Neoliberal popülizmde telafi mekanizmaları
Buraya kadar, 2002 seçimleri sonrasında iktidara gelen ve ilk döneminde IMF programı ile AB’ye üyelik süreci gibi iki çıpa ile yoluna devam eden AKP’nin neoliberal projesinin üç önemli bileşenini özetledim. Ancak bu analiz, halen nasıl oluyor da bu sert neoliberal programı uygulayan bir siyasi parti art arda seçimleri kazanabiliyor sorusunu yanıtlamaya yeterli değil. Bu soruya yanıt vermek için, neoliberal projenin uygulanması nedeniyle ortaya çıkabilecek hoşnutsuzlukları törpülemekte işlevli olan iki mekanizmayı analize dahil etmemiz gerekiyor. Bunlar 2000’lerde kurulan yeni sınırlı refah rejimi ile en yoksulların sosyal içerilmesi ve yine en yoksulların dahi ucuz krediye erişebilmesini sağlayan finansal içerilme süreçleridir. Bu iki mekanizma neoliberal popülizm projesinin “popülizm” tarafını oluşturuyor. Burada “popülizm”, ekonomik olarak aşağıdan gelen taleplerin törpülenebildiği mekanizmalar anlamında kullanılıyor.
AKP yönetimin on yedi yılı aşan iktidarının sırrının sosyal yardımlarda olduğu, Türkiye’deki sosyal bilimler alanında yaygın bir argüman. Örneğin Öniş’e (2012: 141) göre AKP’nin gücü, formel ve enformel yeniden dağıtım kanallarını kullanarak seçmen tabanını genişletmesinden geliyordu. Dorlach (2015) ise AKP’nin uyguladığı modelin “sosyal neoliberalizm” olarak adlandırılabileceğini öneriyor. Yazara göre sosyal neoliberalizm, sosyal demokrasiden de, ortodoks neoliberalizmden de farklıdır. Piyasa yönelimli ekonomi politikaları ile kapsayıcı sosyal politikaların karışımından oluşur (Dorlach, 2015: 521). Buğra (2018), eski refah devleti uygulamalarının kapsayıcı olmadığına ve genellikle enformel alanda çalışanların dışarıda bıraktığına işaret eder. Önceki refah devleti uygulamaları, daha çok formel alandaki sanayi işçilerini, köylüleri ve kamu sektöründe çalışan memurları kapsıyordu (Buğra ve Candaş, 2011). AKP döneminde kurulan yeni refah rejimi ile oluşturulan sosyal içerilme mekanizması ise tam da önceki dönemde sistemden dışlanan en yoksul kesimleri kapsamıştır. 1990’lı yıllarda başlayan Yeşil Kart uygulamasının kapsamının genişletilmesi, başlarda yeni refah rejiminin önemli bir bileşeni olarak işlev gördü. 1995 yılında 1,7 milyon olan Yeşil Kart sahiplerinin sayısı 2010 yılına gelindiğinde 10 milyona ulaşmıştı (Yörük, 2012). Yeşil Kart sistemi, 2012 yılında Genel Sağlık Sigortası sistemine dönüşle birlikte uygulamadan kaldırıldı ancak eski sistemden yararlananlar, yeni sisteme transfer edildi. AKP döneminde kurulan yeni sınırlı refah rejiminin ikinci önemli ayağını Genel Sağlık Sigortası sistemi oluşturuyordu. Yeni sistem, daha önceden işçi, memur ve kendi hesabına çalışanlar arasında var olan eşitsizlikleri ortadan kaldırarak genel bir sağlık sigortası sistemi öngörmüştür. Bu yeni sistemden en çok faydalananlar, yine bir önceki sistemden hiç yararlanamayan enformel sektördeki yoksullar oldu.
