back to top
Ana Sayfa Haber İBB Davasında İtirafçıların Sözleri Çatıştıkça İddianamenin Zemini Tartışmaya Açılıyor

İBB Davasında İtirafçıların Sözleri Çatıştıkça İddianamenin Zemini Tartışmaya Açılıyor

İBB davasının ikinci celsesinin ilk haftasında ortaya çıkan tablo, yalnızca sanıkların suçlamalara verdiği yanıtları değil, iddianamenin önemli bölümlerinin hangi anlatımlara dayandırıldığını da tartışmaya açtı; etkin pişmanlıktan yararlanan bazı sanıkların önceki ifadelerini “duydum”, “hatırlamıyorum” ya da “okumadan imzaladım” diyerek değiştirmesi, buna karşılık savcılığın çelişkili ifade veren bir sanık hakkında tutuklama istemesi ve son olarak etkin pişmanlıktan yararlanan Aziz İhsan Aktaş’ın İmamoğlu’nu doğrudan hedef alan yeni anlatımı, davanın maddi deliller kadar itirafçı beyanları üzerinden de yürüdüğünü gösteren kritik bir haftayı geride bıraktı.

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun da aralarında bulunduğu 53’ü tutuklu 414 sanıklı İBB davasının ikinci celsesinin ilk haftası, savunma hakkı tartışmalarından etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanan sanıkların değişen anlatımlarına, rüşvet iddialarından telefon kayıtlarına ve belediye işlemlerine kadar çok sayıda başlığın iç içe geçtiği bir yargılama tablosu ortaya çıkardı.

İstanbul 33. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Silivri’deki yeni duruşma salonunda yürüttüğü yargılamada, ilk celsede yaşanan savunma hakkı tartışmalarının gölgesi ikinci celseye de taşındı. Mahkeme heyetinin tutuksuz sanıkların savunmalarını belirli bir sıra içinde alması ve günde en az 20 kişinin dinlenmesini öngören takvim, 414 sanıklı dosyanın kapsamı nedeniyle yargılamanın hızlandırılması ile savunma hakkının etkin kullanılması arasındaki gerilimi yeniden gündeme getirdi.

İlk Haftanın En Kritik Sorusu: İddialar Kimin Sözüne Dayanıyor?

Davanın ilk haftasında en fazla dikkat çeken başlıklardan biri, etkin pişmanlıktan yararlanan sanıkların soruşturma aşamasında verdikleri ifadeler ile mahkeme huzurundaki beyanları arasındaki farklılıklar oldu.

İş insanı Muzaffer Beyaz’ın sorgusu bu açıdan davanın kritik kırılma noktalarından birine dönüştü. Beyaz, iddianamede yer alan bazı olayları doğrudan bildiğini düşündüren önceki anlatımlarının aksine, mahkeme önünde bunların önemli bölümünü ağabeyi Seyfi Beyaz’dan duyduğunu söyledi. Bunun üzerine savcılık, “çelişkili beyanlar” gerekçesiyle Beyaz’ın tutuklanmasını istedi. Mahkeme heyeti ise oy çokluğuyla talebi reddetti.

Buradaki hukuki sorun, yalnızca bir sanığın ifadesini değiştirmesi değil. Asıl sorun, soruşturma aşamasında “biliyorum”, “gördüm” veya olayın doğrudan tanığıymış gibi aktarılan bir bilginin duruşmada “ağabeyimden duydum” düzeyine gerilemesi halinde, bu beyanın başka kişiler hakkında suçlamaya dayanak yapılabilmesi için hangi bağımsız delillerle doğrulandığıdır.

Ceza yargılamasının temel mantığı açısından itirafçı veya etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanan kişinin beyanı, tek başına hüküm yerine geçebilecek sihirli bir delil değildir. Beyanın güvenilirliği, tutarlılığı, olayın maddi izleriyle örtüşmesi ve başka bağımsız delillerle desteklenmesi gerekir. Bu nedenle İBB dosyasında önümüzdeki dönemin en önemli sorularından biri, iddianamede yer alan kritik eylemlerin ne kadarının somut belge, para hareketi, HTS kaydı, kamera görüntüsü veya başka maddi delille; ne kadarının ise etkin pişmanlık kapsamında ifade veren kişilerin anlatımlarıyla taşındığı olacaktır.

