back to top
Ana Sayfa Haber Kuyu Tipi Cezaevleri: Güneşin Bile Ulaşamadığı Tecrit

Kuyu Tipi Cezaevleri: Güneşin Bile Ulaşamadığı Tecrit

FAYN’dan Tuğba Özer’in haberine göre Türkiye’de “kuyu tipi” olarak anılan S, Y ve yüksek güvenlikli cezaevlerinde mahpuslar günün 22,5-23 saatini güneş ışığından ve toplumsal temastan büyük ölçüde yoksun geçiriyor. Yüksek duvarlar, yoğun tel örgüler, sürekli kamera gözetimi ve sınırlı havalandırma süreleriyle tanımlanan sistem, insan hakları savunucularına göre uzun süreli izolasyon ve kötü muamele tartışmasını yeniden gündeme getiriyor. Adalet Bakanlığı verilerine göre Türkiye’de bu kapsamda 41 ceza infaz kurumu bulunuyor.

Türkiye’de cezaevleri uzun yıllardır yalnızca mahpusların tutulduğu mekânlar olarak değil, devletin cezalandırma anlayışının da somutlaştığı yapılar olarak tartışılıyor. F tipi cezaevleriyle başlayan yoğun tecrit uygulamalarının ardından 2016’dan itibaren yaygınlaşan yüksek güvenlikli, S ve Y tipi cezaevleri ise bugün “kuyu tipi” adıyla anılıyor.

FAYN’da yayımlanan Tuğba Özer imzalı “Güneşin girmediği ‘kuyu tipi’ Silivri’den bile soğuk” başlıklı çalışma, bu cezaevlerinin mimarisini, mahpusların yaşadığı izolasyonu ve uygulamanın insan hakları açısından yarattığı tartışmaları farklı tanıklıklar üzerinden ele alıyor.

F Tipinden Kuyu Tipine Uzanan Tecrit

Kuyu tipi cezaevlerinin arka planı, 2000 yılında açılan F tipi cezaevlerine kadar uzanıyor. Bir ve üç kişilik oda sistemine dayanan F tipi model, özellikle siyasi mahpuslar tarafından “tecrit” uygulaması olarak eleştirilmişti. 19 Aralık 2000’de 20 cezaevinde düzenlenen ve resmi adı “Hayata Dönüş Operasyonu” olan operasyonla açlık grevleri ve ölüm oruçları sonlandırılmaya çalışıldı. Resmi rakamlara göre operasyonlarda toplam 30 kişi yaşamını yitirdi; Bayrampaşa Cezaevi’ndeki operasyonda ise 12 kişi öldü.

F tipi cezaevleri tamamen ortadan kalkmadı. Ancak 2016’dan itibaren, benzer tecrit mantığının daha yüksek güvenlik uygulamalarıyla birleştiği yeni cezaevi modelleri devreye girdi. Yüksek Güvenlikli Kapalı Cezaevleri ile S ve Y tipi cezaevleri bu dönemde yaygınlaştı. İlk yüksek güvenlikli cezaevleri 2016’da Elazığ ve Van’da açılırken, ilk S tipi cezaevi 2020’de Iğdır’da, ilk Y tipi cezaevi ise 2022’de Antalya’da açıldı.

Bu yapıların başlangıçta ağırlıklı olarak 15 Temmuz darbe girişimi davalarından hüküm giyenler ile ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alan hükümlüler için tasarlandığı belirtilmişti. Ancak FAYN’ın aktardığı tablo, zaman içinde gazetecilerden sanatçılara, siyasetçilerden kamuoyunca tanınan başka isimlere kadar farklı kesimlerden tutuklu ve hükümlülerin de bu cezaevlerine gönderildiğini gösteriyor.

Adalet Bakanlığı’nın güncel verilerine göre Türkiye’de 7 S tipi, 12 Y tipi ve 22 yüksek güvenlikli olmak üzere toplam 41 ceza infaz kurumu bulunuyor.

Gökyüzünün Kesildiği Mekânlar

“Kuyu” benzetmesinin kaynağı yalnızca cezaevlerinin yüksek güvenlikli olması değil, mahpusların günlük yaşamını kuşatan mimari.

FAYN’ın aktardığı bilgilere göre hücre pencerelerinde demir parmaklıkların yanı sıra yoğun dokulu tel örgüler bulunuyor. Bu yapı gökyüzünün görülmesini güçleştirirken güneş ışığının hücrelere ulaşmasını da engelliyor. Tek kişilik hücreler banyo, tuvalet ve mutfak tezgâhıyla birlikte yaklaşık 12-13 metrekare; üç kişilik hücreler ise yaklaşık 20 metrekare büyüklüğünde.

