back to top
Ana Sayfa Haber Türkiye’de Gazetecilik Cezaevinde: Bir Haftada Tutuklama, İtiraz Reddi Ve Hapishaneden Gelen Hak...

Türkiye’de Gazetecilik Cezaevinde: Bir Haftada Tutuklama, İtiraz Reddi Ve Hapishaneden Gelen Hak İhlali Tanıklıkları

19–26 Eylül haftası, Türkiye’de gazeteciler açısından yalnızca yeni tutuklamaların değil, tutukluluğun bir soruşturma aracı olmaktan çıkıp başlı başına cezalandırma biçimine dönüştüğü yönündeki tartışmaların da büyüdüğü bir dönem oldu. Nadiye Gürbüz’ün yedi aydır cezaevinde tutulmaya devam edilmesi, Tuğba Tekerek’in tek bir haber nedeniyle tutuklanması ve itirazının reddedilmesi, Selahattin Günday’ın ilk itirazı sonuçlanmadan ikinci kez tutuklanması, Ahmet Polad’ın ağır sağlık sorunlarına rağmen cezaevinde tutulması ve eski gazeteci Osman Arslan’ın yeni bir dosyada tutuklanması, Türkiye’de basın özgürlüğü ile ceza adaleti arasındaki gerilimi yeniden gündemin merkezine taşıdı.

19 Eylül’den 26 Eylül’e kadar geçen bir haftada Türkiye’de cezaevindeki gazeteciler açısından birbirinden farklı dosyalar aynı noktada birleşti: Haber, yayın, sosyal medya paylaşımı ya da yıllar önce yapılmış bir gazetecilik faaliyeti, ceza soruşturmalarının merkezine yerleştirildi.

Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın 17 Eylül tarihli güncel listesinde gazetecilik faaliyeti nedeniyle cezaevinde bulunan 13 gazeteci ve medya çalışanı yer alıyordu. Listede Ali Ünal, Erdal Süsem, Erol Zavar, Hatice Duman, Hüseyin Aykan, İrem Delice, Mehmet Baransu, Merdan Yanardağ, Mustafa Gök, Nadiye Gürbüz, Sami Tunca, Selahattin Günday ve Tuğba Tekerek bulunuyordu. Ancak bu listenin yayımlanmasından sonra 21 Eylül’de eski gazeteci Osman Arslan da tutuklandı. Aynı dönemde Pınar Gayıp ve Elif Bayburt ise ilk duruşmalarında tahliye edilmişti.

Dolayısıyla haftanın bilançosu yalnızca “kaç gazeteci cezaevinde?” sorusuyla ölçülemeyecek kadar ağır bir tablo ortaya koydu. Bir tarafta tahliyeler gerçekleşirken başka gazeteciler hakkında yeni tutuklama kararları verildi; bazı dosyalarda ise tutukluluk, henüz hüküm kurulmadan aylarca sürdü.

Nadiye Gürbüz Yedi Ayın Ardından Hâlâ Cezaevinde

ETHA editörü Nadiye Gürbüz, 5 Şubat’ta düzenlenen operasyonun ardından tutuklanan gazeteciler arasında bulunuyor. Pınar Gayıp ve Elif Bayburt ile birlikte gözaltına alınan Gürbüz, “örgüt üyeliği” suçlamasıyla yargılanıyor.

Gürbüz, 15 Eylül’de İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesi’nde ilk kez hâkim karşısına çıktı. Duruşmada gizli tanık SEGBİS üzerinden dinlendi. Mahkeme, iddianamede yer alan dokuz itirafçı tanığın tamamının henüz dinlenmemiş olmasını gerekçe göstererek Gürbüz’ün tutukluluğunun devamına karar verdi.

Bir sonraki duruşma 8 Aralık’a bırakıldı. Böylece yedi aydan uzun süredir tutuklu bulunan bir gazeteci, henüz hüküm kurulmadan üç ay daha cezaevinde tutulmaya devam edecek.

Dosyanın dikkat çeken noktalarından biri, savcılığın gazetecilerin ETHA’da çalışmasını ve bazı kamusal etkinliklere katılmasını örgüt üyeliği suçlamasının dayanakları arasında göstermesi. CPJ’nin incelediği iddianamelere göre üç gazeteci de MLKP üyesi olmadıklarını mahkemede ifade etti.