Son olarak Şartlı Nakit Transferi sistemi, AKP döneminde kurulan yeni refah rejiminin üçüncü ayağını oluşturdu. Dünya Bankası’nın sağladığı destek ile uygulanan bu sistem en yoksullara verilen şartlı nakit desteklerden oluşuyordu ve sistemin kapsadığı kişi sayısı, 2011 itibarıyla yılda 10 milyon kişiye ulaştı (Özden ve Bekmen, 2015: 93). Ancak sistemin kritik yanı, destek sağlanan kişilerin tespit edilmesinin objektif kriterlere değil, takdir hakkına dayanmasıydı (Buğra ve Candaş, 2011: 522). Aytaç’a (2014: 1219) göre bu sistem iktidar partisinin seçimlerde en yoksulların desteğini alabilmesi için düzenlenmişti. Bahçe ve Köse (2018: 576) de AKP dönenimde yeni bir neoliberal refah rejiminin kurulduğuna işaret ederken yeni sistemin “seçici, enformel ve hak temelli olmayan bir refah rejimi” olduğunu vurguluyor. Yazarlar ayrıca Türkiye’de uygulanan ekonomi politikalarının kâr dışındaki gelirleri baskılayarak çalışanları sosyal yardımlara ve finansal sisteme daha bağımlı hale getirdiğinin altını çizmiştir (580).
AKP döneminde kurulan yeni refah rejimi yoksulların sosyal içerilmesini hedeflerken (Bozkurt, 2013), politize edilmiş bir sosyal politika sistemi kurmuştur (Eder, 2010). En yoksullar ve en dezavantajlı kesimler, AKP tarafından uygulanan kısmi refah devleti uygulamasından en çok yararlanan kesimler olmuştur (Özden, 2014: 168). Bu sistem sayesinde AKP, bir yandan yoksullardan marjinalleştirilmiş ve kayıtdışı çalışan işçilerden yaygın siyasi destek sağlarken, diğer yandan bu yeni refah rejimi, yukarıda açıklanan neoliberal projenin uygulanmasından doğabilecek hoşnutsuzlukların törpülenmesinde etkin olmuştur. Yeni kurulan kısmi refah rejimine ek olarak, yerel yönetimler aracılığıyla sağlanan yardımlar ve dinî temelli yardımseverlik kuruluşları da neoliberal popülist modelin tamamlayıcı unsurları olmuşlardır. Kısacası, AKP hükümetleri 2002’den beri neoliberal doğrultudan sapmasa da bu politikaların yaratacağı yıkıcı etkileri azaltabilecek bir refah rejimi geliştirmiştir. Sosyal yardım programlarına ek olarak örneğin neoliberal dönüşümün küçük çiftçiler ve işçileşen çiftçiler üzerindeki baskılarını azaltabilecek tarımsal sübvansiyon programları uygulanmıştır (Gürel vd. 2019). Sonuçta yeni refah rejimini oluşturan sosyal harcamaların Gayri Safi Yurtiçi Hasıla’ya (GSYH) oranı 2000 yılında % 7,5 iken 2016 yılında % 12,5’e yükselmiştir.[2] Bu oranı 1990’lı yıllarla karşılaştırdığımızda, 2016’da 1990’lara göre üç kattan fazla sosyal harcama yapıldığını görebiliriz. Yine 2015 yılında sosyal harcamalar, toplam genel kamu harcamalarının üçte birinden fazlasını oluşturuyor. Kişi başına yapılan sosyal harcamalarına bakıldığında ise, bu meblağın 2000’de 712 dolardan 2016 yılında 3.213 dolara geldiği görülür (OECD, 2019).