Daha çarpıcı olan ise hücrelerin doğrudan bir havalandırma alanına açılmaması. Mahpuslar gardiyanlar tarafından hücrelerinden çıkarılarak başka bir noktadaki havalandırma alanlarına götürülüyor. Bu alanların çevresindeki yüksek duvarlar gökyüzüyle teması büyük ölçüde kesiyor.

Sonuç olarak mahpusların günlerinin 22,5-23 saati, güneş ışığının ulaşmadığı hücrelerde geçiyor; havalandırma süresi ise günde yalnızca 1-1,5 saat ile sınırlı kalıyor.

Komedyen Deniz Göktaş, Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde geçirdiği ilk ayın ardından bu durumu “güneşsizlik, havasızlık ve sosyal izolasyon” üzerinden tarif ediyor. Göktaş, 7 metre yüksekliğindeki duvarlarla çevrili havalandırma alanında güneş ışığının yüzüne ulaşması için adeta güneşle “köşe kapmaca” oynamak zorunda kaldığını anlatıyor.

Bu anlatımların ortak noktası, tecridin yalnızca “kaç kişinin aynı hücrede kaldığı” üzerinden ölçülemeyeceğini gösteriyor. Mesele, insanın güneş, gökyüzü, hava, ses ve başka insanlarla kurduğu ilişkinin sistematik biçimde daraltılması.

Cezaevinde İnsan Yerine Bir “Makine Parçası”

FAYN’ın görüştüğü Okan Danacı’nın deneyimi, mimarinin mahpus üzerindeki etkisini daha görünür hale getiriyor.

2025 yılının ocak ayında siyasi bir dava nedeniyle tutuklanan Danacı, yaklaşık bir ay Marmara Kapalı Cezaevi’nde kaldıktan sonra gerekçe gösterilmeden Sincan 2 No’lu Yüksek Güvenlikli Cezaevi’ne sevk edildi. Burada beş ay tutuklu kaldıktan sonra tahliye edildi. Danacı, ailesinin Kocaeli’de yaşamasına ve davasının İstanbul’da devam etmesine rağmen Ankara’ya gönderilmesini “sürgün” olarak nitelendiriyor; sevkin ailesi ve avukatlarıyla görüşmesini de güçleştirdiğini anlatıyor.

Sinem Dedetaş

Danacı açısından “kuyu tipi” ifadesi bu nedenle yalnızca mimariyi tanımlamıyor. Ona göre kavram aynı zamanda ağır tecrit, yalıtılmışlık ve mahpusun yaşamını yalnızlık üzerine kuran bir infaz rejimini ifade ediyor.

Günlük yaşamın mekanikleşmesi ise bu sistemin bir başka boyutu.

Hücredeki diyafon üzerinden verilen komutlarla mahpus dışarı çıkarılıyor, işlemleri yapılıyor ve tekrar hücresine gönderiliyor. Danacı, aynı döngünün gün içinde defalarca tekrarlanmasının kişide “insan değil, makinenin parçası” olduğu hissini yaratabildiğini anlatıyor. Sürekli “çık, git, dön, bekle” komutlarıyla hareket eden bir bedenin zamanla kendi iradesini ve öznel varlığını yitirdiği duygusuna kapılabileceğini belirtiyor.

Bu anlatı, tecrit tartışmasını mimarinin ötesine taşıyor: Amaç yalnızca insanı bir yerde tutmak mı, yoksa insanın sosyal ve psikolojik varlığını da mümkün olduğunca küçültmek mi?

Yalnızlığın Cezaya Dönüşmesi

Danacı’nın anlatımında en ağır unsur dört duvarın kendisinden çok, bu duvarların içinde tekrar tekrar yaşanan yalnızlık.

Uzun süre boyunca başka insanlarla konuşamamanın, fiziksel temas kuramamanın ve gündelik sosyal uyaranlardan uzak kalmanın mahpuslar üzerinde stres, depresyon ve davranış değişiklikleri yaratabildiğini belirtiyor. Bazı mahpusların insan sesini unutmamak için kendi kendilerine kitap okuduklarını, şarkı ve türkü söylediklerini, gördükleri nesnelerle konuştuklarını ve sürekli ezber yaptıklarını anlatıyor.

Burada cezanın niteliği konusunda temel bir soru ortaya çıkıyor.

Bir mahpus özgürlüğünden yoksun bırakıldığında zaten ağır bir yaptırım altındadır. Ancak bunun üzerine güneş ışığına, gökyüzüne, sosyal ilişkilere ve insan temasına erişimin uzun süreli biçimde sınırlandırılması, cezanın kendisini başka bir boyuta taşıyor.

Kuyu tipi cezaevlerine ilişkin tartışmanın merkezinde tam da bu nedenle tecrit ile cezalandırma arasındaki sınır bulunuyor.

