İBB Davası’nın ikinci celsesinin dördüncü gününde sanık ve itirafçı beyanları arasındaki tarih, para, telefon ve ilişki zincirlerine ilişkin çelişkiler yeniden ortaya çıkarken, savunmalar mahkeme kürsüsünde iddianamenin bazı temel anlatılarını doğrudan sorgulayan bir tablo oluşturdu.
Tarihler Birbirini Tutmuyor
İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne yönelik davanın ikinci celsesinin dördüncü gününde Silivri’deki duruşma salonunda dikkat çekici savunmalar ve çapraz sorgular yapıldı. 53’ü tutuklu 414 sanığın yargılandığı davanın ikinci celsesi 17 Ağustos’ta başlamıştı.
Günün en dikkat çekici bölümlerinden biri, Kameroğlu İnşaat sahibi Adem Kameroğlu’nun savunması sırasında yaşandı. Kameroğlu’nun, 2022 yılında başladığı belirtilen bir projeye ilişkin rüşvetin 2017’de verildiğini ileri sürmesi, savunma tarafınca zaman çizelgesi açısından sorgulandı. Daha önce de Kameroğlu’nun beyanlarındaki tarih ve ticari ilişkilere yönelik itirazlar kamuoyuna yansımıştı.
Necati Özkan’ın avukatı Kazım Yiğit Akalın da Kameroğlu’nun geçmişteki ticari ilişkiler ve vekâlet konusunda farklı anlatımlar kullandığını belirterek bu çelişkileri mahkeme önüne taşıdı. Kameroğlu ise itirazlara, “Bana bunu kabul ettiremezsiniz” diyerek karşılık verdi.
“Ben Sizi Tehdit Ettim Mi?”
Kameroğlu’nun savunmasının ardından Ekrem İmamoğlu söz alarak doğrudan bir soru yöneltti: “Ben sizi tehdit ettim mi?”
Kameroğlu, İmamoğlu’nun kendisini doğrudan tehdit etmediğini söyledi. Ancak işlerin ağırdan alınmaması için “iyi geçinmek” amacıyla bazı şeyleri yapmak zorunda hissettiklerini ifade etti. İmamoğlu ise bu yanıtın ardından, kendisi tarafından doğrudan tehdit edildiği iddiasının bulunmadığını vurguladı.
Bu bölüm, davadaki bazı suçlama anlatılarında “baskı”, “tehdit” ve “zorunluluk” kavramlarının birbirinden nasıl ayrıldığı sorusunu gündeme getirdi. Bir kişinin doğrudan tehdit edildiğini söylememesi ancak işlerini kolaylaştırmak amacıyla baskı altında hissettiğini belirtmesi, ceza sorumluluğunun kurulması açısından ayrıca somutlaştırılması gereken bir iddia niteliğinde.
Necati Özkan da daha sonra Kameroğlu’na yönelik olarak, ifadelerini değiştirdiğini savundu ve kendisinden teklif aldığını, buna karşılık aldığı daireleri Kameroğlu’nun kendisine gezdirdiğini söyledi. Böylece aynı ticari ilişki, duruşma salonunda birbirinden farklı anlatımların kesiştiği bir alan haline geldi.
İki Milyon Lira Nerede?
Kameroğlu’nun savunmasında gündeme gelen bir diğer kritik başlık, Necati Özkan’a ilişkin olduğu ileri sürülen 2 milyon liralık ödeme oldu. Özkan’ın avukatı, söz konusu paranın nasıl iade edildiğinin açıklanamadığını belirterek iddianın maddi dayanağını sorguladı.
Bu tartışma, davanın en önemli meselelerinden birini yeniden öne çıkardı: Ceza yargılamasında yalnızca bir kişinin beyanı değil, bu beyanı destekleyen somut ve denetlenebilir delillerin ortaya konulması gerekiyor. Nitekim Özkan’ın daha önce sunduğu savunma dilekçesinde de Kameroğlu’nun 2 milyon liranın kendisine iade edildiği yönündeki iddiasının herhangi bir somut kanıtla desteklenmediği savunulmuştu.
Davanın önceki aşamalarında da Kameroğlu’nun rüşvet iddialarının tarihleri ve ticari işlemlerle ilişkisi tartışma konusu olmuştu. Özkan’ın avukatları, Metrohome projesinin daha sonraki tarihlerde tamamlandığını ve iskanın 2023’te alındığını belirterek yıllar önce verildiği öne sürülen rüşvet anlatısının kronolojisini sorgulamıştı.
Telefonun Tarihi Değişiyor
Günün son bölümünde ise bu kez Ekrem İmamoğlu’nun telefonu üzerinden yeni bir çelişki tartışması yaşandı.
İtirafçı Naim Erol Özgüner’in, İmamoğlu’nun telefonunun verildiğini iddia ettiği Özel Kalem Müdürlüğü çalışanı Burcu Ciner Şimşek, kürsüde bu anlatımı reddetti. Şimşek, Özgüner’in telefonu 19 Mart’ta aldığını söylediğini ancak kendisinin telefonu Ocak 2025’te teslim ettiğini belirtti.
Şimşek’in savunmasının ardından İSTTELKOM Genel Müdürü Melih Geçek’in “Telefonu Erol Bey’e ben verdirmişim. Öyle bir şey oldu mu?” sorusunu yöneltmesi ve Şimşek’in buna “Hayır” yanıtını vermesi, telefonun kim tarafından, ne zaman ve hangi süreçle teslim edildiğine ilişkin yeni bir tartışmayı beraberinde getirdi.
