Cemaatleri Kim Yarattı: Türkiye’de Tarikat, Sermaye ve Devlet
Alparslan Kuytul’un gözaltına alınmasıyla Furkan Hareketi yeniden gündeme geldi. Birkaç gün boyunca televizyonlarda aynı görüntüleri izleyeceğiz; polis araçları, evlerden çıkarılan insanlar, savcılığın sıraladığı suçlamalar, cemaatin açıklamaları, iktidara yakın çevrelerin suçlayıcı dili, muhalif çevrelerin ise operasyonun siyasal niteliği üzerine kuşkuları… Ardından gündem değişecek. Başka bir dosya açılacak, başka bir cemaatin adı konuşulacak, başka bir şeyhin, hocanın ya da vakfın kapısına dayanılacak. Fakat Türkiye’nin uzun zamandır yapmadığı şey yine yapılmayacak: Cemaatlerin neden var olduğunu sormak.
Çünkü bu soruyu sormak, yalnızca cemaatlere değil, onları doğuran topluma da bakmayı gerektiriyor. Hatta biraz daha ileri gidersek devlete, sermayeye, eğitime, yoksulluğa, kentleşmeye, siyasete ve Cumhuriyet’in yüz yılı aşkın modernleşme serüvenine bakmayı gerektiriyor. Böyle yaptığımızda karşımıza rahatsız edici bir gerçek çıkıyor: Cemaatler bu toplumun dışından gelmediler. Gökyüzünden zembille inmedi, karanlık mağaralarda hazırlanıp bir sabah şehirlerimizi ele geçirmediler. Onları bu ülkenin toplumsal ilişkileri, eksiklikleri, korkuları ve ihtiyaçları üretti. Devlet kimi zaman onlarla savaştı, kimi zaman onları kullandı, kimi zaman sırtını onlara dayadı. Sermaye onlarla ticaret yaptı. Siyaset onların oyunu istedi. Aileler çocuklarını onların yurtlarına bıraktı. Yoksullar onların yardım paketlerini aldı. İş arayanlar onların kapısını çaldı. Sonra bir gün herkes dönüp şaşkınlıkla aynı soruyu sordu: Bunlar nasıl bu kadar büyüdü?
DW Türkçe’den Alican Uludağ’ın Furkan Hareketi ve Alparslan Kuytul üzerine kaleme aldığı haber, son operasyon vesilesiyle bu yapının geçmişini yeniden hatırlatıyor. Adana merkezli Furkan Eğitim ve Hizmet Vakfı, 1994’te kurulmuş olsa da hareket kendi tarihini 1980’lerin başına kadar götürüyor. Kuytul’un Ezher Üniversitesi’nde aldığı eğitim, hareketin “tevhid”, “öncü nesil” ve “İslam medeniyeti” kavramları etrafında kurduğu düşünsel dünya, demokrasi ve laiklik üzerine geliştirdiği eleştiriler uzun süredir biliniyor. Burada insanı şaşırtacak gizli bir program yok aslında. Furkan Hareketi, dinin yalnızca kişinin Tanrı’yla ilişkisini düzenleyen özel bir alan olmadığını, toplumsal ve siyasal hayatı da belirlemesi gerektiğini açıkça söylüyor. “Allah’ın dünyasında Allah’ın dediği olmalı” sözü, bu dünya görüşünü birkaç kelime içinde özetlemeye yetiyor.
Fakat bugün Furkan’ı ilginç kılan yalnızca bu düşünceler değil. Türkiye’de siyasal İslamın uzun yıllardır iktidarda bulunduğu bir dönemde, yine İslami referanslarla konuşan bir hareketin iktidarla çatışmasıdır. Kuytul’un son yıllarda giderek belirginleşen muhalif tutumu, 15 Temmuz’dan cemaatlere yönelik operasyonlara kadar birçok konuda resmi söylemin dışına çıkması, Furkan’ın klasik “iktidarın yanında duran cemaat” kalıbına sığmasını güçleştiriyor. Üstelik kendisini demokrasi düşüncesinin dışında konumlandıran bir hareketin, devlet baskısıyla karşı karşıya kaldığında ifade özgürlüğünden, örgütlenme hakkından, adaletten ve hukuktan söz etmesi ilk bakışta çelişkili görünebilir. Oysa tarih böylesi çelişkilerle doludur. İnsan, özgürlüğün değerini çoğu zaman kendi kapısına polis geldiğinde daha iyi anlar.
Ama Furkan’a bakarken üzerinde durmamız gereken asıl mesele Kuytul’un düşüncelerinden daha geniştir. Türkiye neden bu kadar çok cemaat üretiyor?