Uluslararası gazetecilik örgütü CPJ, Gürbüz’ün serbest bırakılması çağrısında bulunurken, gazetecilik faaliyetlerinin suç delili olarak kullanılmasına son verilmesini istedi.

Tek Bir Haber Nedeniyle Tutuklama, Ardından İtirazın Reddi

Haftanın bir başka önemli dosyası gazeteci Tuğba Tekerek oldu.

Yaklaşık 20 yıllık gazeteci olan Tekerek, Kaos GL için iki yıl önce Gürcistan’daki seçimler öncesinde LGBTİ+’ların durumunu konu alan bir haber hazırladı. 13 Eylül’ü 14 Eylül’e bağlayan gece gözaltına alınan Tekerek, Ankara’ya götürüldü ve 15 Eylül’de “müstehcenlik” suçlamasıyla tutuklandı.

Tekerek, ifadesinde Kaos GL’nin üyesi, çalışanı, gönüllüsü veya yöneticisi olmadığını, kurumla ilişkisinin söz konusu haberle sınırlı olduğunu söyledi. Polis tarafından ise Kaos GL’nin Instagram hesabının yöneticisi olduğu iddiası ileri sürüldü.

MLSA Hukuk Birimi 21 Eylül’de tutukluluğa itiraz etti. Dilekçede Tekerek’in Kaos GL ile kurumsal, yönetsel veya gönüllülük bağı bulunmadığı, soruşturmaya konu edilen haberin gazetecilik faaliyeti kapsamında olduğu ve tutuklama kararının teknik takip verisi veya somut delile dayanmadığı savunuldu.

Ancak Ankara 10. Asliye Ceza Mahkemesi 25 Eylül’de itirazı reddetti ve 15 Eylül tarihli tutuklama kararını yerinde buldu.

Böylece Tekerek’in henüz iddianamesi dahi hazırlanmamışken cezaevinde tutulması devam etti.

Sincan’dan Gelen Mektup: Gazetecilik B1 Koğuşunda Sürüyor

Tekerek’in cezaevi koşullarına ilişkin en somut bilgiler ise 22 Eylül tarihli mektubundan geldi.

Sincan Kadın Kapalı Cezaevi B1 Koğuşu’ndan Apaçık Radyo’ya gönderdiği mektupta, dışarıdaki meslektaşlarına seslenen Tekerek, artık programını stüdyodan değil cezaevinden takip ettiğini belirtti.

24 Eylül’de yayımlanan Açık Gazete programında Türkiye Gazeteciler Sendikası Genel Sekreteri Banu Tuna da Tekerek’in tutukluluğunu ve cezaevi koşullarını değerlendirdi.

Tekerek’in mektubu, tutukluluğun yalnızca mahkeme salonlarında değil, gazetecinin gündelik yaşamında da nasıl bir kopuş yarattığını gösteren kişisel bir belgeye dönüştü.

Bir gazeteci, haber yaptığı için cezaevine konulduğunda artık yalnızca özgürlüğünü değil, çalışma alanını, mesleki araçlarını, dinleyicisiyle ve okuruyla doğrudan ilişkisini de kaybediyor.

Sincan Cezaevi’nde Kötü Muamele Ve Sağlık Sorunu İddiaları

24 Eylül’de DEM Parti İstanbul Milletvekili Özgül Saki’nin Sincan Cezaevi’ne gerçekleştirdiği ziyaret ise Tekerek’in içinde bulunduğu koşullara ilişkin yeni iddiaları gündeme taşıdı.

Saki, “Ailem Güvende” operasyonları kapsamında tutuklanan kişilerle ve gazeteci Tuğba Tekerek’le görüştüğünü açıkladı. Sincan L4 Cezaevi’nde tutulan bazı mahpusların ilk 48 saat içinde ayrımcı uygulamalar, kötü muamele ve işkence iddialarıyla karşılaştığını belirtti.

Saki ayrıca hijyen koşullarının yetersiz olduğunu, temizlik malzemelerine erişimde güçlük yaşandığını ve sağlık hizmetlerinde gecikmeler bulunduğunu aktardı.

Kadın kapalı cezaevindeki bazı tutukluların yerde, beton üzerinde yatmak zorunda bırakıldığını da ileri sürdü.

Bu iddialar cezaevi idaresinin doğrulanmış tespitleri olarak değil, cezaevine gerçekleştirilen bir milletvekili ziyareti sonrasında kamuoyuna aktarılan tanıklıklar olarak kayda geçti. Ancak iddiaların niteliği, Adalet Bakanlığı ve cezaevi yönetimlerinin açıklama yapmasını gerektirecek ağırlıkta.