Buradaki mesele yalnızca iki kişinin farklı tarih vermesi değil. Telefon gibi maddi bir delilin teslim tarihi ve teslim zinciri, eğer suçlamaların kuruluşunda kullanılıyorsa, beyanlardan bağımsız olarak kayıtlarla doğrulanabilir nitelikte. Dolayısıyla mahkemenin önündeki soru, hangi anlatının daha ikna edici olduğu kadar, bu anlatıların teknik ve resmi kayıtlarla örtüşüp örtüşmediği.
“İstanbul’da Bile Değildim”
Günün bir başka dikkat çekici savunması İBB Genel Sekreter Yardımcısı Erdal Celal Aksoy’dan geldi. Aksoy, kendisine yöneltilen suçlamanın gerçekleştiği ileri sürülen tarihte 2023 depremi nedeniyle Hatay’da bulunduğunu ve suç tarihinde İstanbul’da dahi olmadığını söyledi.
Eski İPA çalışanı Şehide Zehra Keleş de hakkındaki suçlamalara karşı çıktı. Keleş, İBB Hanem üzerinden suçlandığını, gözaltında kendisine yöneltilen suçlamanın ne olduğunun polisler tarafından açıklanmadığını, neyle suçlandığını nezarette bulunan diğer kişilerden öğrendiğini söyledi. Avukatı Büşra Çakır ise Keleş’in İPA’dan ayrılma gerekçesinin maaşının yoksulluk sınırının altında kalması olduğunu belirterek, bunun suç örgütü üyeliğiyle nasıl ilişkilendirilebileceğini sorguladı.
Kadriye Kasapoğlu’nun savunması da benzer biçimde iddianamedeki anlatıya itiraz üzerine kuruldu. Rüşvet iddiasını reddeden Kasapoğlu, kendisini suçlayan kişinin söylediği iddiaların şoförler tarafından da kabul edilmediğini belirtti. Kasapoğlu, “Burada bir örgüt hikâyesi anlatılıyor, ben size bir liyakat hikâyesi anlatacağım” diyerek kendi kamu görevliliği geçmişini anlattı ve savunmasının izleyiciler tarafından ayakta alkışlanmasıyla kürsüden ayrıldı.
Davanın Asıl Sınavı: Beyan Mı, Delil Mi?
Duruşmanın dördüncü gününde ortaya çıkan tablo, davanın yalnızca sanıkların suçlamaları kabul edip etmediği üzerinden değil, suçlamaların dayandığı anlatıların kendi iç tutarlılığı üzerinden de tartışıldığını gösteriyor.
Özellikle etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanan veya “itirafçı” olarak anılan sanıkların beyanları, ceza yargılamasında tek başına hüküm kurmaya yeterli kabul edilemeyecek nitelikte. Beyanın güvenilirliği; zaman çizelgesi, banka hareketleri, tapu kayıtları, telefon ve iletişim kayıtları, resmi yazışmalar ve diğer maddi delillerle sınanmak zorunda.
Bu nedenle Silivri’deki duruşmanın giderek önem kazanan sorusu “Kim ne söyledi?” olmaktan çıkıp “Söylenenler hangi somut delille doğrulanıyor?” noktasına geliyor. Nitekim ikinci celsenin önceki günlerinde de etkin pişmanlıktan yararlanan Muzaffer Beyaz’ın çelişkili beyanları nedeniyle savcılığın tutuklama talebinde bulunduğu, ancak mahkemenin bu talebi reddettiği ve itirazın üst mahkeme tarafından da oybirliğiyle geri çevrildiği görüldü.
Çelişkiler Davanın Yükünü Ağırlaştırıyor
İBB Davası’nın dördüncü gününde ortaya çıkan her yeni beyan, iddianamenin bütününü kendiliğinden geçersiz kılmaz; suçlamaların hukuki doğruluğu nihai olarak mahkemenin değerlendireceği deliller üzerinden belirlenecek. Ancak savunmalar sırasında ortaya çıkan tarih uyuşmazlıkları, para hareketlerine ilişkin açıklanamayan noktalar, tehdit iddiasının doğrudan reddedilmesi ve telefon teslimine ilişkin farklı anlatımlar, davanın en tartışmalı bölümünün “itirafçı beyanlarının güvenilirliği” olduğunu giderek daha görünür hale getiriyor.
Bir davanın ağırlığı, dosyanın sayfa sayısıyla değil, iddiaların delillerle ne ölçüde örtüştüğüyle belirlenir. İBB Davası’nda ise savunma makamının ortaya koyduğu soru işaretlerinin sayısı arttıkça, mahkemenin önündeki temel görev de ağırlaşıyor: Beyanları birbirine karşı tartmak değil, her bir iddiayı bağımsız ve somut delillerle sınamak.
Silivri’deki duruşmanın bundan sonraki seyri, bu sorulara verilecek yanıtlarla belirlenecek. Çünkü hukuk açısından mesele, bir anlatının ne kadar yüksek sesle tekrarlandığı değil; o anlatının mahkeme önünde ne kadar sağlam kanıtla ayakta kalabildiğidir.
- TB / Duruşma sırasında aktarılan gelişmeler, Gazete Pencere, T24