Cumhuriyet kurulduğunda yeni devletin kurucu kadroları eski düzenin yalnızca siyasal kurumlarını değil, toplumsal dayanaklarını da değiştirmek istiyordu. Tekke ve zaviyeler kapatıldı, eğitim merkezi bir yapıya bağlandı, hukuk laikleştirildi. Modern yurttaşın şeyhin, aşiretin, tarikatın ya da geleneksel cemaatin yerine devletle doğrudan ilişki kuracağı düşünüldü. Kâğıt üzerinde güçlü bir fikirdi bu. Fakat insanların hayatları yalnızca kanunlarla değişmiyordu. Devlet yukarıdan yeni bir toplum kurmaya çalışırken aşağıdaki hayat kendi eski ilişkilerini yeni biçimler altında sürdürdü. Kapısı kapanan tekkenin yerini ev sohbetleri aldı, yasaklanan örgütlenmeler vakıf ve dernek biçiminde yeniden doğdu, şeyhin yerini “hocaefendi”, tekkenin yerini öğrenci evi, dergâhın yerini eğitim vakfı aldı.
Yani cemaatler modernleşmenin karşısında donmuş tarih parçaları olarak kalmadılar; modernleştiler.
Matbaayı kullandılar, gazeteler çıkardılar, yayınevleri kurdular, şirketler oluşturdular, televizyon kanalları açtılar, öğrenci yurtları işlettiler, uluslararası ticaret ağları kurdular, üniversitelere girdiler ve sonunda internetle sosyal medyanın en yetenekli kullanıcılarından biri oldular. Bir zamanların köy imamının çevresinde toplanan küçük dinsel topluluğu, modern kapitalizmin örgütlenme biçimlerini öğrenmiş büyük toplumsal ağlara dönüştü. Bugün bir cemaatin şeyhinin cep telefonu, banka hesabı, televizyon kanalı, YouTube yayını, hukuk bürosu ve şirketler ağı varsa onu yalnızca geçmişin kalıntısı diye açıklamak mümkün değildir. O artık modern toplumun içinden çıkmış modern bir örgütlenmedir.
Burada sık yapılan bir yanlış var. Cemaatlerin büyümesi çoğu kez halkın “cahil” olmasıyla açıklanıyor. İnsanların biraz daha fazla okuması, biraz daha fazla bilim öğrenmesi halinde tarikatların kendiliğinden ortadan kalkacağı düşünülüyor. Bu bakışın rahatlatıcı bir yanı var; çünkü sorumluluğu “aydınlanmamış halka” bırakıyor. Oysa mesele bundan çok daha karmaşıktır.
Bir üniversite öğrencisini düşünün. Ailesinin gelirinin sınırlı olduğu küçük bir kentten İstanbul’a geliyor. Devlet yurdu bulamıyor. Kiralar ödeyemeyeceği kadar yüksek. Birileri karşısına çıkıyor ve ona ucuz bir yatak, sıcak yemek, arkadaş çevresi ve derslerinde yardımcı olacak insanlar öneriyor. Bir başka genç iş arıyor; cemaat içindeki tanıdıklarından biri ona iş buluyor. Bir aile geçinemiyor; ramazanda erzak kolisi geliyor. Bir esnaf borç para arıyor; kendi çevresinden biri kefil oluyor. Başka biri çocuğunu okutmak istiyor; burs sağlanıyor. İnsanların gündelik hayatlarında karşılaştıkları bu küçük kapılar zamanla büyük bağlılıklar yaratıyor.
O öğrenci ilk gece yatağına uzandığında kendisine yardım eden yapının teolojik görüşlerini ayrıntısıyla bilmiyor olabilir. Ama başını sokacağı bir yer vardır artık. İnsanların fikirleri çoğu zaman hayatlarının maddi koşullarından bağımsız doğmaz. Bir düşünceye bağlanmak bazen önce bir sofraya oturmakla başlar.
Tam burada cemaatin gerçek gücü ortaya çıkar. Cemaat insana yalnızca Tanrı’yı anlatmaz; hayatı örgütler.
İnsan yalnız kaldığında dayanışma arar. Kapitalizmin büyük kentleri milyonlarca insanı yan yana getirirken aynı zamanda birbirinden ayırır. Komşuluk çözülür, geniş aile parçalanır, iş güvencesi azalır, sendikal örgütlenme zayıflar, mahalle ilişkileri yıpranır. İnsan kalabalıkların içinde yalnızlaşır. Böyle bir toplumda kendisine “biz” diyebileceği bir çevre bulmak küçümsenecek bir ihtiyaç değildir. Cemaat tam burada dini inançtan daha fazlasına dönüşür; sosyal çevredir, güven ağıdır, ekonomik dayanışmadır, kimliktir.