Danacı, bugün komedyenlerden gazetecilere, sanatçılardan siyasetçilere kadar farklı toplumsal kesimlerden insanların bu cezaevlerine gönderilmesini de ayrıca eleştiriyor. Ona göre sistem yalnızca bireyi cezalandırmıyor; aynı zamanda topluma “itiraz ederseniz sizi bekleyen yer burası” mesajı veriyor.

Bu yorum, cezaevlerini yalnızca adli infaz kurumları olarak değil, topluma yönelik bir disiplin ve caydırma mekanizması olarak değerlendiren daha geniş bir tartışmanın da kapısını açıyor.

İnsan Hakları Açısından Kritik Eşik

Türkiye İnsan Hakları Vakfı Başkanı Metin Bakkalcı, FAYN’a yaptığı değerlendirmede kuyu tipi olarak adlandırılan yüksek güvenlikli cezaevlerinin Birleşmiş Milletler’in Nelson Mandela Kuralları olarak bilinen Mahpusların Islahı İçin Asgari Standart Kuralları ile bağdaşmadığını savunuyor.

Bakkalcı’nın temel itirazı, insanın fiziksel, ruhsal ve sosyal bir bütün olduğu fikrine dayanıyor. Ona göre uzun süreli ve kesintisiz izolasyon, kişinin ihtiyaç duyduğu dış ve sosyal uyaranları ortadan kaldırarak geri dönüşü mümkün olmayan fiziksel ve ruhsal tahribatlara yol açabilir.

Bakkalcı ayrıca Birleşmiş Milletler İşkenceye Karşı Komite’nin Türkiye incelemesinde yüksek güvenlikli hapishanelere özel olarak değindiğini aktarıyor. Buna göre komite, S ve Y tipi cezaevlerindeki uygulamaları uzun süreli kapatılma ve kötü muamele bağlamında değerlendirmiş ve uygulamanın değiştirilmesini istemiş.

Bu iddianın kendisi, Türkiye’deki yüksek güvenlikli cezaevlerinin yalnızca iç hukuk açısından değil, uluslararası insan hakları standartları bakımından da değerlendirilmesi gerektiğine işaret ediyor.

“Kuyunun Dibindeki Tabutluk”

Kuyu tipi cezaevlerinin fiziksel koşullarına ilişkin en çarpıcı anlatımlardan biri, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun avukatı Mehmet Pehlivan’ın İBB davasındaki savunmasında yaptığı tanımlama.

Pehlivan, Çorlu Yüksek Güvenlikli Cezaevi’ndeki avlunun yaklaşık beş metre genişliğinde, çevresindeki duvarların ise 13 metre yüksekliğinde olduğunu belirterek kendisini sürekli kuyunun dibindeymiş gibi hissettiğini anlatmıştı. Akşam olduğunda ise bu kuyunun kapağının kapatıldığı duygusunu yaşadığını söylemişti.

Buca Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde kalan 78 yaşındaki ağır hasta tutuklu Mehmet Güvel ise koşulları “tecridin en yoğun olduğu” bir sistem olarak tarif ediyor; güneşten, gökyüzünden, havadan ve insan sesinden mahrum kaldıklarını söylüyor.

Deniz Göktaş

Bir başka mahpusun mektubunda ise özellikle alt katlardaki koşullar anlatılıyor. Yüksek duvarlar ve tel örgüler nedeniyle gökyüzünün yalnızca ince bir çizgi halinde görülebildiği, bazı bölümlere güneşin hiç ulaşmadığı belirtiliyor. Mahpus bu durumu “kafes hayvanı” muamelesi olarak tanımlıyor.

Tecrit Ölümle Sonuçlandığında

Kuyu tipi cezaevlerinin koşullarına yönelik itirazlar yalnızca açıklamalar ve hukuki başvurularla sınırlı değil. FAYN’ın haberine göre çok sayıda mahpus cezaevlerinin değiştirilmesi ve kuyu tipi uygulamasının sonlandırılması talebiyle açlık grevlerine başladı.

Antalya Yüksek Güvenlikli Cezaevi’nde tutulan Gürkan Türkoğlu, Hüseyin Özen ve Tahsin Sağaltıcı’nın başlattığı açlık grevi bunlardan biri oldu. 266 gün boyunca açlık grevi yapan Türkoğlu, 13 Nisan’da Antalya Şehir Hastanesi’ne sevk edildi ve 5 Temmuz’da yaşamını yitirdi. Özen ve Sağaltıcı ise daha sonra Antalya L Tipi Cezaevi’ne nakledildi.

Avukat Naim Eminoğlu’nun verdiği bilgilere göre Özen uzun süreli açlığa bağlı sinir hasarı nedeniyle ağrı ve yanma yaşarken, Sağaltıcı denge ve yürüme sorunlarıyla karşı karşıya. Her ikisinin de yanlarında sağlıklı bir refakatçiye ihtiyaç duyduğu, ancak bu talebin karşılanmadığı belirtiliyor.