“Hatırlamıyorum”, “Duydum”, “Okumadan İmzaladım”

İkinci celsenin ikinci gününde Seyfi Beyaz’ın bazı ifadeleriyle ilgili sorgu da aynı problemi görünür hale getirdi. Mehmet Murat Çalık’ın soruları üzerine Beyaz, daha önce kendisinin doğrudan bilgisi varmış izlenimi veren bazı anlatımları için “abimden duydum” dedi. İmamoğlu’nun da önceki ifadelerle duruşmadaki anlatım arasındaki farkı işaret ederek, “biliyorum” denilen noktaların şimdi “duydum” şeklinde değiştiğine dikkat çektiği aktarıldı.

Daha çarpıcı örnek ise eski Beylikdüzü Belediye Başkan Yardımcısı Veysel Erçevik’in ifadesinde ortaya çıktı. Erçevik, etkin pişmanlık başvurusunu kendi iradesiyle yaptığını ve baskı altında olmadığını söylerken, savcılıkta verdiği ifadeyi okumadan imzaladığını da kabul etti. Kendisine etkin pişmanlık hükümlerinin anlatıldığına ilişkin tutanak bulunduğunun hatırlatılması üzerine “okumadım, imzaladım” demesi, soruşturma ifadelerinin nasıl ve hangi koşullarda oluşturulduğu konusunda doğrudan cevap bekleyen bir soru ortaya çıkardı.

Bu noktada “etkin pişmanlık” mekanizmasının kendisini tartışmaya açmakla, bu mekanizmadan yararlanan herkesin yalan söylediğini iddia etmek arasında önemli bir fark bulunuyor. Bir sanığın ifadesini değiştirmesi, otomatik olarak ilk ifadesinin yalan, sonraki ifadesinin doğru olduğunu kanıtlamaz. Ancak tam tersine, sonraki ifade de otomatik olarak gerçeğin kendisi kabul edilemez. Her iki anlatımın da maddi delillerle sınanması gerekir.

İBB davasında şimdiye kadar ortaya çıkan tablo, tam da bu sınamanın yapılmasının davanın geleceği açısından belirleyici olduğunu gösteriyor.

Tutuklama Talebi: Çelişkili İfade Veren Sanığa Verilen Mesaj

Muzaffer Beyaz hakkında savcılığın sorgu tamamlanmadan tutuklama istemesi, duruşmanın hukuki açıdan en tartışmalı anlarından biri oldu.

Beyaz’ın önceki ifadeleriyle mahkeme huzurundaki sözleri arasındaki farklılıklar savcılık tarafından tutuklama gerekçesi yapılırken, avukatlar bu talebin savunma sorgusu devam ederken gündeme getirilmesine tepki gösterdi. İmamoğlu’nun avukatı Tora Pekin, bunun diğer tutuksuz sanıklar açısından baskı yaratabileceğini savundu. Mahkeme ise talebi oy çokluğuyla reddetti.

Burada davanın genel görünümünü anlamak açısından önemli bir çelişki ortaya çıkıyor: Eğer etkin pişmanlık kapsamında ifade veren kişilerin beyanları davanın soruşturma aşamasında suçlamaları güçlendiren temel araçlardan biri olarak kullanılıyorsa, bu kişilerin mahkeme önünde beyanlarını değiştirmesi veya önceki ifadelerinin bilgi kaynağını sınırlaması yargılamanın merkezî meselelerinden biri haline geliyor.

Fakat aynı mekanizma sanığın aleyhine işletildiğinde, yani sanık önceki ifadesinden döndüğünde, “çelişkili ifade” suçlaması ve tutuklama talebi gündeme gelebiliyor. Bu durum, davada etkin pişmanlığın yalnızca bir “itiraf kapısı” değil, aynı zamanda sanıkların özgürlükleriyle doğrudan bağlantılı bir hukuki pazarlık alanı olarak nasıl algılandığı sorusunu da beraberinde getiriyor.

Adem Kameroğlu’nun Beyanı: “Tehdit Edildim”den “İşlerimiz Aksamaması İçin İyi Geçindik”e

Davanın bir başka kritik anı, etkin pişmanlıktan yararlanan iş insanı Adem Kameroğlu ile İmamoğlu arasındaki sorguda yaşandı.

Kameroğlu, bazı ödemelerin ve işlemlerin belediye yönetiminin baskısıyla gerçekleştiğini ileri sürerken, İmamoğlu doğrudan kendisinin tehdit edip etmediğini sordu. Kameroğlu ise İmamoğlu’nun kendisine doğrudan tehditte bulunmadığını; ancak işlerinin engellenmemesi, süreçlerin ağırdan alınmaması ve ticari ilişkilerinin zarar görmemesi için “iyi geçinmek zorunda hissettiklerini” söyledi.