Devletin veremediğini cemaat verdiğinde, yurttaşın devlete değil cemaate borçlu hissetmesi şaşırtıcı değildir.
Sorunun düğümlendiği yer de burasıdır. Sosyal devlet zayıfladıkça yardım ağlarının önemi artar. Kamusal eğitim niteliksizleştikçe özel eğitim ağları büyür. Öğrenci yurtları yetersiz kaldıkça cemaat evleri çoğalır. İşsizlik arttıkça tanıdık ilişkileri değer kazanır. Sendikalar güçsüzleştikçe insanlar kendilerini koruyacak başka topluluklar arar. İnsanların yurttaş olarak ulaşamadığı imkânlara bir grubun üyesi olarak ulaşabildiği toplumlarda cemaatin büyümesi bir tesadüf değil, neredeyse kaçınılmazdır.
Bu yüzden cemaatlerin tarihi aynı zamanda sosyal devletin eksik tarihidir.
Ama hikâye yalnızca yoksullukla açıklanamaz. Cemaatlerin yükselişinde siyasal iktidarın da büyük payı vardır. Türkiye’de sağ siyaset uzun yıllar boyunca tarikat ve cemaatleri yalnızca dinsel topluluklar olarak değil, örgütlü seçmen havuzları olarak gördü. Bir cemaat liderinin desteği yüzlerce, bazen binlerce insanın oy tercihine etki edebiliyorsa siyasetçinin o kapıyı çalması neredeyse kaçınılmaz hale gelir. Seçim dönemlerinde başlayan temas zamanla karşılıklı çıkar ilişkisine dönüşür. Cemaat oy ve örgütlü destek sağlar; siyaset bürokraside alan, eğitim kurumlarında kolaylık, ekonomik imkân ya da kamusal kaynak sunar.
İşte burada ibadet topluluğu ile iktidar ağı arasındaki sınır bulanıklaşmaya başlar.
Bir cemaatin öğrencilerine burs vermesinde, insanları ibadete çağırmasında ya da kendi dünya görüşünü anlatmasında demokratik bir toplum açısından başlı başına sorun yoktur. Sorun, üyelik kamusal kaynaklara ulaşmanın anahtarına dönüştüğünde başlar. Devlet memuru olmanın liyakatten çok hangi çevreden geldiğinize bağlı olduğu yerde cemaat artık yalnızca inanç topluluğu değildir. Bir şirkete ihale almanın siyasal ve dinsel ilişkilere bağlı olduğu yerde vakıf artık yalnızca hayır kurumu değildir. Üniversite kadrosunun, bürokratın, hâkimin, polisin ya da memurun mensubiyet üzerinden dağıtıldığı yerde kamusal hayat kapalı grupların paylaşım alanına dönüşür.
Türkiye bunun en ağır örneklerinden birini yakın geçmişte yaşadı. Fakat yaşananlardan çıkarılan ders çoğu zaman yanlış oldu. Sorun bir cemaatin devlete sızmasıymış gibi anlatıldı; oysa asıl sorun, devletin cemaatlerin ve siyasal grupların sızabileceği bir yapıya dönüştürülmüş olmasıydı. Liyakat ortadan kalktığında boşluğu mutlaka bir sadakat ağı doldurur. Bugün bir cemaat gider, yarın bir başkası gelir. İsim değişir, mekanizma kalır.
Asıl mesele tam da budur.
Devlet kişilere ve gruplara değil kurallara dayanmadıkça, kamusal görevlere giriş açık ve denetlenebilir olmadıkça, siyaset bürokrasiyi kendisine bağlı kadrolarla doldurmaktan vazgeçmedikçe cemaat sorunu bitmez. Çünkü her iktidar kendi sadakat ağını yaratır. Bunun dinsel olup olmaması ikincil bir meseledir. Aynı düzen bir tarikatta da ortaya çıkabilir, bir siyasi parti çevresinde de, bir iş insanları grubunda da, bir hemşeri ağında da. Biçimler değişir; ilişkinin özü aynıdır: Kamusal olan kişisel bağlılık üzerinden paylaşılır.
Furkan Hareketi’ne yönelik son operasyonu değerlendirirken bu tarihsel arka planı unutmamak gerekir. Savcılığın ileri sürdüğü suçlamalar ciddi ve yargının işidir. Dolandırıcılık varsa soruşturulur, kara para aklama varsa delilleri ortaya konur, belgede sahtecilik varsa bağımsız mahkemeler karar verir. Hiçbir cemaat dini kimliği nedeniyle hukuk dışında tutulamaz. Fakat aynı ölçüde hiçbir cemaat iktidara muhalif olduğu için suçlu ilan edilemez. Adaletin anlamı zaten burada ortaya çıkar.
