Bazı cümleler söylendiği anda yalnızca bir haber olmaktan çıkar; bir kapı açar, bir koridor uzatır ve insanı o koridorun sonundaki karanlığa bakmaya zorlar. Abdullah Öcalan’ın İmralı heyetiyle yaptığı son görüşmede söylediği aktarılan bu cümle de böyle. Ruşen Çakır’ın aktardığı görüşme notlarına göre Öcalan, Özgür Özel’e özel selam gönderiyor ve ardından, “Demokrasinin yolu Silivri’den değil, İmralı’dan geçer” diyor. Cümleyi ilk duyduğumda şaşırmadım; Öcalan’ın siyasi dili düşünüldüğünde, kendi bulunduğu noktayı tarihin merkezine yerleştiren bu özgüvenli ton yabancı değil. Fakat cümlenin üzerinde biraz daha durunca bir ada, bir cezaevi, bir mahkeme ve bütün bunların arasında kaybolmuş bir toplum beliriyor. Asıl sorulması gereken, demokrasinin yolunun Silivri’den mi, İmralı’dan mı geçtiği değil; demokrasinin neden mutlaka bir yerden, bir kişiden, bir devlet masasından geçmek zorunda olduğu.
Bir Cümlenin İçindeki Büyük İddia
Öcalan’ın sözleri yalnızca bir siyasal tespit değil, aynı zamanda bir tarih yorumu. “Demokrasinin yolu İmralı’dan geçer” demek, İmralı’yı yalnızca Kürt meselesinin değil, Türkiye’nin demokratik geleceğinin de merkezi olarak tarif etmek anlamına geliyor. Bir insanın siyasi ağırlığı ne kadar büyük olursa olsun, demokrasi neden onun bulunduğu yere bağlansın? Silivri’nin demokrasi olmadığını söylemek kolay. Silivri, Türkiye’de hukukun, siyasal iktidarın ve muhalefetin birbirine değdiği sert bir yüzey; tutuklulukların, davaların, siyasal hesaplaşmaların, devletin hukukla kurduğu ilişkinin ve iktidarın muhalefetle arasındaki mesafenin görünür olduğu bir yer. Ama İmralı da demokrasi değil. İmralı, Kürt meselesinin, PKK’nin, devletin güvenlik politikalarının ve şimdi de silahların susması ihtimalinin kesiştiği başka bir siyasal tarihin düğüm noktası. Oradan bir barış ihtimali, bir müzakere, hatta siyasal dönüşüm çıkabilir; fakat demokrasinin kendisi yalnızca oradan çıkmaz. Demokrasi bir mekânın değil, toplumun eseridir.
Devlet, İktidar ve Sermaye Neden Demokratikleşsin?
Öcalan’ın görüşme notlarında dikkat çeken bir başka cümle ise şu: “Biz AKP’lilerle değil, devletle demokratik hukuk çözümünü tartışıyoruz.” Burada durmak gerekiyor. Devlet neden demokrasi istesin? Daha doğrusu, devlet ile mevcut iktidarın siyasal ve kurumsal gücü büyük ölçüde aynı yönde çalışırken, bu düzen kendisine yetiyorsa neden kendisini değiştirsin? Devlet soyut bir gökyüzü değildir; belirli kurumların, belirli sınıfsal ilişkilerin ve belirli iktidar dengelerinin üzerinde yükselen somut bir yapıdır. Dolayısıyla “devletle konuşuyoruz” demek, tek başına demokratik bir muhatapla konuşulduğu anlamına gelmez. Bugün Türkiye’de devletin siyasi yönünü belirleyen mevcut iktidar, elindeki siyasal ve kurumsal araçlarla istediği birçok şeyi yapabilecek güçtedir; muhalefetin alanını daraltabiliyor, yargı mekanizmaları üzerinde belirleyici olabiliyor, Meclis çoğunluğu üzerinden yasalar çıkarabiliyor, idari gücü kullanabiliyor ve medya alanında büyük bir ağırlık taşıyor. Kendi iktidarının sürekliliğini sağlayabildiği, siyasal avantajlarını koruyabildiği bir düzende, halkın güçlü ve örgütlü bir demokratik basıncı yoksa, iktidar neden elindeki gücü paylaşsın, neden kendisini sınırlasın, neden yargının gerçekten bağımsız olmasını istesin, neden muhalefete eşit koşullar sunsun?