Bu ayrım son derece önemli.

Çünkü ceza hukuku bakımından “tehdit”, “baskı”, “zorunluluk hissi”, “iyi geçinme” ve “menfaat sağlama” aynı hukuki anlama gelmiyor. Bir iş insanının belediyeyle ilişkisini korumak amacıyla ödeme yaptığını düşünmesi ile belirli bir kamu görevlisinin tehdit veya cebri nedeniyle ödeme yapması arasında suçun unsurları bakımından ciddi farklar bulunuyor.

Duruşmada Kameroğlu’nun ifadeleri bu nedenle yalnızca İmamoğlu’nun savunması açısından değil, iddianamenin suç vasıflarının kurulması açısından da önem taşıyor.

Telefon Dosyası: Bir Cihazın Üzerine Kurulan Suçlama

İBB Özel Kalem Müdürü Kadriye Kasapoğlu’nun savunması da davanın delil zinciri bakımından dikkat çekici bir başka örnek oldu.

Kasapoğlu, soruşturma sırasında “İmamoğlu’nun kayıp telefonu” olarak kamuoyuna yansıyan cihazın uzun süre kullanılmayan, daha önce İmamoğlu tarafından kullanılmış ve sonrasında özel kaleme yönlendirilmiş eski bir telefon olduğunu söyledi. Telefon nedeniyle yaklaşık 11 ay tutuklu kaldığını, cihazın yaklaşık bir buçuk yıl incelendiğini ancak söz konusu telefonun iddianamede kendisine yöneltilen suçlamalar açısından açık bir yerinin bulunmadığını savundu.

Kasapoğlu’nun savunmasında dile getirdiği “Bir telefon beni oğlumdan 11 ay ayırdı” ifadesi, dosyanın yalnızca teknik deliller bakımından değil, bir delilin soruşturma ve kamuoyu anlatısında nasıl konumlandırıldığı bakımından da tartışılmasına yol açtı.

Ceza yargılamasında bir telefonun kime ait olduğu kadar, telefonun içeriğinin ne olduğu, hangi tarihte kim tarafından kullanıldığı, elde edilen verinin suçlamayla doğrudan bağlantısının bulunup bulunmadığı ve bu bağlantının başka delillerle doğrulanıp doğrulanmadığı önem taşıyor. Bu nedenle davanın ilerleyen aşamalarında cihazın kendisinden çok, cihazdan elde edilen verilerin hangi somut suç unsurunu karşıladığı tartışılacak.

İlk Haftanın En Ağır İddiası: Aziz İhsan Aktaş’ın “Sistem” Anlatımı

İkinci celsenin ilk haftasının en kapsamlı ve iddia makamı açısından en dikkat çekici anlatımı ise etkin pişmanlıktan yararlanan iş insanı Aziz İhsan Aktaş’ın savunması oldu.

Aktaş, İBB’de “sistem” adını verdiği bir yapı bulunduğunu ve bunun İmamoğlu liderliğinde hareket ettiğini ileri sürdü. İmamoğlu’nun talimatlarının Ertan Yıldız, İbrahim Bülbüllü, Özgür Karabat ve başka aracılar üzerinden iletildiğini iddia eden Aktaş, belediyeden doğan hak edişlerin ödeme aracı olarak kullanıldığını, iş insanlarından para talep edildiğini ve sistemin temel amaçlarından birinin İmamoğlu’nun siyasi hayatının finanse edilmesi olduğunu savundu.

Aktaş, özellikle üç ayrı ödeme iddiasını ayrıntılandırdı. Bunlar arasında 5 milyon liralık bir talep, Kilyos’taki bir otele bırakıldığı öne sürülen yaklaşık 970 bin dolar ve 2020-2024 arasında toplam 84 milyon 857 bin 500 liralık ödeme bulunduğunu söyledi. Aktaş, söz konusu ödemelerin hak edişlerin yapılmaması veya ticari ilişkilerin zarar görebileceği yönündeki baskılar nedeniyle gerçekleştirildiğini ileri sürdü.

Ancak Aktaş’ın anlatımının hukuki ağırlığı, yalnızca iddianın büyüklüğünden değil, bu iddiaların başka sanıkların ve tanıkların ifadeleriyle ne ölçüde örtüştüğünden geçiyor.

970 Bin Dolarlık İddiada Çapraz Sorgunun Açtığı Çatlak

Aktaş’ın 970 bin dolarlık ödeme iddiası, çapraz sorguda özellikle tartışıldı.