Selahattin Günday Dosyasında “İkinci Tutuklama” Tartışması

Haftanın hukuk açısından en çarpıcı dosyalarından biri gazeteci Selahattin Günday’ın tutukluluğu oldu.

Günday, 2011 yılında eski MİT mensubu Kaşif Kozinoğlu’nun adliyeye gelişine ilişkin görüntüleri haberleştirdiği gerekçesiyle yeniden açılan soruşturma kapsamında 10 Eylül’de gözaltına alındı ve 12 Eylül’de tutuklandı.

Avukatları, suçlama konusu görüntünün Günday tarafından çekilmediğini, isnat edilen eylemin tarihinin yanlış olduğunu ve suçlama bakımından zamanaşımının dolduğunu savundu.

Daha da önemlisi, avukatların ilk tutuklama kararına itirazının sonucu beklenirken Günday hakkında bu kez “suç işlemek amacıyla örgüt kurma” suçlamasıyla ikinci bir tutuklama kararı verildi.

İkinci karar, kamuoyunda “yedek tutuklama” tartışmasını beraberinde getirdi. Avukatlar, Günday’a yeni suçlama kapsamında ne kollukta ne savcılıkta ifade alındığını ve hangi örgütü kurduğu ya da yönettiğine ilişkin somut delil gösterilmediğini belirtti.

22 Eylül’de Günday’ın ikinci tutukluluğuna yapılan itiraz da reddedildi.

Silivri’den Günday: “Ben Gazeteciyim”

23 Eylül’de avukatları aracılığıyla Silivri 1 No’lu L Tipi Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’ndan açıklama yapan Günday, tutukluluk sürecine ilişkin ağır eleştiriler yöneltti.

Günday, 13 gün önce özgürlüğünün elinden alındığını ve “haksız, hukuksuz” ve kendisinin ifadesiyle “düşmanca” bir muameleye maruz kaldığını söyledi.

Hakimlik sorgusunda üç avukatı bulunmasına rağmen barodan görevlendirilen ve tanımadığı bir avukatla beyanının alınmak istendiğini de aktaran Günday, kendi avukatlarının sürece müdahale etmesiyle durumun değiştiğini belirtti.

Günday’ın dosyası, özellikle tutuklamanın gerekçesinin sonradan genişletilmesi, ikinci tutuklama kararının ilk itiraz henüz sonuçlanmadan verilmesi ve yeni suçlama bakımından somut delil tartışması nedeniyle hukuk çevrelerinde dikkat çekti.

CPJ de ilk tutuklama sırasında, 2011’deki gazetecilik faaliyetinin yıllar sonra yeniden ceza soruşturmasının konusu yapılmasını eleştirmiş ve Günday’ın serbest bırakılması çağrısında bulunmuştu.

Osman Arslan: 2011 Görüntülerinin Ardından 15 Yıl Sonra Tutuklama

21 Eylül’de aynı soruşturma kapsamında eski Cihan Haber Ajansı muhabiri Osman Arslan da tutuklandı.

Arslan, Kaşif Kozinoğlu’nun 2011’de Beşiktaş Adliyesi’ne geliş görüntülerini kaydeden ve yayımlayan gazeteciler arasında gösteriliyor.

Arslan hakkında “yasaklanan bilgileri siyasal veya askerî casusluk maksadıyla açıklama” ve “suç örgütü kapsamında faaliyette bulunma” suçlamalarıyla tutuklama kararı verildi.

Dosyanın dikkat çeken yönü, gazetecilik faaliyetinin üzerinden yaklaşık 15 yıl geçtikten sonra soruşturmanın yeniden açılması ve bu soruşturma kapsamında gazetecilerin cezaevine gönderilmesi.

Böylece 19–26 Eylül haftasında Selahattin Günday’ın ikinci tutukluluğu ile Osman Arslan’ın tutuklanması aynı soruşturmanın iki ayrı gazeteci dosyasını cezaevine taşıdı.

Ahmet Polad: Sekiz Aylık Esaretin Ardından Türkiye’de Cezaevi

Haftanın en ağır insani boyut taşıyan dosyalarından biri ise Ahmet Polad oldu.