Bir insanın düşüncelerinden hoşlanmamak onun hukukunu önemsiz hale getirmez.
Kuytul’un demokrasiye ilişkin düşüncelerini yanlış bulabilirsiniz. Laikliğe yönelik yaklaşımını tehlikeli görebilirsiniz. Kurmak istediği toplumsal düzenin sizin özgürlük anlayışınızla bağdaşmadığını düşünebilirsiniz. Bütün bunlar mümkündür. Fakat devlet onun kapısına geldiğinde sorulması gereken soru yine aynıdır: Suç nedir, delil nedir, yargılama adil midir?
Hukuk, yalnızca bizim gibi düşünenlerin güvencesi olduğunda hukuk değildir.
Ama devlet ile cemaat arasındaki ilişkinin başka bir yüzünü de görmezden gelmemek gerekiyor. Türkiye’de siyasal iktidarlar çoğu zaman cemaatleri ortadan kaldırmaya değil, onları yönetmeye çalıştı. Makbul cemaat ile sakıncalı cemaat ayrımı böyle doğdu. İktidara yakın olan faaliyet alanı buldu; uzaklaşan denetimle karşılaştı. Sessiz kalan hoşgörü gördü; siyasal söz söylemeye başlayan birden tehlikeli ilan edildi. Böyle bir düzende mesele laiklik olmaktan çıkar, itaat meselesine dönüşür.
Devletin din karşısındaki tarafsızlığı yerini “hangi cemaat bize yakın?” sorusuna bıraktığında, laiklik de içi boşaltılmış bir kelimeye dönüşür.
Gerçek laiklik insanların dindar olmasını engellemek değildir. Devletin hiçbir inancı kayırmaması, hiçbir inancı cezalandırmaması, hiçbir dini topluluğu siyasal aracına dönüştürmemesidir. İnanç özgürlüğünün güvencesi de budur. Çünkü devlet bir dini grubun hamisi olduğunda diğerlerinin karşısına dikilir; bir gün koruduğunu ertesi gün cezalandırmaya başladığında ise hukukun yerine keyfilik geçer.
Türkiye’nin cemaatlerle ilişkisindeki asıl trajedi burada yatıyor. Devlet bir yandan onları toplumsal ve siyasal amaçlarla kullanırken diğer yandan büyüdüklerinde onlardan korkuyor.
Bu biraz kendi gölgesinden korkmaya benziyor.
Yıllarca öğrenci yurtlarını tarikatlara bırakırsınız, sonra gençlerin neden cemaat evlerinde yetiştiğini sorarsınız. Sosyal yardımı hak olmaktan çıkarıp hayırseverliğe bırakırsınız, sonra insanların yardım dağıtan dini yapılara neden bağlandığına şaşarsınız. Liyakati ortadan kaldırırsınız, sonra insanların neden bir çevreye mensup olmaya çalıştığını sorgularsınız. Sendikaları zayıflatırsınız, dernekleri baskı altında tutarsınız, kamusal alanı daraltırsınız; ardından insanların neden kapalı dayanışma ağlarına sığındığını anlamaya çalışırsınız.
Oysa cevap gözümüzün önündedir.
İnsan dayanışmadan vazgeçmez.
Bir toplum insanlara açık, demokratik ve eşit dayanışma kanalları sunmuyorsa onlar kendilerine başka yollar bulurlar. Din bu yolların en güçlülerinden biridir; çünkü yalnızca maddi yardım değil, anlam da verir. İnsan kendisini hayatın büyük belirsizliği içinde yalnız hissettiğinde yalnızca ekmek değil, bir hikâye de arar. Nereden geldiğini, neden yaşadığını, kiminle birlikte olduğunu bilmek ister. Cemaat bu ihtiyaca güçlü bir cevap verir: “Sen yalnız değilsin, bizdensin.”
Bu cümlenin gücünü küçümsememek gerekir.
Fakat aynı cümle zamanla başka bir şeye de dönüşebilir: “Bizden değilsen karşıdasın.”
Dayanışmanın itaate, aidiyetin kör bağlılığa dönüştüğü yer burasıdır. Cemaat lideri eleştirilemez hale geldiğinde, dinsel yorum tek doğru ilan edildiğinde, bireyin kişisel kararları topluluğun denetimine girdiğinde artık toplumsal dayanışmadan başka bir alana geçilmiş olur. İnsan cemaat içinde güç kazanırken aynı zamanda kendi özgürlüğünden parçalar kaybedebilir.
