’dan Afganistan’a, Libya’dan Irak’ın kuÅŸatılmasına kadar birçok askeri müdahalenin merkezinde yer alan; SoÄŸuk SavaÅŸ sonrasında ise etki alanını sürekli geniÅŸleten bir güvenlik mimarisidir. Bu nedenle özellikle sol ve anti-emperyalist siyasal gelenekler tarafından yalnızca askeri bir ittifak olarak deÄŸil, küresel güç dengelerini koruyan bir yapı olarak eleÅŸtirilmiÅŸtir.

Böyle bir yapının üyeliğini stratejik zorunluluk olarak savunurken aynı anda anti-emperyalizmden söz etmek, açıklanması oldukça güç bir çelişkidir.

Üstelik “Türkiye güçlü bir NATO ülkesidir” söylemi de gerçek güç iliÅŸkileriyle tam olarak örtüşmüyor.

Resmî belgelerde tüm üyeler eÅŸit görünür. Fakat dünya siyasetini ÅŸekillendirenler bilir ki NATO’nun ağırlık merkezi Washington’dur. Almanya’nın, Fransa’nın ve BirleÅŸik Krallık’ın etkisi de Türkiye’nin çok üzerindedir. Türkiye büyük bir orduya sahip olabilir; ancak ittifakın stratejik yönelimlerini belirleyen ülkeler arasında deÄŸildir.

Dolayısıyla “eÅŸit ortaklık” söylemi, hukuki metinlerde karşılığı olsa bile siyasal gerçeklikte oldukça tartışmalıdır.

KonuÅŸmanın belki de en dikkat çekici yanı ise Ankara’da yaÅŸananlara neredeyse hiç deÄŸinmemesiydi.

Türkiye, 7-8 Temmuz’daki NATO Zirvesi’ne hazırlanıyor.

Başkent adeta yeniden dekore ediliyor. Milyonlarca liralık harcamalar yapılıyor. Güvenlik tedbirleri olağanüstü boyutlara çıkarılıyor.

Fakat bütün bunların yanında başka bir tablo daha var.

Son günlerde çok sayıda gözaltı ve tutuklama kararı verildi. Hukukçuların “önleyici tutukluluk” olarak tanımladığı uygulamalar yeniden tartışılmaya baÅŸlandı. Üstelik bu süreç yalnızca gençleri deÄŸil, ileri yaÅŸtaki yurttaÅŸları da kapsıyor.

İktidar bunların NATO Zirvesi’yle ilgisi olmadığını söyleyebilir.

Ancak kamuoyunun önemli bir kesimi farklı bir soru soruyor:

Acaba Ankara, zirve öncesinde yalnızca caddelerini mi temizliyor; yoksa siyasi alanı da mı steril hale getiriyor?

Bu sorunun bugün kesin bir yanıtı olmayabilir.

Fakat bu kadar yoğun güvenlik politikalarının uygulandığı bir dönemde, ana muhalefet liderinin bu tartışmaları tamamen görmezden gelmesi de sıradan bir tercih değildir.

Bir başka dikkat çekici ayrıntı ise basın toplantısının sonunda ortaya çıktı.

Kılıçdaroğlu soru almadı.

Demokratik siyasette basın toplantısı yalnızca konuşmak değildir; hesap vermek, eleştirilere cevap vermek ve kamuoyunun merak ettiği sorularla yüzleşmektir.

Oysa bugün Türkiye’nin konuÅŸtuÄŸu mesele yalnızca NATO deÄŸildir.

CHP’nin yaÅŸadığı krizdir.

Mutlak butlan tartışmasıdır.

“Arınma” söylemidir.

Parti içindeki meşruiyet tartışmalarıdır.

Ve bütün bunların ortasında yapılan tek yönlü bir açıklama, doğal olarak cevaplardan çok yeni sorular üretiyor.

Belki de en temel sorun ÅŸudur:

Türkiye’de siyaset uzun zamandır kavramlarla gerçeklik arasındaki mesafeyi büyütüyor.

Bağımsızlık deniliyor ama bağımlılık tartışılmıyor.

Anti-emperyalizm deniliyor ama NATO sorgulanmıyor.

Demokrasi deniliyor ama soru alınmıyor.

Hukuk devleti deniliyor ama zirve öncesinde yaşanan olağanüstü güvenlik atmosferi konuşulmuyor.

Kavramlar yerinde duruyor.

Ama içleri giderek boşalıyor.

Siyasetin en büyük krizi de tam burada başlıyor.

Çünkü tarih bize şunu defalarca gösterdi:

Bir ülke yalnızca dışarıya bağımlı olduğu için değil, kendi kavramlarıyla yüzleşmeyi bıraktığı için de güç kaybeder.

Ve belki bugün asıl ihtiyaç duyduÄŸumuz ÅŸey, NATO’yu savunmak ya da ona karşı çıkmaktan önce, bağımsızlığın gerçekten ne anlama geldiÄŸini yeniden konuÅŸabilmektir.