İBB davasının ikinci celsesinin üçüncü gününde savunmalar ilerledikçe, suçlamaların önemli bölümünü taşıyan itirafçı ve gizli tanık anlatımlarındaki tarih, kişi, olay ve bilgi kaynağı çelişkileri yeniden görünür hale geldi; savunmaların ortak sorusu ise giderek daha belirginleşti: Beyanların birbirini tekrar etmesi, onları doğrulanmış delile dönüştürür mü?
İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Başkanı ve CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun da aralarında bulunduğu 414 sanıklı davanın ikinci celsesinin üçüncü günü, yalnızca yeni savunmaların dinlendiği bir duruşma günü olmadı. Silivri’deki yargılamanın önceki günlerinde ortaya çıkan tartışmaların üzerine bugün bir başka katman eklendi: İddianamenin omurgasını oluşturan bazı beyanların, birbirleriyle ve dosyadaki maddi verilerle ne ölçüde örtüştüğü sorusu.
Davanın ikinci celsesi 17 Ağustos’ta başladı ve bu aşamada tutuksuz sanıkların savunmalarına ağırlık veriliyor. İlk celsede ise 64 gün boyunca 89 sanığın savunması alınmış, ara kararlarla çok sayıda sanık tahliye edilmişti. İkinci celsenin tutuksuz sanıkların dinlenmesine ayrılması, iddianamede anlatılan olayların bu kez sanıkların ve avukatlarının doğrudan yanıtlarıyla sınanmasını mümkün kılıyor.
Ancak üçüncü günün asıl önemi burada: Davanın merkezindeki “örgütsel yapı” anlatısı ile bu yapıyı kanıtlaması beklenen bireysel beyanlar arasındaki mesafe, savunmalar ilerledikçe daha görünür hale geliyor.
“Gördüm”den “Duydum”a Değişen Tanıklıklar
İBB dosyasındaki en tartışmalı delil kategorilerinden biri etkin pişmanlıktan yararlanan sanıkların ve gizli tanıkların beyanları. Daha önceki celselerde özellikle Ümit Polat’ın ifadelerinde, doğrudan görgüye dayanan anlatımlarla duyuma dayalı ifadeler arasındaki fark mahkemenin önüne geldi.
Polat’ın ilk ifadelerinde bazı para alışverişlerine ve rüşvet taleplerine ilişkin doğrudan bilgi sahibi olduğu izlenimi yaratılırken, duruşma sırasında bazı sorular karşısında “görmedim”, “duydum” veya başkalarından aktarılan bilgiler üzerinden konuştuğu ortaya çıktı. Bu ayrım hukuken tali bir ayrıntı değil. Bir suçun işlendiğini doğrudan gördüğünü söyleyen kişiyle, başkasından duyduğunu aktaran kişinin beyanının ispat değeri aynı değil.
Daha önceki duruşmalarda da bu sorun açık biçimde yaşandı. Ümit Polat, savcılık aşamasındaki bazı ifadelerinin yanlış yazıldığını belirterek özellikle rüşvet alışverişini gördüğüne ilişkin bölüm bakımından geri adım attı. Bu durum, davanın ilk günlerinden itibaren “itirafçı” sıfatıyla sunulan kişilerin beyanlarının duruşma önünde yeniden sınanmasının neden hayati olduğunu gösterdi.
Buradaki temel gazetecilik ve hukuk sorusu şudur: Bir kişinin soruşturma aşamasında söylediği ile mahkeme huzurunda söylediği birbirini tutmuyorsa, mahkemenin hangisini neden esas aldığı açıkça ortaya konulmak zorundadır.
Gizli Tanık Gürgen’in Bilgisi Nereden Geliyor?
Savunmalarda yeniden gündeme gelen gizli tanık “Gürgen” bakımından daha da kritik bir sorun bulunuyor: Tanığın bazı ayrıntıları hangi doğrudan bilgi kaynağından edindiği belirsiz.
Ağaç A.Ş. Genel Müdürü Ali Sukas’ın daha önceki savunmasında ortaya koyduğu itiraz dikkat çekiciydi. Sukas, Gürgen’in anlattığı şirketler, ihaleler, satın alma süreçleri ve kurumsal işleyişe ilişkin ayrıntıların aynı zamanda daha önce basında yayımlanan haberlerde yer aldığını savundu. Savunmaya göre bazı haberlerdeki şirket isimleri, rakamlar ve olay örgüsü ile gizli tanık anlatımları arasında dikkat çekici paralellikler bulunuyor.
Bu iddia doğruysa mesele yalnızca “tanık yalan söylüyor mu?” sorusundan ibaret değil. Daha temel bir soru ortaya çıkıyor: Gizli tanık, kendi görgüsüne ve bilgisine dayanarak mı konuşuyor; yoksa daha önce kamuoyuna yansımış iddiaları kendi anlatımıymış gibi mi aktarıyor?