Burada devlet ile iktidarı birbirinden tamamen kopuk iki ayrı özne gibi düşünmek de yanıltıcı olabilir. Devletin kurumları ile siyasal iktidarın çıkarları her zaman birebir örtüşmese de bugünkü Türkiye’de iktidarın devlet aygıtı üzerindeki belirleyici etkisini görmezden gelerek “devlet demokratik çözüm istiyor” demek, siyasal gerçekliğin önemli bir bölümünü görünmez kılar. Çünkü iktidar yalnızca bir hükümet değildir; kurumlar, hukuk, idare, güvenlik mekanizmaları, ekonomik kaynakların dağıtımı ve siyasal meşruiyet üzerinden işleyen daha geniş bir güç ilişkileri bütünüdür. Kendi iktidarını sürdürebilen bir siyasal yapıdan, sırf demokratik bir söylem ortaya çıktığı için kendi gücünü sınırlaması beklenemez. Demokrasi, iktidarın lütfuyla değil, toplumun onu buna zorlayacak örgütlü gücüyle mümkün olabilir.
Sermaye açısından da tablo bütünüyle farklı değildir. Sermaye istikrar, öngörülebilirlik, güvenli ulaşım yolları, düşük risk ve yatırım ortamının sürekliliğini ister. Doğu ve Güneydoğu’da çatışmanın sona ermesi ekonomik hayatı rahatlatabilir; yeni yatırımlar gelebilir, ticaret büyüyebilir, bölgesel ekonomik ilişkiler güçlenebilir. Bu elbette olumlu bir sonuçtur. Fakat buradan sermayenin demokrasi istediği sonucu çıkmaz. Çünkü sermaye için istikrar ile demokrasi aynı şey değildir. Sermaye güçlü bir hukuk devletinden yararlanabilir; fakat emeğin daha fazla söz sahibi olduğu, servetin daha fazla vergilendirildiği, çalışma yaşamının demokratikleştiği ve kamusal kaynakların daha sıkı denetlendiği bir düzeni her zaman arzulamayabilir. Sermaye için huzur, bazen adaletten daha değerlidir. Dolayısıyla devletin çatışmayı sona erdirmek istemesiyle demokratikleşmeyi istemesi; sermayenin barış ortamından ekonomik fayda sağlamasıyla demokratik bir toplumsal düzen talep etmesi birbirine karıştırılmamalıdır.
Tam da bu nedenle barış ile demokrasi arasındaki ayrımı korumak gerekiyor. Silahların susması elbette başlı başına büyük bir değerdir. Savaşın olmadığı bir ülke, savaşın olduğu bir ülkeden daha iyidir; gençlerin ölmemesi, annelerin cenaze beklememesi, dağların silah seslerinden uzaklaşması, insanların korkmadan yolculuk edebilmesi, köylerin boşaltılmaması, çocukların babasız kalmaması iyidir. PKK’nin silahlı mücadelesinin sona ermesi ve çatışmanın bitmesi desteklenmesi gereken bir gelişmedir. Fakat bir ülke susabilir, silahlar susabilir, sınırlar sakinleşebilir, yollar açılabilir, sermaye rahatlayabilir; bütün bunlar olurken yurttaş yine susuyorsa, işçi örgütlenemiyorsa, gazeteci korkuyorsa, muhalif tutuklanabiliyorsa ve yargı iktidarın gölgesinde kalıyorsa savaşın bitmesi, demokrasinin başladığı anlamına gelmez. Sessizlik her zaman özgürlük değildir; bazen yalnızca silahların sustuğu bir düzenin sessizliğidir.