İmamoğlu’nun avukatı Tora Pekin, söz konusu paranın rüşvet olarak verildiği iddiasının dosyadaki diğer etkin pişmanlık ifadeleriyle çeliştiğine dikkat çekti. Aktaş ise bu noktadaki değerlendirmeyi mahkemenin takdirine bıraktı. Pekin ayrıca Aktaş’ın Özgür Karabat ile yaptığı toplantıda yanında bulunduğunu söylediği kişinin anlatımıyla ilgili çelişkiye işaret etti; Aktaş, bu kişinin kendisini olaydan sıyırmak amacıyla “yanımızda değildi” dediğini düşündüğünü söyledi.

Bu bölüm, davanın belki de en kritik teknik sorununu ortaya çıkarıyor: Aynı olay hakkında farklı etkin pişmanlık sanıkları farklı şeyler söylüyorsa, mahkemenin hangi anlatımı esas alacağı yalnızca “kim daha ikna edici konuştu” sorusuyla belirlenemez.

Para gerçekten çekildi mi?

Çekildiyse kim tarafından çekildi?

HTS kayıtları iddia edilen buluşmayı doğruluyor mu?

Paranın teslim edildiği ileri sürülen yerde kamera kaydı var mı?

Parayı teslim alan kişi kim?

Paranın kamu görevlisine veya başka bir aracıya ulaştığını gösteren banka, iletişim ya da başka maddi kayıt bulunuyor mu?

Ve en önemlisi: Bu iddiaların her biri, birbirinden bağımsız delillerle doğrulanabiliyor mu?

İşte davanın bundan sonraki seyri açısından asıl sınav bu sorularda yatıyor.

İtirafçı Beyanından Maddi Delile Geçilemezse Dosyanın En Zayıf Halkası Burası Olacak

İBB davasının ilk haftasında ortaya çıkan en önemli tablo, “itirafçı” veya “etkin pişmanlık” statüsündeki sanıkların ifadelerinin tek başına homojen ve değişmez bir anlatı oluşturmadığıdır.

Seyfi Beyaz’ın bazı olayları doğrudan bildiği izlenimi veren anlatımlarını sonradan “ağabeyimden duydum” şeklinde sınırlaması; Muzaffer Beyaz’ın önceki anlatımlarıyla duruşma beyanları arasındaki farklılıklar; Veysel Erçevik’in savcılık ifadesini okumadan imzaladığını söylemesi; Furkan Hamzaoğlu’nun bazı iddiaları babasından ve başka kişilerden duyduğunu açıklaması; Adem Kameroğlu’nun ise doğrudan tehdit iddiasından ziyade işlerin aksamasından çekinerek “iyi geçinmek zorunda kaldıklarını” söylemesi, dosyadaki anlatımların ne kadar dikkatli bir delil süzgecinden geçirilmesi gerektiğini gösteriyor.

Bu tablo, bütün itirafçıların yalan söylediğini kanıtlamaz. Ancak aynı şekilde, etkin pişmanlık kapsamında verilen her ifadenin kendiliğinden doğru kabul edilemeyeceğini de açıkça ortaya koyar.

Bir ceza davasının kaderini belirlemesi gereken şey, sanığın özgürlüğünü kazanmak için ne söylediği değil, söylediğinin bağımsız deliller tarafından doğrulanıp doğrulanmadığıdır.

Duruşma Salonundan Davanın Genel Görünümüne

İBB davasında ikinci celsenin ilk haftası aynı zamanda yargılamanın fiziksel ve usule ilişkin koşullarını da yeniden tartışmaya açtı.

Silivri’de yaklaşık 1 milyar liraya mal olduğu bildirilen yeni duruşma salonunda tutuklu sanıkların bekletildiği bölümdeki koşullar, mikrofon sistemi, sanıkların birbirleriyle ve avukatlarıyla iletişim imkânları ve salonun büyüklüğü avukatların itirazlarına konu oldu. Sözcü’nün aktardığına göre avukat Hasan Fehmi Demir, yaklaşık 50 kişinin tutulduğu bölümde tek tuvalet bulunduğunu söyledi.

Bu tartışmalar davanın esasından bağımsız değil. Çünkü 414 sanıklı bir dosyada adil yargılama yalnızca mahkeme heyetinin hukuki değerlendirmesiyle değil, sanığın savunmasını etkin biçimde hazırlayabilmesi, avukatıyla iletişim kurabilmesi, duruşmayı takip edebilmesi ve kendisine yöneltilen delillere karşı etkili biçimde cevap verebilmesiyle mümkün.