Bir gizli tanığın kimliği korunabilir; ancak bu, beyanının bilgi kaynağının denetlenemez hale gelmesi anlamına gelmemeli. Savunmanın işaret ettiği gibi, bir tanık bir şirketin iç satın alma prosedürlerinden ihale mevzuatına, belirli tedarikçilerden para hareketlerine kadar çok geniş bir alanda ayrıntı veriyorsa, bu bilgileri nereden edindiği ve hangi somut olayda bizzat bulunduğu sorusu yargılamanın merkezinde olmak zorunda.
Aynı İddianın Farklı Tarihleri
Davanın en dikkat çekici çelişki alanlarından biri de seçim finansmanı iddialarında ortaya çıkıyor.
Savunmalarda, bazı beyanlarda söz konusu para taleplerinin 2023 seçimleriyle, bazılarında ise 2024 yerel seçimleriyle ilişkilendirildiği vurgulandı. Örneğin Gürgen’in anlatımında 2023 seçimleri öncesinden söz edilirken, başka bir etkin pişmanlık anlatımında aynı veya benzer olayların 2024 seçimleri bağlamına yerleştirildiği ileri sürüldü. Ali Sukas’ın savunması da bu tarih farklılığına özellikle dikkat çekti.
Bu, davanın teknik ayrıntıları arasında kaybolabilecek bir tarih farkı değil. Çünkü bir para talebinin hangi seçim öncesinde, hangi tarihte, hangi firmadan, ne miktarda ve kime teslim edilmek üzere istendiği iddiası, suçlamanın maddi çekirdeğini oluşturuyor.
Aynı olay bir beyanda 2023, diğerinde 2024 olarak anlatılıyorsa mahkemenin yapması gereken, anlatımlardan birini tercih etmek değil; bu çelişkinin neden ortaya çıktığını somut delillerle araştırmak.
Savunmanın ileri sürdüğü gibi, olayın tarihi değiştikçe para hareketlerinin, ihale tarihlerinin, şirket kayıtlarının, telefon görüşmelerinin ve seçim takviminin de değişmesi gerekir. Dolayısıyla burada HTS, banka kayıtları, ihale belgeleri ve muhasebe kayıtları belirleyici olabilir.
HTS Kaydı Yakınlık Gösterir, Suçun Kendisi Değil
Davanın önemli delil başlıklarından biri de HTS ve baz kayıtları. Savcılık bu kayıtları kişiler arasındaki iletişim ve fiziksel yakınlığı destekleyen unsurlar olarak kullanıyor. Ancak savunmaların önemli bir bölümü, bu verilerin yorumlanma biçimine itiraz ediyor.
Örneğin bir belediye iştirakinin genel müdürü ile satın alma görevlisi, tedarikçi veya şirket yöneticisinin telefonla görüşmesi tek başına olağandışı bir durum olmayabilir. Özellikle kamu iştiraki ile çok sayıda ticari şirketin çalıştığı bir yapıda telefon görüşmesinin varlığı, görüşmenin içeriğini ve suçla bağlantısını ayrıca kanıtlamadığı sürece yalnızca iletişimin gerçekleştiğini gösterir.
Daha önceki savunmalarda da bazı avukatlar, iddianamede aleyhe delil olarak gösterilen HTS kayıtlarının aslında müvekkillerinin kamu görevi gereği kurduğu olağan mesleki ilişkilerle uyumlu olduğunu savundu.
Bu nedenle “X ile 100 kez görüştü” cümlesi, kendi başına “X ile suç örgütü faaliyeti yürüttü” sonucunu doğurmuyor. Görüşmenin zamanı, yeri, içeriği, görüşmenin ardından gerçekleşen işlem ve o işlemle suç arasında kurulabilen somut bağ ayrıca ortaya konulmalı.
İtirafçıların Beyanları Birbirini Doğruluyor Mu, Tekrarlıyor Mu?
Davada ortaya çıkan daha derin sorunlardan biri de bazı beyanların birbirini desteklemekten çok birbirini tekrar etmesi ihtimali.
Savunmalarda, aynı şirketlerin, aynı kişilerin ve aynı olayların farklı sanık veya tanıklar tarafından benzer ifadelerle anlatıldığı; ancak bu anlatımların bağımsız maddi belgelerle desteklenmediği ileri sürülüyor. Böyle bir durumda “beş kişi aynı şeyi söylüyor” demek, ilk bakışta güçlü bir delil görüntüsü yaratabilir.
Fakat beş kişinin aynı olayı birbirinden bağımsız biçimde gözlemleyip anlatması ile bir kişinin anlattığı iddianın başka kişiler tarafından duyum yoluyla tekrar edilmesi hukuken aynı şey değildir.