Ortadoğu’nun Sessiz Değişimi
Öcalan’ın iradesini de bu daha geniş tablonun içinde değerlendirmek gerekiyor. PKK’nin silahlı mücadeleyi sona erdirme ve örgütsel yapısını dönüştürme süreci yalnızca İmralı’da alınmış bir kararın sonucu olarak okunabilir mi? Bundan emin olmak için erken. Ortadoğu’da son yıllarda yaşananlara baktığımızda devlet dışı silahlı yapıların hareket alanının daraldığını, büyük güçlerin bölgeyi yeniden düzenlediğini; sınırların, enerji yollarının ve ekonomik koridorların yeniden hesaplandığını görüyoruz. Silahlı yapıların yerine devletlerle yapılabilecek diplomatik ve ekonomik anlaşmaların geçtiği bir Ortadoğu şekilleniyor. Bu dünyada örgütlerin silahlı kapasitesi kadar, hatta ondan daha fazla, devletlerle kurabilecekleri siyasi ve ekonomik ilişkiler önem kazanıyor.
Dolayısıyla PKK’nin silah bırakmasını yalnızca Öcalan’ın tarihsel iradesine bağlamak, Ortadoğu’daki büyük dönüşümü eksik okumak olur. Mesele tek bir kişinin kararından daha büyük olabilir; tarih, bazı insanları öne çıkarırken bazı kapıları zaten kapatıyor olabilir. Bazen bir lider, kendisinin açtığını düşündüğü kapının aslında dünyanın değişen koşulları tarafından çoktan aralandığını sonradan fark eder. Bu ihtimali görmezden gelmek, İmralı’yı tarihin tek merkezi hâline getirmek kadar yanıltıcı olabilir.
“Demokratik Cumhuriyet” ve Eski Bir Sorunun Yeni Adı
Öcalan’ın “Demokratik Toplum ve Cumhuriyet hareketi”nden söz etmesi, Kürt siyasi hareketinin yeni dönemde ideolojik ve örgütsel bir dönüşüm yaşayacağını söylemesi önemli. “Eskiden bağımsızlıkçıydık. Artık siz engelleseniz bile cumhuriyetçi olacağız” cümlesi, uzun bir siyasi tarihin geldiği noktayı gösteriyor. Fakat burada da başka bir soru beliriyor: Kürtlerin cumhuriyete katılması mı gerekiyor, yoksa cumhuriyetin Kürtleri eşit yurttaşlar olarak kabul edeceği biçimde yeniden kurulması mı?
İkincisi olmadan birincisi eksik kalır. Demokratik cumhuriyet, yalnızca Kürt siyasi hareketinin yeni bir strateji benimsemesinden ibaret değildir. Türklerin, Kürtlerin, Alevilerin, işçilerin, kadınların, gençlerin, farklı inançların ve farklı hayatların kendilerini eşit yurttaşlar olarak hissedebildiği bir siyasal düzen gerekir. Bunun için yalnızca silahların bırakılması yetmez; devletin de değişmesi gerekir. Çünkü gerçek bir demokratik dönüşüm, yalnızca devlet dışı silahlı bir aktörün siyasal pozisyonunu değiştirmesiyle değil, devletin yurttaşla kurduğu ilişkinin yeniden tanımlanmasıyla mümkün olur.