Mehmet Nizam Aslan adıyla da bilinen Polad, 19 Ocak 2026’da Suriye’nin Rakka kentinde haber takibi yaptığı sırada Alman gazeteci Eva Maria Michelmann ile birlikte kaçırıldı. Michelmann 19 Haziran’da serbest bırakılırken Polad aylarca Suriye’de tutuldu.

Polad 8 Eylül’de Türkiye’ye getirildi ve 11 Eylül’de İstanbul’da tutuklandı. Daha sonra Metris Cezaevi’nden Silivri 6 No’lu Cezaevi’ne sevk edildi.

CPJ, 18 Eylül’de Polad’ın sağlık durumunun son derece kötü olduğunu ve acil tıbbi tedaviye ihtiyaç duyduğunu açıkladı.

Avukatı Özlem Gümüştaş’ın aktardığı bilgilere göre Polad, Suriye’de tutulduğu dönemde ağır kötü muameleye maruz kaldığını, açlık grevleri yaptığını ve ciddi sağlık sorunları yaşadığını belirtti.

CPJ’ye göre Polad’ın Suriye’deki kötü muamele iddiaları bağımsız olarak doğrulanmış değil. Ancak avukatının aktardığı sağlık sorunları nedeniyle gazetecilik örgütü Türkiye’nin Polad’ı cezaevinde tutmak yerine derhal serbest bırakıp tedaviye erişimini sağlaması çağrısında bulundu.

Bir Gazetecinin Cezaevi Öncesi Ve Sonrası Arasında Kalan Sağlığı

Polad dosyasını diğer gazeteci tutuklamalarından ayıran nokta, Türkiye’ye getirildiğinde zaten ağır sağlık sorunları bulunduğuna ilişkin avukat ve uluslararası gazetecilik örgütü açıklamalarının olması.

Avukat Gümüştaş, Polad’ın Türkiye’ye getirildikten sonra kısa süreli bir tıbbi müdahalenin ardından tutuklandığını, ancak daha kapsamlı tedaviye ihtiyaç duyduğunu söyledi.

Polad’ın cezaevine gönderilmesiyle birlikte tartışma yalnızca “gazetecilik faaliyeti suç olabilir mi?” sorusuna değil, ağır sağlık sorunları bulunan bir tutuklunun hangi koşullarda cezaevinde tutulabileceği sorusuna da taşındı.

Pınar Gayıp Ve Elif Bayburt Tahliye Edildi, Ancak Dosyalar Devam Ediyor

Haftaya girilirken önemli bir başka gelişme de Pınar Gayıp ve Elif Bayburt’un tahliyeleri oldu.

Yedi aydan uzun süre tutuklu kalan Gayıp, 14 Eylül’deki ilk duruşmasında tahliye edildi. Elif Bayburt ise 17 Eylül’deki ilk duruşmasında serbest bırakıldı.

Ancak her iki dosyada da dikkat çeken bir ayrıntı ortaya çıktı.

Gayıp’ın dosyasında iddianamede ifadesine yer verilen tanıklardan Mustafa Tezel, mahkemede kendisine atfedilen ifadeyi vermediğini ve Gayıp’ı tanımadığını söyledi.

Bayburt’un dosyasında ise haber içerikleri, gizli tanık beyanları, sosyal medya paylaşımları ve MASAK raporu delil olarak gösterilirken iddianamede adı bulunan tanıklar duruşmaya gelmedi.

Her iki gazetecinin de tahliye edilmesi, yargılamaların sona erdiği anlamına gelmiyor. Gayıp ve Bayburt davaları tutuksuz olarak devam ediyor.

Bu dosyalarda ortaya çıkan tablo, tutuklamanın daha sonra tahliye kararıyla sona ermesinin, aylarca özgürlüğünden mahrum bırakılan gazetecinin yaşadığı hak kaybını kendiliğinden ortadan kaldırmadığını gösteriyor.

İddianamelerde Haberlerin Delile Dönüşmesi

MLSA’nın 14 Eylül haftasına ilişkin dava izleme raporunda izlenen beş duruşmanın tamamında haber içerikleri ve haber notlarının delil olarak gösterildiği, dört dosyada ise gizli tanık veya itirafçı beyanlarının bulunduğu belirtildi.

Aynı raporda duruşmaların tamamının mahkemelerin iş yükü nedeniyle geç başladığı kaydedildi.