Türkiye’nin neoliberal popülizm deneyiminde ikinci önemli telafi edici mekanizma finansal içerilmedir. Finansal içerilme, literatürde farklı anlamlarda kullanılabilir (Güngen, 2018). Bu çalışmada, geniş toplum kesimlerinin, özellikle de daha önce bankacılık sistemi ile ilişkilenmemiş alt gelir gruplarının finansal sisteme dahil edilmeleri, finansal içerilme olarak kullanılıyor. Grafik 1 ve 2,[3] Türkiye’de 2001 krizinden sonra toplumun en alt gelirli kesimlerinin dahi finansal sisteme dahil edildiğini gösteriyor. Grafik 1’de geliri 0 ile 1.000 TL ve 0 ile 2.000 TL arasında olan borçluların sayıları yer alıyor. Geliri 0 ile 1.000 TL arasında olan borçluların sayısı 2001 ile 2013 yıllar arasında 8,2 kat artarak 3,8 milyon kişiye ulaştı. Geliri 0 ile 2.000 TL arasında olan kesime baktığımızda, 2005 ile 2013 arasında benzer bir hızlı artış gözlemleyebiliyoruz. Bu dönem

aynı zamanda neoliberal popülizmin yükselişte olduğu dönemdir. 2013, yoksulların borçlandırılması açsından bir dönüm noktasıdır. Bu tarihten sonra, birikim modelinin tıkanması nedeniyle finansal sistemin kapsayıcılığı azalmaya başlamıştır. 2017 yılında, geliri 0 ile 1.000 TL arasında olanların sayısındaki artış, devlet destekli kredi büyümesinin bir yansıması olarak görülebilir. 2018’de bu sayının sert bir şekilde düşmesi beklenmelidir.
Grafik 2’de, geliri 0 ile 2.000 TL arasında olanların toplam borçlulara oranı gösteriliyor. 2005 yılında %20 ile başlayan bu oran 2009 yılında üç buçuk kat artarak % 70’leri bulmuştur. Bu aynı zamanda Türkiye’de neoliberal popülizmin olgunlaştığı dönem olarak da görülebilir. Bu dönemde alt gelirli kesimler, toplam borçluların çoğunluğunu oluşturur. Bir anlamda hanehalkı borcunun artması, yoksulların borçlandırılmasına tekabül eder (Karaçimen, 2015). Grafik 2’de, 2008-2009 krizinden sonra duraklayan yoksul borçluların oranı 2013 sonrasında daha hızlı gerilemeye başlamıştır. Bu aynı zamanda, neoliberal popülizm modelinin de gerilemeye başladığı dönemdir.
Hanehalkı borçlanmasındaki bu hızlı artışı mümkün kılan birbiri ile bağlantılı üç önemli gelişme vardır. Bunlardan ilki, enflasyonun düşürülmesi, ikincisi bankacılık sisteminin dönüşümü, üçüncü de küresel ekonomik konjonktü rün etkisidir. Yukarıda değindiğim gibi, 2001 krizi sonrasında uygulanan re form programının bir parçası olan merkez bankasının hükümetten bağımsız-

laşması ve enflasyon hedeflemesi rejimi, AKP’nin uyguladığı neoliberal programın önemli bileşenlerinden biri idi. Faizlerin düşürülmesi ve bu sayede kamu kesimi borçlanma gereğinin azaltılması, bankacılık sistemi için yeni kâr arayışının temel dinamiklerinden biri oldu. Yine 2001’de yaşanan bankacılık krizi ertesinde uygulanan bankacılık reformu sonrasında oluşan yeni finansal sistemde bankalar giderek daha fazla düşük gelirli kesimlere de borç vermeye başladılar. Yoksulların finansal içerilmesindeki temel araç ise tüketici kredileridir (Karaçimen, 2014). Bu bağlamda, giderek yaygınlaşan hanehalkı borçluluğu, bir yandan neoliberal politikaların bir sonucudur, diğer yandan da gelirin artmadığı ortamda harcamaların artmasını mümkün kılan “özelleştirilmiş Keynesçiliğin” Türkiye’ye yansımasıdır. Son olarak, küresel ekonomik konjonktürün Türkiye gibi yükselen piyasalar kategorisinde yer alan ülkeler için olumlu seyretmesi, finansal içerilmeyi kolaylaştırıcı bir etki yapmıştır. Bunun temel nedeni olumlu uluslararası konjonktürde, yükselen piyasa ekonomilerinin daha düşük faizlerle uluslararası fonları kendi ülkelerine çekebilmeleridir. Düşük faizler ise, yoksulların finansal içerilmesi için anahtar işlevi görür.