Bu noktada mesele artık yalnızca cezaevi mimarisi tartışması olmaktan çıkıyor.

Bir infaz rejiminin insan sağlığı üzerinde ağır ve kalıcı sonuçlar doğurduğu yönündeki iddialar, doğrudan yaşam hakkı ve insan onuru açısından değerlendirilmek zorunda.

Cezaevleri Bir Dönemin Aynasıdır

Türkiye’nin yakın siyasi tarihinde bazı cezaevleri yalnızca mahpusların tutulduğu yerler olmadı; aynı zamanda belirli dönemlerin siyasal ve hukuki anlayışlarının sembolüne dönüştü.

Bir dönem “Silivri soğuktur” sözüyle özdeşleşen Marmara Kapalı Ceza İnfaz Kurumu bunun en bilinen örneklerinden biriydi. Kuyu tipi cezaevleri de bugün benzer biçimde Türkiye’nin tutuklu ve hükümlü haklarına, insan onuruna ve ceza adaletine nasıl baktığının göstergelerinden biri olarak tarihe geçme potansiyeli taşıyor.

Buradaki temel soru, bir cezaevinin güvenlik düzeyinin ne olması gerektiğinden daha geniş.

Devlet, özgürlüğünden mahrum bıraktığı bir insanın güneşe, gökyüzüne, havaya, sese ve başka insanlarla ilişkiye erişimini ne ölçüde sınırlayabilir?

Güvenlik gerekçesi nerede başlar, insan onuruna aykırı tecrit nerede başlar?

Cezalandırmanın amacı insanı toplumdan bütünüyle koparmak mı, yoksa hukuken belirlenmiş süre boyunca özgürlüğünden mahrum bırakmak mı?

Mehmet Pehlivan

Bu sorulara verilecek yanıt, yalnızca cezaevlerinin mimarisini değil, hukuk devletinin insan anlayışını da belirler.

FAYN’ın Tuğba Özer imzalı araştırmasının ortaya koyduğu tablo, “kuyu tipi” ifadesinin neden yalnızca bir mimari tanımlama olmadığını gösteriyor. Burada söz konusu olan, yüksek duvarlar ve tel örgülerle çevrili bir yapıdan daha fazlası: insanın fiziksel, sosyal ve ruhsal dünyasını daraltan bir infaz biçimi.

Güneşin hücreye ulaşmadığı, gökyüzünün tellerin arkasında kaldığı, insan sesinin diyafon üzerinden duyulduğu ve mahpusun gününün büyük bölümünü tek başına geçirdiği bir düzenin sınırları, artık yalnızca “yüksek güvenlik” kavramıyla açıklanamayacak kadar tartışmalı.

Çünkü bir insanın özgürlüğünü elinden almakla, insanlığını yaşama imkânlarını da mümkün olduğunca azaltmak aynı şey değildir.

Türkiye’nin bugün yanıtlaması gereken soru tam da burada duruyor.

Ceza adaleti güvenliği mi koruyor, yoksa güvenlik adına insanı mı küçültüyor?


Kaynaklar

  • FAYN — Tuğba Özer, “Güneşin girmediği ‘kuyu tipi’ Silivri’den bile soğuk”. Haber; mahpus tanıklıkları, avukat değerlendirmeleri ve insan hakları savunucularının açıklamaları temelinde hazırlanmıştır. FAYN’daki özgün haber
  • Adalet Bakanlığı: Türkiye’deki S, Y ve yüksek güvenlikli infaz kurumlarının sayısına ilişkin güncel veriler, FAYN haberinde aktarılmıştır.
  • Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Başkanı Metin Bakkalcı: Yüksek güvenlikli cezaevlerinin insan hakları ve uzun süreli izolasyon bakımından değerlendirilmesine ilişkin görüşler.
  • İnsan Hakları Derneği (İHD): Yüksek Güvenlikli ve S Tipi cezaevlerine ilişkin rapor, FAYN haberinde hücrelerin fiziksel büyüklüklerine ilişkin kaynak olarak kullanılmıştır.
  • Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) Hapishane Komisyonu: Kırşehir S Tipi ve Yüksek Güvenlikli Cezaevi’ndeki gözetim uygulamalarına ilişkin değerlendirmeler.
  • Birleşmiş Milletler Mahpusların Islahı İçin Asgari Standart Kuralları (Nelson Mandela Kuralları): FAYN haberinde kuyu tipi cezaevlerine yönelik insan hakları değerlendirmesinin uluslararası çerçevesi olarak aktarılıyor.

Not: Metin, kullanıcının işaret ettiği FAYN haberindeki bilgi ve tanıklıklar temel alınarak haber diliyle yeniden yazılmıştır; özgün haberin iddia ve değerlendirmeleri bağımsız bir soruşturmanın sonuçları gibi sunulmamıştır.