Bu nedenle mesele “cemaatler kapatılsın mı?” sorusuna indirgenemez. Yasak, toplumsal ihtiyacı ortadan kaldırmaz; yalnızca onu yeraltına iter. Asıl soru şudur: İnsanlar neden temel ihtiyaçlarını karşılamak için kapalı yapılara muhtaç hale geliyor?
Bir gencin barınmak için cemaat yurduna ihtiyacı kalmadığında, bir işçinin iş bulmak için tarikat bağlantısına gerek duymadığı gün, bir yoksulun yardım kolisi almak için kimseye minnet borcu olmadığı zaman, bir memurun yükselmek için herhangi bir gruba sadakat göstermek zorunda kalmadığı yerde cemaatlerin siyasal ve ekonomik gücü de doğal olarak küçülür.
Çünkü özgür yurttaşın ihtiyacı olan şey himaye değildir.
Haktır.
Belki de Türkiye’nin yüz yıldır çözemediği mesele tam olarak budur. Yurttaşı bağımsızlaştırmak yerine sürekli yeni himaye ilişkileri ürettik. Bir dönem devlet babaya, başka bir dönem partiye, başka zaman şeyhe, patrona, hemşeriye ya da güçlü adama yaslandık. İnsanların kendi ayakları üzerinde durabilecekleri toplumsal koşulları yaratmak yerine onları birilerine muhtaç bıraktık.
Sonra bu bağımlılıkların siyasal sonuçlarına şaşırdık.
Furkan Hareketi bugün bize kendi hikâyesinden daha büyük bir şeyi hatırlatıyor. Alparslan Kuytul’un görüşlerini tartışmak elbette önemlidir; demokrasiye, laikliğe ve toplumsal düzene ilişkin düşünceleri eleştirilebilir ve eleştirilmelidir. Fakat yalnızca Kuytul’a bakarsak yine kolay yolu seçmiş oluruz. Çünkü asıl mesele onun hangi düşüncelere sahip olduğundan çok, bu toplumda neden binlerce insanın bir dini hareket çevresinde hayatını örgütlemeye ihtiyaç duyduğudur.
Bu soruyu sormadan yapılan her cemaat tartışması eksik kalacaktır.
Bir gün Furkan konuşulur, ertesi gün Süleymancılar, başka zaman Menzil, İsmailağa ya da başka bir yapı. Devlet bazısıyla yakınlaşır, bazısını uzaklaştırır, bazısına kapılarını açar, bazısının kapısına dayanır. Bu döngünün içinde değişmeyen tek şey, cemaatleri doğuran toplumsal zemindir.
O zemin yoksulluktur. Güvencesizliktir. Yalnızlıktır. Eğitimsizlik kadar eşitsiz eğitimdir. Barınma sorunudur. İşsizliktir. Örgütsüzlüktür. Kamusal alanın daralmasıdır. İnsanların haklarına ancak birilerine yakın olduklarında ulaşabileceklerine ilişkin yerleşmiş inançtır.
Ve biraz da şu ağır duygudur: Kendi başına kalırsan ezilirsin.
İşte cemaat bu korkuya “yalnız değilsin” diye cevap verir.
Demokratik ve sosyal bir devletin vermesi gereken cevap ise daha farklıdır:
Bir cemaate ait olduğun için değil, insan ve yurttaş olduğun için yalnız değilsin.
Türkiye bir gün bunu gerçekten kurabilirse cemaatler elbette yine var olacaktır; insanlar inanacak, birlikte ibadet edecek, kendi dünya görüşleri çevresinde örgütlenecektir. Ama o zaman bir cemaatin öğrenci yurdundan devlet kadrosuna, hastaneden ihaleye, iş bulmaktan siyasal nüfuza kadar uzanan paralel bir hayat sistemi kurmasına duyulan ihtiyaç azalacaktır.
Çünkü insan hakkını elde etmek için kapı aramayacaktır.
Kapı zaten açık olacaktır.
O güne kadar cemaatler üzerine her operasyonda aynı şaşkınlığı yaşamaya devam ederiz. Bir cemaatin büyüdüğünü fark eder, liderinin gücüne hayret eder, devlet içindeki ilişkilerini konuşur, sonra polis operasyonuyla meseleyi çözdüğümüzü düşünürüz.
Oysa yalnızca dalları kesmiş oluruz.
Kökler toprağın altında yaşamaya devam eder. Ve toprağı değiştirmeden hiçbir ağacın neden tekrar tekrar büyüdüğünü anlayamayız.