Yukarıdaki grafiklere ek olarak iki veriye daha göz atmak, Türkiye’deki hanehalkı borçlanmasının ne kadar hızlı arttığını anlamaya yardımcı olabilir. Bunlardan ilki, hanehalkı borcunun GSYH’ye oranıdır. Bu oran 2000 yılının birinci çeyreğinde %2,5 iken 2013’ün dördüncü çeyreğinde % 19,6’ya ulaşmıştır (BİS, 2019). 2013 hanehalkı borcunun GSYH’ye oranı için de bir dönüm noktasıdır, 2013 son rasında yaşanan gerileme 2018’in üçüncü çeyreği itibariyle % 15,6 seviyesine gerilemiştir (TCMB, 2018: 8). İkinci veri ise hanehalkı borcunun harcanabilir gelirine oranıdır. Bu oran da 2002’de % 4,7’den 2013’te %53’e yükselmiştir (Güngen, 2018). Hanehalkı açısından borcun harcanabilir gelire oranı için de 2013 yılı bir dönüm noktasıdır, 2018’de bu oran %45 civarına gerilemiştir (TCMB, 2018: 8).
Kısacası, neoliberal popülist rejimin oluşumunda yeni kurulan kısmi refah rejimi yanında finansal içerilme mekanizmaları da etkili olmuştur. Daha önce kredi piyasasına erişimi olmayan geniş toplum kesimlerinin, özellikle de en yoksulların finans sistemi tarafından içerilmeleri, reel ücretlerin anlamlı bir şekilde artmadığı bir ortamda kısmi refah etkisi yaratır. Örneğin, Aydoğuş (2015: 6) tarafından imalat sanayii için yapılan hesaplamaya göre, “11 yıllık 2003-2013 döneminde net reel ücretlerde yalnızca %7,3 oranında artış meydana gelirken, işçi başına reel hasıladaki artış %34, GSYH’deki artış ise %60 olarak gerçekleşmiştir”. Orhangazi (2019: 344) ise 2002 ile 2017 arasında imalat sanayiinde reel ücret artışlarının oldukça sınırlı olduğunu, buna karşın emek verimliliğinin ücretlere göre çok daha hızlı arttığını gözlemlemiştir. Bir başka ifadeyle neoliberal popülizmin yükseliş döneminde imalat sanayiinde reel ücretlerde anlamlı bir artış gerçekleşmemiş, buna karşın emek verimliliği ile reel ücretler arasındaki makas ilki lehine dramatik bir şekilde açılmıştır. TCMB bünyesinde Akgündüz ve arkadaşları (2018) tarafından yapılan bir çalışmanın bulguları da yukarıdaki gözlemleri teyit eder. Bu çalışmaya göre 2009 yılı baz alındığında 2009 birinci çeyrek ile 2017 dördüncü çeyrek arasında reel birim ücretler sadece imalat sanayiinde değil, hizmetler ve inşaat sektörlerinde de geriler. Gerçekten de bir ekonomide uzunca bir süredir reel ücretler anlamlı bir şekilde artmıyorsa, yüksek işsizlik oranı yapısallaşmışsa ve özelleştirmeler nedeniyle kamu hizmetleri pahalılaşıyorsa, borçlanma geniş toplum kesimleri için kişisel bir tercih değil, bir zorunluluk haline geliyordur (Akçay, 2018c). Özellikle yoksulların borçlandırılması, aynı zamanda bir sosyal disiplin aracı olarak da işlev görür (Dağdeviren vd. 2019). Artan borçlanma, yoksulların kaderini piyasanın işleyişine ve faiz oranının değişimine daha fazla duyarlı hale getirir, bu ise siyasi istikrar talebinin artmasına neden olur. Dolayısıyla yoksulların borçlandırılması, ekonomik istikrarın bozulmaması için siyasi istikrarın sürdürülmesi düşüncesinin yaygınlaşmasına neden olmuştur. Bu ise, iktidar olan partiye büyük avantaj sağlayan bir mekanizma haline gelmiştir.
- Sermayenin İç Savaşi ve ÖtesiMuharebenin Düğümü: Para Politikası - 8 Kasım 2021
- Türkiye’de neoliberal popülizm, otoriterleşme ve kriz - 26 Eylül 2019