İmralı’dan Meclis’e, Meclis’ten Topluma
İmralı’nın tarihsel rolünü doğru yere koymanın yolu da buradan geçiyor. İmralı bir başlangıç noktası olabilir; çatışmanın sona ermesi için müzakerelerin yapıldığı, devlet ile Kürt siyasi hareketi arasında yeni bir ilişkinin kurulduğu yer olabilir. Fakat demokrasi orada tamamlanamaz. İmralı’dan çıkan sözün Meclis’te tartışılması, Meclis’teki tartışmanın topluma açılması ve toplumun sözünün yeniden Meclis’e dönmesi gerekir. Ardından anayasanın, hukukun, devletin yurttaşla ilişkisinin ve ekonomik düzenin yarattığı adalet sorununun tartışılması gerekir. İşçinin, kadının, gencin, Kürdün, Türkün, herkesin yaşamına değen gerçek bir özgürlük alanı kurulmadıkça siyasal bir anlaşmayı demokratik dönüşüm olarak adlandırmak güçtür.
O zaman İmralı’da başlayan bir süreç gerçekten demokratik bir sonuca ulaşabilir. Fakat bu, İmralı’nın demokrasinin adresi olmasıyla değil, İmralı’nın kendi sınırlarını aşarak topluma devredilmesiyle mümkün olur. Bir cezaevindeki görüşmenin tarihsel değeri olabilir; ancak o değerin demokrasiye dönüşmesi, kararın toplum tarafından tartışılmasına, siyasal kurumlar aracılığıyla meşrulaştırılmasına ve nihayet yurttaşların hayatında somut haklara dönüşmesine bağlıdır.
Demokrasi Bir Kişinin Değil, Halkın Eseri Olabilir
Öcalan kendisini çok önemli görüyor olabilir. Gerçekten de Türkiye’nin yakın tarihinin önemli siyasi figürlerinden biridir; söyledikleri önemlidir ve İmralı’dan gelen mesajların siyasi sonuçları olabilir. Ancak bir kişinin tarihsel önemi ile demokrasinin kaynağı olmak aynı şey değildir. Demokrasiyi bir kişinin iradesine bağladığımız anda, farkında olmadan demokrasi fikrini küçültmüş oluruz. Çünkü demokrasi bir kahramanın iradesi, bir liderin lütfu, bir devletin hediyesi ya da bir sermaye projesi değildir. Demokrasi, toplumun kendi hayatı üzerinde söz sahibi olma mücadelesidir.
Bu yüzden “Demokrasinin yolu Silivri’den değil, İmralı’dan geçer” cümlesine başka bir cümleyle karşılık vermek gerekiyor: Demokrasinin yolu ne Silivri’den geçer ne İmralı’dan. Demokrasinin yolu halkın içinden geçer.Silahların susması bu yolun önünü açabilir; İmralı’daki görüşmeler bir kapı aralayabilir; Meclis bu kapıdan geçebilir; devlet geri çekilmek zorunda kalabilir; iktidar kendi sınırlarıyla karşılaşabilir; sermaye barışın ekonomik nimetlerinden yararlanabilir. Fakat bütün bunların demokrasiye dönüşmesi için halkın o kapıdan içeri girmesi gerekir.
Çünkü tarih boyunca iktidarlar demokrasiyi çoğu zaman kendiliğinden vermedi. Onu isteyenler, örgütlenenler, bedel ödeyenler; sokakta, fabrikada, üniversitede, meydanda, sandıkta ve hayatın her alanında söz isteyenler demokrasinin alanını genişletti. Bu nedenle bugün sorulması gereken en zor soru şudur: Devlet neden demokratikleşsin? İktidar neden sahip olduğu gücü paylaşsın? Sermaye neden kendisini sınırlayacak bir toplumsal düzeni istesin? Bu soruların cevabı “çünkü demokrasi iyidir” olamaz. Çünkü siyaset yalnızca iyi niyetlerle değil, güç ilişkileriyle de yapılır. Demokrasi gerçekten gelecekse bunu devletin, iktidarın ya da sermayenin iyi niyetine bırakamayız.
Asıl mesele de burada düğümleniyor: İmralı’dan bir söz çıkabilir, Silivri’den bir ders çıkabilir, Meclis’ten bir yasa çıkabilir. Fakat demokrasi ancak toplumdan çıkabilir.