21 Eylül haftasına ilişkin MLSA raporunda ise Ankara, İstanbul ve Diyarbakır’da 11 duruşmanın izlendiği, toplam 50 kişinin yargılandığı ve dokuzunun gazeteci olduğu belirtildi.

Raporda küçük ve havasız salonlar, tarafların beyanlarının yeterince duyulamaması, gözlemcilerin duruşmalara girişinin engellenmesi ve yoğun kolluk önlemleri gibi adil yargılanma hakkı bakımından sorun oluşturabilecek uygulamalara dikkat çekildi.

Bir tanığın soruşturma aşamasındaki ifadesinin baskı altında alındığını mahkeme önünde söylemesi ise haftanın en dikkat çekici adli gelişmelerinden biri oldu.

Cezaevindeki Gazetecilerin Listesi Neden Sürekli Değişiyor?

Türkiye’de cezaevindeki gazetecilerin sayısı konusunda farklı kurumların farklı listeler yayımlamasının temel nedeni, “gazeteci” ve “cezaevindeki gazeteci” tanımlarının aynı olmaması.

TGS, gazetecilik faaliyeti nedeniyle özgürlüğünden mahrum bırakılan tutuklu ve hükümlüleri esas alıyor. Expression Interrupted ise daha geniş bir tarihsel liste kullanıyor ve geçmiş yıllardan bu yana cezaevinde bulunan isimleri de izliyor.

MLSA’nın listesi ise kendi hukuki destek verdiği ve izlediği dosyalar üzerinden şekilleniyor.

Bu nedenle yalnızca tek bir listeye dayanarak “Türkiye’de şu kadar gazeteci tutuklu” demek yerine, hangi kurumun hangi yöntemi kullandığını belirtmek daha doğru.

Ancak sayı tartışmasının ötesinde ortaklaşan başka bir gerçek var: Türkiye’de gazeteciler hakkında yürütülen çok sayıda soruşturmada haber, sosyal medya paylaşımı, röportaj, mesleki ilişki ve haber kaynağıyla temas gibi gazeteciliğin olağan unsurları ceza dosyalarının içerisine taşınıyor.

Bir Haftanın Bilançosu: Cezaevinde Haber Yazılıyor, Dışarıda Haber Susturuluyor

19–26 Eylül haftasının ortaya koyduğu tablo, yalnızca birkaç gazetecinin kişisel hukuk mücadelesinden ibaret değil.

Nadiye Gürbüz, yedi aydan uzun süren tutukluluğun ardından hâlâ cezaevinde. Tuğba Tekerek, hakkında iddianame bile bulunmadan tutuklu ve tutukluluğuna yapılan itiraz reddedilmiş durumda. Selahattin Günday, ilk tutuklama kararına itirazı sonuçlanmadan ikinci kez tutuklandı ve bu karara yapılan itiraz da reddedildi. Osman Arslan, 2011’deki bir gazetecilik faaliyetiyle bağlantılı soruşturma kapsamında cezaevine gönderildi. Ahmet Polad ise aylarca Suriye’de tutulduktan sonra Türkiye’ye getirildiğinde ciddi sağlık sorunları bulunduğu belirtilmesine rağmen tutuklandı.

Öte yandan Pınar Gayıp ve Elif Bayburt’un ilk duruşmalarında tahliye edilmesi, yargılamalarda tutuklamanın zorunlu bir sonuç olmadığını da gösterdi.

Bütün bu dosyaların ortak noktasında ise gazeteciliğin kendisinin suçlama malzemesine dönüşmesi tartışması bulunuyor.

Bir gazetecinin haber yapması, bir röportaj gerçekleştirmesi, bir sosyal medya paylaşımında bulunması, bir gösteriyi izlemesi veya başka bir gazetecinin haberini takip etmesi, demokratik toplumlarda mesleğin olağan parçalarıdır. Türkiye’de ise son haftalarda görülen dosyalar, bu olağan gazetecilik faaliyetlerinin ceza soruşturmalarında suç delili olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği sorusunu yeniden ve daha sert biçimde gündeme getiriyor.

Hapishane kapısının ardında tutulan yalnızca gazeteci değil; onun haberini bekleyen okur, dinleyici ve izleyicinin bilgiye erişim hakkı da.

Çünkü gazetecinin özgürlüğünün sınırlandığı yerde, toplumun haber alma hakkının sınırları da daralıyor.


  • TB / ANKA, DW, Cumhuriyet, Sözcü, Medyascope, Artı Gerçek