Öte yandan mahkemenin bir günde çok sayıda sanığı dinlemeyi öngören takvimi, dosyanın olağan bir ceza davasından çok büyük ölçekli bir toplu yargılama niteliğine bürünmesine neden oluyor. Mahkeme heyeti tutuksuz sanıkların savunma ve sorgularının eylül sonunda tamamlanmasını öngörüyor.

İddianamenin Siyasi Çerçevesiyle Mahkeme Salonundaki Gerçeklik Arasındaki Mesafe

İddianame, İmamoğlu hakkında 2 bin 352 yıla kadar hapis cezası istenen, 142 ayrı eylem ve çok geniş bir suç örgütü şeması üzerine kurulmuş durumda. İddianamede İmamoğlu’nun Beylikdüzü döneminden başlayarak bir “sistem” kurduğu, bunun İBB üzerinden CHP’ye ve cumhurbaşkanlığı adaylığına uzanan siyasi bir yapılanmaya dönüştüğü ileri sürülüyor.

Ancak mahkeme salonunda ortaya çıkan tablo, bu büyük anlatının çok sayıda daha küçük olay ve kişinin beyanı üzerinden sınanacağını gösteriyor.

Bir başka ifadeyle, iddianamenin büyük siyasi şemasının mahkeme önündeki karşılığı, tek tek para transferleri, ihale süreçleri, telefon görüşmeleri, toplantılar, hak ediş ödemeleri, ruhsat işlemleri ve kişiler arasındaki ilişkiler.

Bu nedenle davanın gerçek sınavı, iddianamenin ne kadar etkileyici olduğu değil; bu büyük şemanın her bir halkasının somut ve bağımsız delillerle kurulup kurulamayacağı olacak.

İlk Haftanın Bilançosu: Suçlama Ağır, Delil Tartışması Daha Ağır

İBB davasının ikinci celsesinin ilk haftasında ortaya çıkan görüntü, henüz bir hüküm kurulmasına izin vermiyor; ancak davanın bundan sonraki seyri bakımından önemli işaretler veriyor.

İddia makamı, İmamoğlu merkezli bir çıkar amaçlı suç örgütü bulunduğunu ve kamu kaynakları ile belediye karar mekanizmalarının siyasi finansman ve kişisel çıkar amacıyla kullanıldığını ileri sürüyor. Etkin pişmanlıktan yararlanan bazı isimler de bu anlatıyı destekleyen ayrıntılı iddialar ortaya koyuyor.

Buna karşılık savunma tarafı, aynı kişilerin soruşturma ve duruşma ifadeleri arasındaki farklılıkları, doğrudan bilgi ile duyuma dayalı anlatımlar arasındaki geçişleri, maddi delille doğrulanmayan suçlamaları ve etkin pişmanlık mekanizmasının sanıklar üzerinde oluşturabileceği baskıyı öne çıkarıyor.

Şimdilik mahkeme salonundan çıkan en önemli sonuç şudur: Davanın en kritik cephesi artık yalnızca “İmamoğlu suçlu mu, suçsuz mu?” sorusu değildir; suçlamaların hangi delillerle, hangi anlatımlarla ve hangi güvenilirlik ölçütleriyle kurulduğudur.

Çünkü bir hukuk devletinde mahkûmiyet, suçlamanın büyüklüğünden değil, suçun her bir unsurunun kuşkuya yer bırakmayacak biçimde kanıtlanmasından doğar.

İBB davasının bundan sonraki günlerinde özellikle etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanan Ertan Yıldız gibi dosyanın merkezindeki isimlerin beyanları bu nedenle kritik önem taşıyacak. Mahkeme önündeki her yeni ifade, önceki anlatımlarla karşılaştırılacak; çelişkiler yalnızca siyasi tartışmanın değil, doğrudan delil değerlendirmesinin konusu olacak.

İlk haftanın ardından geriye kalan tablo ise oldukça net: İddianamenin kurduğu büyük “sistem” anlatısı mahkeme salonunda tek tek parçalara ayrılıyor; bu parçaların hangisinin gerçek bir maddi delil, hangisinin duyum, hangisinin değişen ifade ve hangisinin yorum olduğu belirlenmeden davanın hukuki sonucuna ulaşmak mümkün görünmüyor.


  • TB / T24, Medyascope, BirGün, Sözcü, Gazete Oksijen, Evrensel, Gazete Pencere, 12punto