İşte İBB dosyasındaki tartışmanın en kritik noktalarından biri burada düğümleniyor. Eğer A kişisi “B’den duydum”, B kişisi “C söyledi”, C kişisi ise “ben de duyduğumu aktardım” diyorsa, ortada birbirini doğrulayan üç bağımsız tanık değil, aynı iddianın farklı ağızlardan tekrarı olabilir.
Beyan sayısının artması, delilin niteliğini otomatik olarak güçlendirmez.
“Liste” Tartışması Dosyanın Küçük Bir Özeti
Savunmalarda gündeme gelen “firma listesi” iddiası da dosyanın genel karakterini anlamak açısından dikkat çekici.
Gizli tanık ve etkin pişmanlık beyanlarında para talep edilecek firmaların bulunduğu bir listeden söz edildiği aktarılırken, savunma tarafı bunun gerçekte şirketlerin günlük ticari faaliyetlerinde kullanılan tedarikçi ve alacak tablolarının farklı yorumlanmasından ibaret olduğunu savunuyor. Ali Sukas da bu nedenle “liste” iddiasını reddetti.
Burada da aynı soru karşımıza çıkıyor: Liste gerçekten siyasi amaçla para talep edilecek şirketlerin listesi miydi, yoksa şirketin olağan ticari kayıtlarından biri miydi?
Bu sorunun cevabı, tanığın “gördüm” demesinden değil, listenin fiziksel veya dijital olarak bulunup bulunmadığından, üzerinde kimlerin not aldığına, hangi tarihte oluşturulduğuna ve listedeki şirketlerle iddia edilen para hareketleri arasında gerçek bir bağlantı kurulup kurulamadığına bakılarak verilmek zorunda.
Savunmaların Ortak Noktası: “Somut Delil Nerede?”
Üçüncü günün bütününe bakıldığında savunmaların farklı sanıklar açısından ortaklaştığı temel nokta açık: İddiaların önemli bölümü kişi beyanlarından oluşuyor; bu beyanların maddi delillerle ne ölçüde desteklendiği ise tartışmalı.
Bu, sanıkların suçsuz olduğunun kendiliğinden kanıtı değildir. Bir mahkeme, savunmaların iddialarını da diğer tüm deliller gibi değerlendirmek zorundadır. Ancak aynı ilke iddia makamı açısından da geçerlidir: Suçlamanın ağırlığı arttıkça, onu destekleyen delilin niteliği de önem kazanır.
Özellikle rüşvet, örgütlü suç ve suç gelirlerinin aklanması gibi ağır suçlamalarda “duydum”, “öyle söylendi”, “gördüm ama nerede gördüğümü hatırlamıyorum”, “liste vardı ama nerede olduğunu bilmiyorum” türündeki anlatımların banka kayıtları, kamera görüntüleri, para transferleri, ihale belgeleri, yazışmalar veya başka bağımsız maddi delillerle desteklenip desteklenmediği belirleyici hale gelir.
Aksi halde yargılama, maddi olayların kanıtlandığı bir süreçten ziyade, kişilerin birbirleri hakkında söylediklerinin tartıldığı bir beyanlar zincirine dönüşebilir.
Davanın Asıl Testi: Beyandan Belgeye Geçilebilecek Mi?
İBB davasının ikinci celsesinin üçüncü günü, bu nedenle yalnızca birkaç sanığın savunmasından ibaret okunmamalı. İlk celsede de tekrar tekrar gündeme gelen temel sorun yeniden karşımızda: İddianamenin kurduğu geniş örgütsel anlatı, tek tek eylemler düzeyinde somutlaştırıldığında aynı güçte kalıyor mu?
İddia makamının görevi suçlamayı ortaya koymak; mahkemenin görevi ise bu suçlamanın her bir sanık ve her bir eylem bakımından somut delillerle kanıtlanıp kanıtlanmadığını değerlendirmek. Savunmanın görevi de tam olarak bu noktada, anlatı ile belge arasındaki boşluğu göstermek.
Bugünkü duruşmaların ortaya koyduğu tablo, en azından savunmalar açısından, bu boşluğun önemli ölçüde tartışmaya açıldığını gösteriyor.
Davanın bundan sonraki aşamasında belirleyici olacak olan, aynı isimlerin ve aynı iddiaların tekrar tekrar dosyaya girmesi değil; bu iddiaların bağımsız maddi delillerle doğrulanıp doğrulanamayacağı.
Çünkü hukuk devletinde bir kişinin özgürlüğünü belirlemesi gereken şey, kaç kişinin onun hakkında konuştuğu değil; söylenenlerin ne kadarının kanıtlanabildiğidir.












